JA slide show
'Yort Savul!'
Yazan SadıK YalsıZuçanlaR   
31.08.2008 18:52
"http://medya.zaman.com.tr/2008/06/22/yorum.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.Türkiye'de askeri, yargıyı, parayı ve siyaseti, toplumsal talepleri göz ardı etmek veya bastırmak üzere kullanmaya çalışanların durumunu anlamakta Wittgenstein'ın Yan Değiniler'deki şu metafor bize yardımcı olabilir: "Bir insan kilitli olmayan, ama içeriye doğru açılan bir kapıyı boyuna itiyor, çekmek aklına gelmiyorsa, odada hapistir." Bu belirleme ile başlığa aldığım Yunus Emre (Ece Ayhan da kitabına bu adı vermişti) deyimi arasında da bir ilgi kurulabilir. Yort Savul, Eski Anadolu Türkçesinde, 'Çekilin! Sultanım, efendim geliyor!' demektir.
Ülkemizin son yıllarda tanıdığı (gerçi henüz yaygın biçimde bilinip tanınmıyor) en seçkin bilgelerinden Mustafa Tatçı'nın, H Yayınları'nca yayımlanmış olan İşitin Ey Yarenler adlı Yunus şerhinden izleyelim: "Kul padişahsız olmaz padişah kulsuz değil/ Padişahı kim bileydi kul etmese yort savul"

Yunus Emre, yüzyıllar öncesinin yalın, duru Türkçesinden şöyle diyor: "Kul, sultansız olmaz, sultan da kulsuz. Kul, eğer, 'yort savul', 'sultan geliyor, yoldan çekilin, şöyle kenara gelin!' demeseydi, sultanı kim bilebilirdi?"

İrfanî geleneği günümüzde en yetkin biçimde bilen, tanıyan, araştıran ve belli başlı kaynaklarını gün yüzüne çıkaran çilekeş bir irfan ehli olan Mustafa Tatçı, bunu şöyle yorumluyor: "Allah, insan tarafından, kamil insan ile, kamil insan yüzünden bilinir. Başka bir yetkinlik düzeyindeki varlık O'nu idrak edemez, algılayamaz. Bu algı, 'yaratılmışların en şereflisi' düzeyine gelen insanın hakkıdır. Her insan da bu seviyede değildir." Bilgelik yolunun bağlıları şöyle demiştir: 'Allah bilindi, görülmedi; Muhammed görüldü, bilinmedi.' Bu sözün sırrı, Resulullah ibaresinde gizlidir. Ancak, Hakk'a, hakikate yakin olanların bileceği bir deyiştir bu. Başka bir ifadeyle, Hakk'ın tebdil-i kıyafetle gezintiye çıkmış, sıfatlara inmiş, Kendi gerçeğini açmış hali. İşte, O'nu ancak, 'yort savul!' diyen kişi tanır.

Burası çokluk dünyasıdır. Burada ikilik vardır, ayrılık gayrılık söz konusudur. Oysa varlık birdir, Allah sıfatlarıyla bilinir, Zat'ıyla bilinemez. Orası, Schuon'un belirttiği gibi, 'mutlak belirlenimsizlik' düzeyidir, orada Allah, Kendisini Allah olarak vazettiği düzeyin de ötesindedir. Bütün aşkınlıkları aşar. Bu yüzden namazda sürekli tekbir getirir, O'nu yüceltiriz; O ise, yüceldikçe daha çok yücelmek ister, çünkü yüceliğinin sonu yoktur.

Tatçı'nın yetkin biçimde yorumladığı Yunus beyti, bugün içinden geçtiğimiz daralma halini anlamamızda da bize yardımcı olabilir.

Gerçi, girişte bir belirlemesini aldığım Wittgenstein, 'başkasının derinlikleriyle oynama!' der.

Bu bilgelik, ancak yaşanarak bilinen, ulaşılabilen bir 'bilgi' olduğundan hele hele gündelik olanın içine çekilmesi bir zihin karışıklığına yol açabilir. Ama, kulun kul olarak Sultanın Sultan olarak bilinmediği, yani 'bir şeyi yerli yerine koymamak' anlamına gelen zulmün yaygınlaştığı, adaletin göğümüzden çekildiği, zihinsel bir karmaşanın oluş(turul)tuğu bir dönemde, irfandan söz etmenin edep dışı bir yanı olduğu da söylenebilir.

Ama, bizim adalet söz konusu olunca yüzlerce yıllık köklü bir birikim ve geleneğimizin olduğu göz ardı edilerek yapılacak her yorum tashihe muhtaç olacaktır.

Zaten bugün yaşamakta olduğumuz, 'yort savul!' diyebilecek erlerden yoksun oluşumuzdur.

'Yort savul!'u, sadece, 'benliğin (egonun) olduğu yere Allah gelmez, insan benlik iddiasından vazgeçmedikçe yaratıcı ona inmez, zaten benlik iddiası, örtük biçimde Tanrılık iddia etmektir, Aydınlanmanın merkezinde bu vardır, bugün, birer Küçük Tanrı'ya dönüşmüş olan okur yazarlarımız, bu yüzden bir çekişme, didişme, belli bir grubun veya sınıfın çıkarlarının sözcülüğünü yapma peşindedir.

İrfan yaşamımıza yıllar süren bir emekten sonra sağlıklı ve ayrıntılı bir Yