JA slide show
D E M
Yazan SadıK YalsıZuçanlaR   
14.07.2009 13:01
Makale İçeriği
D E M
Sayfa 2

 Yalsızuçanlar’ın yeni romanı D E M Timaş Yayınlarınca YAYINLANDI.

ROMANDAN bir bölüm...

 

1.

Seyreyle güzel kudret-i Mevlam neler eyler…Ananem Alvarlı’nın nefesini dilinden düşürmezdi. En çok da ‘hem yüzleri dost özleri düşmandan usandım’ dizesine bayılırdı. Vefasızlıktan çok canı yandığı belliydi.

Hulusi beye mektubunda söz ediyordun.

Yeğenin Halil Naci’nin başına gelenlere çok üzülmüştün. Dünyanın geçici ve değersiz halleri karşısında telaş etmemeli, diyordun. Alvarlı, Küfrevi’nin gözbebeğiydi.

Ne dünyadan kazandığınıza sevinin ne yitirdiğinize üzülün…Bunu anlayamıyorum.

Bir kez olsun tadabilecek miyim bu hali? Boş derinlikler değil bunlar…Bunların sözü edilmez. Söz zihne özgüdür, kelam gönüle mahsustur. Kelam söylenmeyendir. Söylenince de mayalayandır. Sen bu sözü nereden söylüyorsun? Çamdağı’nda, yük katlı bir irtifada, zirvede misin? Yüz kat nedir? Oradan bakınca burası nasıl görünüyor? Neler görüyorsun? Nasıl üzülme ve sevinç olmaz? Çocukluk anılarıma indikçe nasıl acı çekiyorum bilemezsin? Beni bu acılardan kurtaracak mısın?

Yüz katlı bir yükseklikte, yüzüncü makamdasın. Çamdağı’nda sessiz, kimsesiz, sadece O’nunla mısın? Mecazlara emanet edilmiş bir yer değil orası. Söz de değil ses de. Bir hal, bir melaldesin, hissediyorum. Seni yıllar sonra tanımaya başladığımda, derin acıların dilsiz olduğunu fark ettim.

 

2.

 

Şimdi o gecenin hatırasını okuyorum.

Bir gece, Barla’nın yüksek dağındaki bir katran ağacının kovuğunda otururken, göğün yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne bakıyorsun…Dünya seması burası. Yerdeyiz, arzda yaşıyoruz ama göklerle çevriliyiz…risalelerini okurken gökler yere iniyor, kelimelere bürünüyor…bizi göğe çıkarıyorsun, kelimelerine tutununca yüceliyoruz efendim…hakikat göğü burası…kainat kitabının en ışıltılı sayfası…sayısız kelime var içinde…sonsuz harfler…iki yıldızla ilgilisin…belirip belirip kayboluyorlar…adları hunnes ve kunnes…iki kardeş gibiler…ne ilginç isimleri var…anlamını bilmiyorum efendim… hunnes, hânis'in; künnes de kânis'in çoğulu evladım...kânis, süpüren mânasınadır, genellikle akıp akıp yuvalarına giden veya aynı yollarında gidip gelen yıldızlar demektir…öyle mi…bilmiyordum…bazılarınca gündüz kaybolur, gece beliren yıldızlardır…ama yıldızlar zaten gündüz görünmez ki…yedi gezegen için de hunnes künnes tabiri kullanılır…aaa bu da ilginç…yedi büyük bilge yani…arzı tutan sütunlar…dünyanın direkleri…ama iki yıldızdan söz ediyorsunuz…sultanımızın gözbebeği hasan’la hüseyin olmasınlar…andolsun gizlenen ve açığa çıkan yıldızlara…yemin onlar üzerine…ondaki sırrı mı görüyorsun…göğün ve sözün sırları saçılıyor…gizleniyor ve açığa çıkıyorlar…geziyorlar…gönüllerimizde dolaşıyorlar…bizim de gözbebeğimiz onlar…onların ismi anılınca elimizi kalbimize koyuyoruz efendim…iki büklüm eğiliyoruz…adem’e selam secdesi yapan melekler gibiyiz…göğün kumandanı olan güneşin dairesinden çıkıyor, sabit yıldızların dairesine girerek, büyüleyici nakışları ve sanatları gösteriyorlar…seni okuyana değin kimbilik kaç gece göğe bakmıştım ama bu sırdan habersizdim efendim…yazın damda yattığımız geceleri hatırladım…dedemin damında çok uyurduk böyle…kardeşlerimle yıldızları seyrederdik…ne kadar çok hayal kurardım…yıldızlardan birini gözüme kestirir uzun süre bakardım…baktıkça büyürdü…yıldızdan başka bir şey görmez olurdum…gözlerimi doldururdu…içine girerdim…baktıkça içinde kaybolurdum…dizi dizi yıldızlar vardı…isimlerini bilmiyordum…bazen kardeşimle isim verirdik…kimileyin kendileri gibi ışık saçan gök cisimlerine yanaşıyor ve göz kamaştırıyorlar…bazen de küçük yıldızların yuvalarına girip, beni şaşırtıyorlar…ne kadar haklısın efendim…özellikle yaz mevsiminde, akşam karanlığı yeryüzünü örter örtmez, ufukta, ilkin zühre yıldızı, şafak sökümüne yakın, onun yoldaşı doğuyor ve seyrine doyum olmuyor…sanırım sen hakikatin göğünü seyrediyorsun…onu bir kitap, kitabın bir sayfası gibi görüyor ve okuyorsun…ne çok dil biliyorsun…velayetin bütün dillerine aşinasın…bu yüzden mi kendine tercüman diyorsun…bize sırları tercüme ediyorsun…nakış dokuyan mekikler gibi gezintilerini bitirdikten sonra da sultanları olan güneşin aydınlığında yitip gidiyorlar…ah bu iki yıldız…hele onlar…hasan ile Hüseyin efendilerimiz yani…ali ile osman veya ömer ile ebubekir efendimiz…belki de ali efendimizle fatıma annemiz…ne dersiniz…sen bazen onları geylani ve nakşibendi olarak da görüyorsundur…rıfai ile şazeli…ebuzer ile veysel karani…belki yunus emre belki yesevi…şeyh hamid-i veli belki belki ibn Arabi…onlar göğümüzün yıldızları diyorsun ya efendim…hani şeyh-i ekber için İslami ilimlerin mucizesi…irfan göğümüzün yıldızı diyorsun ya…yerde iken arşı seyreder diyorsun ya geylani için…bize sanırım sırların çok azını söylüyorsun…kimbilir bu iki yıldız, atlas gök denizinde sürekli geziyor…çocukken gündüz yere uzanır göğün sonsuz maviliğine bakardım…göğün deniz olduğunu düşünürdüm…şimdi o dağ doruğunda oturduğun ağaç dalından göğe bakıyorsun…sanki yıllar önce gece bakmamışsın hala bakıyorsun…baktıkça çoğalan irili ufaklı yıldızların kimisi dünyadan yüzlerce kez büyük, kimisi dünya kadar, kimisi dünyanın çevresinden binlerce kez daha çok uzakta...böyle değil mi efendim…yıldızların birbirine benziyor ama bazıları daha büyük…nuru daha çok…hali farklı…makamı değişik…mekaneti muhtelif değil mi efendim…belki bize çok uzaklar ama onlara hayranlıkla ve uzun süre bakınca yani gözlerimiz hep onlarda olunca yakınlaşıyorlar…yanıp yanıp sönüyorlar…birbirine çarpmadan, görkemini yitirmeden geziniyorlar…ama sanki duruyorlar…hareketlerini algılayamıyoruz…allah’ın cezbesine tutulmuş Mevlevi dervişleri gibi dönüyorlar…onlara bakınca, Sen’in büyüklüğünü gördüm diyorsun efendim...kime söylüyorsun…büyüklük o’na özgüdür değil mi efendim…sonra aya bakıyorsun…aya bakınca yıldızların ondan yapıldığını sanırdık…damda kardeşimle göğü seyrederken hep bunu düşünürdük…ay inceldiğinde bir kezinde anneme sormuştuk, öyle demişti…aya bakınca kalbimiz küt küt atıyor…ay efendimizdir değil mi efendim…onun için de menziller belirlendi…kurumuş ince yay halini alıncaya kadar incelir…ay ne kadar incelikli…ne kadar zarif değil mi efendim…ayşe annemizden su istiyor…önce ona ikram ediyor…annemizin dudaklarının değdiği yere denk getirerek kendisi içiyor…hiç incinmiyor…hiç incitmiyor değil mi efendim…ay nurdur derdi ananem…ayın gerçekten nur olduğunu sizden öğrendim efendim…sonra aya baktım…dünyayla ve güneşle ilişkisini düşündüm…dünya belki de sensin efendim…dünyayı sen temsil ediyorsun…senin dünyan ne kadar saf, mücella bir ayna gibisin…inci, yakut, zümrüt gibisin…çiğ damlasına benziyorsun…gülün yaprağına bu sabah damlamış gibisin…gül kokuyorsun…bu koku sultanımızdan mıdır efendim…sen onun dünyadaki yankısı mısın…güneş kimdir peki…onun sırrını verecek misin…ay dönüyor ve ışıyor…ona bakınca yüzümüz ışıyor…içimiz aydınlanıyor…güneş öncesiz ve sonrasız olan mıdır efendim…ay nurunu ondan mı alıyor….onun buyruğundan çıkmıyor mu…onun yörüngesinde mi…göz ne şaşıyor ne başka bir şeye mi bakıyor…hiçbir şey ona ağır gelmez mi…onu çekip çevirenin gücü her şeye yeter mi…o, kendi nurundan mı yarattı…ona övülmüş olan anlamında bir insan ol mu dedi…o nur suritende bir insan mı oldu…dile gelerek, allah’tan başka ilah yoktur mu dedi…allah’ın yarattığı ilk kelime bu mudur efendim…aya bakınca onun da dünya gibi bir haritaya benzediğini düşünürdüm çocukken…ama nurdan bir harita…özellikle mayıs ayının sonlarına doğru Süreyya menziline girerdi…hurma ağacının eğilmiş, beyaz bir dalı gibi olurdu…Süreyya sanki bir salkımdı…o, salkımın bir parçasıydı…sanki gökyüzü yeşil bir perde idi…perdenin gerisinde görkemli bir ağaç vardı…hilal, perdeyi delerek sarkmış bir dalın ucu gibi görünüyordu…seninle aynı göğe bakmışız… ben çocukken malatya’da, dedemlerin damında…sen barla’da sürgündeyken dağın doruğunda…Sonra yeryüzüne mi baktın efendim…yani kendine…nasıl bir aynadan baktın…yoksa ayna sen miydin…peki insan kendine nasıl bakabilir…bakınca her şeyin içini nasıl görebiliyorsun…dünyayı uzay boşluğunda hızla seyreden bir gemi gibi mi gördün…bineğe binildiğinde okunması adet olan, ‘bunu hizmetimize veren, her türlü kusurdan beridir. Yoksa bizim buna gücümüz yetmezdi’ ayetini mi okudun...okuyunca dünya, sinema karelerini gösteren bir sinema makinasına mı dönüştü…gök hareketlendi…yıldızlar sürüklendi mi…öylesine güzel ve seyrine doyulmaz görüntüler mi belirdi…sarhoş mu oldun…seni kendinden geçiren o manzarayı çocukken ben de görürdüm efendim…ben de senin gibi kendimden geçerdim…başım dönerdi…bu güzelliğe nasıl dayanılır derdim…

Senin kelimeleriniz beni sarhoş ediyor.

 Biz sarhoş iken henüz üzüm yaratılmamıştı diyor ya şair, böylesi bir sarhoşluk benimkisi.

 

3.

 

İnanma ki şair sözü yalandır derler.

Ben bu şaire fena halde inanıyorum.

Yalnızca senin gözlerin, ey sonsuz
Senin bakışın seyretsin beni

 

4.

 

Yanında hiç kedi eksik olmazdı efendim. Ne zaman sana dair bir şey okumak için bir kitap açsam, mutlaka bir hatırana rastlıyorum. Onları yedirir içirirdin. Dünya sofrasından payına düşenin, onlar sayesinde bağışlandığını düşünürdün.

Bir gün yüzü siyah benekli kedine uzun uzun bakarak, ‘bu vazifesizmiş gibi görünen canlılara nasıl mübarek denebiliyor?’ diye fısıldadın. Az sonra duvara yasladığın omzuna çıkarak kulağına ağzını dayayıp, ‘ya Rahim ya Rahim ya Rahim’ diye mırıldandı.

Duyuyor musunuz, diye sordun öğrencilerine.

İçlerinden biri, ‘efendim’ dedi, ‘bizim kedi sadece mırr mırr ediyor…’

‘Onu helal rızıkla beslersen, ya Rahim dediğini duyarsın’ dedin.

Kediler seni seviyor, sokuluyor, okşanınca daha da yakınlaşıyorlardı. Ama senden bir bağış alınca sanki aranızda yakınlık yokmuş, sana şükran duymuyormuş gibi davranıyorlardı.

Neden efendim?

Kendisine asıl nimet vereni biliyorlar. Kedinin mırmırları şükre işarettir. Asıl manası Ya Rahimdir…Evet, kedinin hazin mırmırlarını dinlesen, "Yâ Rahîm, yâ Rahîm" çektiklerini anlarsın.

Hayvanların zikrini duyuyorsun efendim.

Ağaçların, taşların seslerini dinliyorsun. Onların dilinden anlıyorsun.

Onları kendi varlığından bir parça gibi görüyorsun.

Ben bunları öğrendikçe üzülüyorum. Ne kendime ne dostlarıma iyi davranabiliyorum.

 

5.

 

Şorrikli Yaşar bir Deli Gaffar iki.

Gaffar, cumartesi günleri ikindi vakti geçerdi sokağımızdan.

Hrant Dink, onu ilk gördüğümden otuzsekiz yıl sonra anlatmıştı.

“Nasıl bilirdiniz Gaffar’ı” diye sorduğunuzda, eminim herkes, aynı sevecen hasretle anımsar onu. En başta da Gaffar’ın o “herbirşeyi ortada” halini tabi. “Esnafın eğlencesiydi” demiştim ya, boşa etmedim o lafı. Bakın o zamanın çarşı esnafı, sanki marifetmiş gibi, nasıl ballandıra ballandıra anlatır Gaffar’ı. “Garibanı alır önce bir güzel giydirirdik. Giyinince kendine süzüle süzüle bir bakardı ki, deme gitsin. Boşuna giydirmezdik ama... Asıl derdimiz ona giysilerini yırttırmaktı. “Ulan Gaffar o geydiğin ölü malı” dememizle başlardı üstünü başını yırtmaya... Ortada anadan doğma kalırdı öyle... Biz giydirir salardık komşuya, onlar yırttırırdı, komşu giydirir salardı üstümüze, biz yırttırırdık. Böyle, eğleşirdik işte. Ama Deli Gaffar bu... Laf anlar mı, adı üstünde... Deli işte... Çırılçıplak kaldı mı, kalmazdı öyle yerinde... Bu kez gider mahallede kıza, kadına gözükürdü. Kadınlar da taşlar, kovalarlardı, “de kına denksiz” diye.

Gaffar’ın dilinden düşürmediği dünya balı idi.

Tûba dalından uçanlar
Cennet kapısın açanlar
Şarabın tahir içenler
Banmaz dünya ballarına

Üzüm suyu değil belli ki bu şarap.
Bunun sarhoşluğunun sonu yok.

Kurban Bayramı arifesi. Deli Gaffar’ın komşusu, kurbanlık olarak bir keçi almış ve bahçeye bağlamış. Hayvan sürekli meliyor. Gaffar çok rahatsız. ‘Su be hayvan’, ‘ula sus..’ diyerek hayvana bağırıyor. Nafile. Bayram günü olmuş. Sabahın erken saatlerinde keçinin sesi kesilmiş. Gaffar, yan bahçeye seyirtmiş.. Bakmış ki, keçi kesilmiş, gövdesi bir yanda, kafası bir yanda. Kafanın yanına yaklaşmış, eğilmiş ve tüm gecenin ‘hayfini’ o sözlerle almış. ‘Di Mele Gıdik!’

Hadi şimdi de bağır bakalım…

 

6.

 

Bir gün, Çamdağı’ndaki ağaç kovuğunda diyordun ya efendim, ‘batıp gidenleri sevmem…’

İbrahim peygamberin çığlığını hatırlamıştın.

Bazen denizinden bir damla, zihnimdeki kan lekelerinin tümünü temizlemeye yetiyor.

Kaybolanlar sevgiye değmiyor. Batıp gidenler geride sadece hüzün bırakıyor. Kalbi kanatıyor, aklı yaralıyor efendim.

Senin sözlerinle teselli buluyorum.

İbrahim Peygamber’in, alemin geçiciliğini bildiren, ‘batıp gidenleri sevmem’ inleyişi beni ağlatıyor. Bu yüzden kalp gözü ağladığı gibi, döktüğü her bir damlası da o kadar hüzünlü, kendisi de ağlıyor. Her şey yavaş yavaş eskiyor. Eriyor. Bitiyor. Geçip gidiyor. Yok oluyor efendim. Geride sadece anılar ve acılar kalıyor. Soluk fotoğraflar bırakıyor. O fotoğraflara bakınca canım daha çok yanıyor. Her şey çok dokunaklı efendim. Tenim pörsüyor. Bedenim yavaşlıyor. Adımlarımı her gün daha güç atıyorum.

Bakınca sanki eskitiyorum. Diyor ya şair, tıpkı el sallayanlar gibi gittikten sonra trenler. Ve bilek söner yeni ağırlığından gözyaşlarının. Dünya en çok tren istasyonuna benziyor efendim. Bir durakta ya biniyor, iniyor veya uğurluyoruz. Bu yüzden bir yakınım veya dostum gelse uğurlamak istemiyorum. El sallarken en çok İbrahim peygamberin sözlerini hatırlıyorum.

Hiçbir şey kararında değil efendim. Bir sadık yar bulamadım, bir kararda duramadım. Kime gönül verdimse terk etti, kime bağlandıysam çekip gitti. Beni terk etti. Terk edilmek istemiyorum efendim. Buna dayanamıyorum.

Hani Çamdağı’nda, dallarına oturmak için birkaç tahta iliştirdiğin ve adına taht dediğin menzilden, o puslu, mor dağlara, o göle, o salkımsaçak bulutlara, o geçmişe, o geleceğe bakarak, sanki ruhunu görerek diyordun ya efendim…Güzel değildir batarak kaybolan sevgili. Çünkü kaybolan, yitip giden, gerçek güzel olamaz. Sonsuz bir aşk için yaratılan, O’nun aynası olan kalple sevilmez ve sevilmemeli. Bir istenilen ki, batmaya mahkumdur, kalbin ilgisine ve düşüncenin merakına değmiyor. Ardından üzüntüyle yakınılmaya layık değildir. Nerede kaldı ki gönül ona bağlansın! Bir amaç ki, geçicidir, yok oluyor, onu istemem, çünkü ben geçiciyim, geçici olanı istemem. Bir mabut ki, ölüyor ve defnediliyor, onu çağırmam, ona sığınmam. Çünkü sonsuz ihtiyaçlarım var, güçsüzlüğüm sınırsızdır. Kendisi güçsüz olan, benim büyük dertlerime deva bulamaz, sonsuz yaralarıma merhem süremez. Yok olmaktan kendisini kurtaramayan nasıl mabut olabilir? Akıl, bu karmakarışık kainatta bağlandıklarının yok oluşunu görünce, umutsuz bir biçimde feryat eder. Sonsuz bir sevgiliyi arayan ruh da, ‘batıp gidenleri sevmem’ diyor. İstemem, arzu etmem ayrılığı. Yoklukla acılanan konuşmalar üzülmeye ve meraka değmez, aşka ise hiç layık değildir. Çünkü lezzetin yok olması elem olduğu gibi elemin geçmesi de lezzettir. Bütün mecazi aşıkların divanları, birer aşk mektubu olan şiir kitapları, ayrılığı düşünmekten gelen acılardan birer çığlıktır. Şiir divanlarının ruhunu sıksan, acı dolu birer feryat damlar. Eğer bu geçici alemde sonsuzluk istiyorsan, o, nefsini yok etmekten geçiyor. Nefsin algısını silersen ebedi olursun. Dünyaya bağlanmanın esası olan kötü ahlaktan sıyrıl, fani ol. Sahip olduklarını kulluğa layık Olan’ın yolunda feda et. Varlıkların sonunu gör, bu dünyadan sonsuzluğa giden yol, fani olmaktan geçiyor. Sebeplerin karışık dünyasına dalan insan fikri, dünyanın bu yokoluş depreminde hayrette kalıp, umutsuzca ağlıyor. Gerçek varlığı isteyen vicdan, İbrahim gibi, ‘batıp gidenleri sevmem’ inleyişiyle geçici olandan ilgisini kesip Sonsuz Sevgili’ye bağlanıyor. Ey cahil nefsim, dünya geçicidir, fakat her fani şeyde, sonsuz olana kavuşan iki yol bulabilirsin, can ve canan olan Sevgili’nin güzelliğinden iki sırrı görebilirsin. Bir şartla ki, geçici olan suretinden ve kendinden geçebilirsen. Nimetten, onu verene geçsen, Sahibi’ni bulursun. Hem O’nun eserleri, bir mektup gibi isimlerini bildirir. Nakıştan anlama geçsen, isimlerin Sahibi’ne ulaşırsın. Madem bu geçici varlığın içini bulabilirsin, onu elde etmeye çalış, anlamsız kabuğunu acımaksızın fena seline atabilirsin. Doğası aşkla yoğrulmuş, aşk kadehinin sarhoşu olan Mevlana Cami, yüzleri çokluktan birliğe çevirmek için bak ne güzel söylemiş : ‘Yalnız Bir’i iste, başkaları istemeye değmiyor. Bir’i çağır, başkaları yardıma gelmiyor. Bir’i dile, başkaları layık değildir. Bir’i gör, başkaları her zaman görünmüyor, ayrılık perdesinde saklanıyor. Bir’i bil, marifetine yardım etmeyen başka bilgiler yararsızdır. Bir’i söyle, O’na ait olmayan sözler gereksizdir.’

 

7.


O gece bir rüya gördüm efendim. Trendeyim. Senin de aynı trende seyahat ettiğini söylüyorlar. Hemen fırlıyorum. Üçüncü mevkide, bir kompartımanda sekiz kişi oturmuşsunuz. Pencere kenarındasınız. Kapıyı açtım. Elini öpmek için davrandığımda, yolculardan biri diklendi, ‘sen kimsin?’ dedi, iterek dışarı çıkardı. ‘Ben’ dedim, ‘efendimin eserlerini dağıtıyorum…’

Sen, duyunca kalkıp dışarı çıktın. Koridorda karşılaştık. Elini iki kez öptüm. Gül kokuyordun. ‘Elimi öp, şekeri öpme’ diye çıkıştın. Baktım, avcunda dedemin her Cuma, namazdan sonra şalvarının cebinde getirdiği rengarenk fasulya şekerleri…İkisinde de meğer onları öpmüştüm. Üçüncüsünde elini öptüm, uyandım.

 

8.

 

Sen de benim yaşımdayken bir rüya görmüştün.

Onu bize anlatmıştın.

Kelimelerinin neden bu kadar şifa verici olduğunu onu okuyunca anladım.

Ama rüyanı sen anlat…

 

Birinci dünya savaşından az önceydi. Gerçek bir rüyada gördüm ki, Ararat denilen ünlü Ağrı dağının eteğindeyim. Birden inanılmaz bir şiddetle infilak etti, dağlar gibi parçaları dünyanın dört bir yanına fırlattı. O dehşet içinde baktım, annem yanımda. Dedim, ‘Ana korkma. Allah’ın emridir, O merhametlidir ve her işi hikmetle yapar’.

Bu haldeyken birisi belirdi ve bana, buyuran bir sesle,

‘Kur’ân’ın icazını açıkla, onu insanlara bildir’ dedi.

Uyandım. Anladık ki büyük bir sosyal deprem olacak, Kur’ân’ın çevresindeki surlar yıkılacak. Kendi kendini savunacak. Kur’ân’a hücum edilecek, i’cazı onun çelikten zırhı olacak. Ve bu icazın bu zamanda açıklanmasına haddim olmaksızın ben ereceğim..

 

9.


Hiddetlendiğinde ve zikrettiğinde sesin top güllesi gibi çıkarmış, tanıklardan dinledim.

‘Şekeri öpme’, derkenki sesinizi hiç unutamıyorum. Bugünmüş gibi kulaklarımda.

Bir öğrencinden dinlemiştim. Namaza girerken istiğfar eder, üç kez ‘İlahi Ya Rabbi!’ dermişsin. Sonra tekbir alırmışsın. Tekbir alınca ev sallanırmış. Odadaki eşyalar hareketlenirmiş. Pencereden dalları görünen ağacın tesbihi de sana katılırmış.

Bunları masalmış gibi dinliyorum.

O’ndan başka ilah yoktur derken de öyleymişsin. Ulu Çınarın yanında kaldığı evin sahibi Hafız Ahmed’i karısı telâşla uyandırmış: ‘Kalk, evde bir şeyler oluyor’ demiş. Hafız Ahmed uyanmış, dikkatle dinlediklerinde, senin, birlik kelimesini tekrar ederek zikrettiğini, bundan dolayı da evin sallandığını fark etmişler.

 

10.


Bütün bunlar bana çok ağır geliyor. Bunları anlatmak istemiyorum. Hatırladıkça ağırlaşıyor. Taşıyamıyorum. Sen efendim, elindeki tılsımdan biraz lütfetsen…Bu muammaları çözemiyorum. Neden istemeden kendime ve başkalarına bu kadar acı verdiğimi anlamama yardım etsen. Dev-Genç’i terk edip Menzil’e bağlanan ağbim sürekli, ‘nefis oğlum’ derdi, ‘nefsine uyarsan böyle olur…Rabbine uyacaksın, hepsi bu, formül hazır.’

Oysa ben nefis nedir bilmiyorum ki efendim. Allah’ın insandaki en büyük oyunu nefistir, diyorlar, ben bunu da anlayamıyorum. Nefis kimdir, neden bize bunları yapar, ona uymamak için neler yapmak gerekir, bilmiyorum.

Bunca yıldır seni okuyorum ama bir şey anlayabildiğimi söyleyemem. Senin sözlerini anlamak o sözlerin gerisindeki deneyimleri tatmaktır sanırım. Ama onları hiç tatmadım ki.

Sadece olup bitenlere bakıyor, bir şey göremiyor, acı çekiyorum. Gözlerim perdeli görüyorsun. Bu perdeler bir aralansa…geride ne var bir görünse…bir açılsa…bir cilvelense…bir görsem…bir anlasam…bir bilsem…bir tatsam efendim…bir tadabilsem…o huzuru bir nebze tadabilsem…nedir o …bilmiyorum efendim hiçbir şey bilmiyorum…iman nurdur diyorsun...nur nedir ki…tılsımdan söz ediyorsun…muammadan…Allah diyorsun bu alemde her şeyi birbirine bağlamıştır…şeyler arasında görünür görünmez bağlar vardır…o bağlardan birkaçını gördüm…biliyorum efendim…birazcık tattım onları ama her şey nasıl her şeyle bağlanmıştır…neden ömürleri kısa…niçin ölüyorlar….kendilerini kısa bir süre gösterip neden o sonsuz belirsizliğe gidiyorlar…bunun hikmeti nedir…hikmet nedir…geriye dönüp bakıyorum, şimdi, kırk yedi yaşımda…odamdayım…bilgisayar başındayım her zamanki gibi…kızım bir kezinde, babam yazardır, ne zaman görsem bilgisayarın başındadır, demişti…bir pencerem var efendim, küçük, dar bir pencere…sadece kayısı ağacının dalları yaprakları görünüyor…onlar da üç ay önce yoktular…kupkuru idi dalları…ona bakınca soğuk bir şey görüyordum…ayrılık gibi…dedemin teneşirdeki ölüsü gibi…cansızdılar…şimdi yeşiller…ter ü tazeler…ama biliyorum onlar da gidecekler…onlara bakınca bir tören, bir şölen hazırlanmış sanıyorum…senden öğrendim bunları…bu kelimeler sana ait…sana ait olan bir şey belirince benim kelimelerim sönükleşiyor…solgunlar…ölü gibiler…bakıyorum ağaçlara, çiçeklere bakıyorum…taşlara…araçlara…yollara…binalara…bahçeli bir evdeyim şimdi efendim…bahçedeki otlara, çiçeklere, çiğdemlere, kekiklere, soğanlara, nanelere bakıyorum…kayısı, dut, erik ağaçlarına…çocukluğumdaki ağaçlar gibiler ama onlara baktığımda bambaşka şeyler görüyorum…eski göz değil…eski ben değilim efendim…çok değiştim…çok kirlendim…çok yoruldum…çok dağıldım…parçalandım…gözlerim artık eski renkleri görmüyor…eski kokuları duyamıyorum…ama buyurduğun gibi sanki bir törene hazırlanmış, bir şölene, bir sergiye çıkacakmış gibi süslenerek gelmişler…oysa kimisi birkaç günde hatta birkaç saatte görünüp kayboluyor…bu neden böyle oluyor…böyle kısa bir zamanda görünmelerindeki amaç nedir…neden ölüyorlar…niçin ayrıldık biz efendim…onu çok seviyordum oysa…onu çok üzdüm…onu üzdükçe kendi canımı yaktım…sen Barla’da, karakolun karşısındaki evinizdesin şimdi…önündeki ağaçta ne çok hatıran var…yıllar sonra orayı ziyaret ettiğinde öğrencilerinden izin isteyip bir vakit içerde yalnız kaldın…hani geceleri hiç uyumadığın, sürekli kullukta bulunduğun, zikrettiğin, yakardığın, seccadende dizüstü iki büklüm kendini aradan çıkararak sabahlara değin ağladığın odada…öğrencilerin ağladığını işittiler…içeri giremediler…sonra çıktın…evin önündeki çınar ağacına gittin…orada ne çok anın vardı…ağacın dev gövdesine, gözeneklerine….kabuklarına…dallarına…yapraklarına sinmiş ne çok sesin vardı…ne kadar çok rikkatine dokunmuştu…onlarla birlikte ne çok zikretmiştin…senden bir gün olsun incinmemişlerdi…seni ne kadar çok seviyorlardı…sana bu rahmet çok gelmiyor mu…sen aşkın rahmetiyle yıkanmıştın…sonra Allah’ın bağışı erişti ve canlıların dünya denilen bu dersaneye gelmesinin bir sırrını keşfettin…keşif açılma mıdır efendim…açılan ne idi…her şeyi bir mektup gibi gördün…bir harf, bir kelime, bir cümle gibi…bir kitap gibi…görünüyorlardı, kendi sırlarını açıyor, kendilerini okutuyorlardı…ilahi bir şiir, bir çağrıydılar….insanlara görünürler, kendi gizlerini duyurur, okuturlar…sonra, giysilerinden soyunurlar, harfleri yok olur, buharlaşırlar…bu hikmet sana bir yıl kadar yetmişti…sonra eşsiz bir sanatla yaratılmış olan canlılardaki mucizelerin kapıları açıldı…anladın ki bu çok ince ve olağanüstü sanatın incelikleri sadece bilinç sahiplerine görünmek ve okunmak için değildir…gerçi her varlığı, şuur sahibi herkes seyreder, okur ve anlamına sızmaya çalışır…ne var ki hem insanların okuması sınırlıdır hem de herkes, onların gizlerine tümüyle nüfuz edemez…peki ben nasıl edeyim efendim…gözlerim kör nasıl göreyim…ellerim yetişmiyor…ellerim yok efendim…senin ellerini bir tutabilsem…bana o büyük sırdan söz ediyorsun…yaratılışın en büyük sırrından…her şeyi varlığıyla var kılanın  kendi nazarına kendi sanatının yüceliğini ve armağanları ve ihsanı sunmaktır…bu sır da sana uzun bir zaman yetti…oysa ben yatışamıyorum efendim…kör kuyudayım…çevremde duvarlar…ışık yok…güç yok takatim kesildi…artık dayanamıyorum…biliyorum ellerimden tutacaksın…yıllardır eşiğindeyim…buradan hiç ayrılmadım…zaman zaman kaçsam da hep isyan etsem de kalbim sana bağlıydı…o bağ bir an için kopmadı…sana hep yeni kapılar açılıyor…açılan her kapıdan bir sır görünüyor…şimdi ne görüyorsun…varlıkların incelik ve güzellikleri sürekli değil, devam etmiyor, hızla yenileniyor, değişiyor ve dönüşüyor…aklımızı kıran şey bu değil mi efendim…çocuklar ölüyor…daha dün iki çocuğu bir kamyon ezdi İstanbul’da…üç kardeş diri diri yandılar…binlerce insan öldü bugün…onbinlerce sevgili ayrıldı…geçen hafta bir bomba daha patladı kırküç kişinin bedeni parçalandı Irak’ta…bir kıyamet bu efendim…sürekli kan dökülüyor…herkes kıyasıya birbirinin canına giriyor…bu değişim ve dönüşümler bu çalkantılar yaratılışın hikmetinden midir….iki sır eksik kaldı diyorsun…iki sır eksik kaldı…bu hikmetler bana yetmedi…hayretle yeni gizler aramaya koyuldum…bir zaman sonra, Kayyum isminin bereketiyle, sonsuz sırrın kapısı aralandı…kainatın tılsımı ve yaratılışın muamması denilen ilahi sır anlaşıldı...kayyum nedir efendim…yarattıklarının işini çeviren, her işleneni bilen, evveli olmayan mıdır…her şeyin kendisiyle var olduğu mudur…o olmayınca hiçbir şey olmayan mıdır…ona mı bağlıyız…ondan mıyız efendim…ondanız…onunlayız…ondan geldik ona döneceğiz…o olmasa biz hiçiz…keşke hiç olabilsek…hiçleşebilsek…ondan başkası yok mudur…bir vehim bir gölge bir hayal midir…oluşun belirtilerine buradan mı bakalım…gölge değil diyorsunuz…biz varız ama bizim varlığımız ona bağlıdır…onu işaret eder…biz ayetleriz…birer iz, nişan işaretiz…varlığı yokluktan çıkarıyor görüyorum…ben de görüyorum efendim…bize sonsuzluğu bağışlıyor…bize acıyor…bizi kolluyor gözetiyor…o olmasa, ona dayanmasak boşluğa yuvarlanır düşeriz…baş aşağı gideriz…paramparça oluruz…yokluk nedir efendim…varlık nedir…o kimdir…her şey ona döndürülür…işte sır budur…her şey ona çıkıyor…

 

 


Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 5746

Yorumlar (12)
RSS yorumları
1. Yazan Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 11-08-2009 22:39 - Misafir
 
 
dem kitabındaki hata
kitabın 218.sayfasında 2. paragrafta bir kır gezisine çıkmıştın olması gereken cümle bir kız gezisine çıkmıştın olarak yazılmış böyle önemli bi insanı anlatan kitap da olmaması gerekirdi sonraki baskılarda hata olmaması için dikkatinizi cekmek istedim sadık bey yorumlara aldanmayın çok az insan dikkatli okur neyse bir başka zaman kitapla ilgili düşüncelerimi de yazmak isterim iyi çalışmalar 
 
Şeklinin tarifi yaratmadan zor 
Şems-i nur desem de gene olmuyor 
Buluta bağlanmış aya benziyor 
Mahi yüzlü ahu gözlü nazlı yar 
 
Zevraki
 
2. Yazan Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 07-08-2009 02:33 - Misafir
 
 
dem'lenmiş
kelimeler kifayetsiz ,elimde şimdi ,bir daha bir daha okuyorum,ben de dostlarım el sallayıp gitsinler istemiyorum,gidenlerin ardından baktıkça batıp gidenleri sevmem diyorum. 
dem ismi çağrışımları ile muhteşem bütünleşmiş  
iyi ki yazdınız bu eseri ahirette şefaatçiniz olur dilerim  
bizi de duada unutmazsanız sevinirm 
her daim muhabbetle
 
3. Yazan erol celik 05-08-2009 14:06 - Kayıtlı
 
 
işte öyle
AŞKIN ŞARABINI İÇENLER BİLİR. 
BU İŞİ ÖLMEDEN, ÖLENLER BİLİR 
ÇÖZEMEZSEN YORULURSUN UĞRAŞMA! 
SEYREDİP TEBESSÜM EDENLER BİLİR.
 
4. Yazan Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 01-08-2009 12:16 - Misafir
 
 
işte öyle
Kitapçıları dolaşmak lazım bugün.
 
5. Yazan İbrahim Demirkan 29-07-2009 11:58 - Misafir
 
 
DEM üzerine
DEM İnşallah hayırlara vesile olur. Üstadın hayatı yani realitesi zaten kolay kolay hiç bir kurgulamayla aşılamayacak kadar ilginçtir. Bu yüzden üstadın hayatıyla ilgili romanlara hiç ilgi duymamışımdır ama DEM belli ki üstadın hayatını Sadık Y.uçanların kendi rengini ve zevkini biraz tasavvufi ruhun daha ağır bastığı bir bakış açısıyla yeniden yorumlaması ve yeni yorumlama ile bizlerinde iyice sönen,sarsaklaşan ruhi açmazlarımıza yeni bir menfez açma çabası olarak gördüm. Bakalım roman çıksın son kararımızı o zaman vereceğiz inş.Hayırlı uğurlu olsun DEM.
 
6. Yazan Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 28-07-2009 21:42 - Misafir
 
 
TEBRİK
Risale-i Nur Hizmetlerinin 
Siz değerli ağabeylerimizin kalemi 
Neşriyatın vasıtası 
Muhterem okuyucuların ilgisiyle 
her alana ulaşması duası ile 
çalışmanızdan dolayı tebrik ediyorum  
 
Selam ve dua ile...
 
7. Yazan Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 25-07-2009 21:01 - Misafir
 
 
Başarı temennisi ve dua
Muhterem Ağabey, 
Yine şaşırtmayı ve heyecanlandırmayı başardın. 
Tebrik ediyorum, muvaffakiyetler temenni ediyorum. 
 
Duaya dahilsiniz, dualarınızda unutulmamak dileğiyle.
 
8. Yazan Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 25-07-2009 10:54 - Misafir
 
 
ayın kırık ucu
Selam Sadık abi, 
La uhibbbul âfilîn. 
Yani "Faniyim fani olanı istemem". Anlattığınız hikaye göğsümüzün altında bir yerleri sızlattı. Tam sızı kelimesinin tarif ettiği nasıl birşeyse öyle. Başaramıyoruz galiba fenaya , ademe takılmadan büyük resmi görmeyi. Sizinkinden çok daha kirli bir aynadan, çok daha sarsak adımlarla yürürken dolambaçlı yollarda, çıktığım tepelik hep Barla oluyor .Hep yıldızlı gök oluyor , hep ayın kırık ucundan halleşir buluyorum kendimi.Yazdıklarınız ruhumuzun hallerine tercüman oluyor . Allah razı olsun. 
Duayla, 
Duaya muhtaç kardeşiniz.
 
9. Yazan Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 16-07-2009 23:00 - Misafir
 
 
selam ile
Sadık abi selam ile, 
kitabınızı çok merak ettim. 
soluğunu tutmuş bir şiir gibi bekliyorum.
 
10. Yazan Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 15-07-2009 22:09 - Misafir
 
 
Okumadığım bi yazı bu
Evet bu yazıyı okumuyorum çünki kitap çıkınca alıp okuyacam zaten heyecanlandım okuyupta iyice artmasın heyecanım. Sadık abi gibi bir üstad tan Üstad'ı okumak gerçekten heyecanlı olacaktır İnşaAllah çıkınca okumak nasip olur
 


 
< Önceki   Sonraki >
"Ayrılığa ulaşsaydık, ona kendi acısını tattırırdık." İbn Arabi  

SADIK YALSIZUÇANLAR,
ARTIK BÜTÜN KİTAPLARIYLA
PROFİL’DE…

sEsLi kiTaP

C’nin Hazırlanmış Hayatı
 
 Sesli Kitap.. Hazırlayan: Nisan Kumru
Bir ve Hep
 
Küf
 
Hiç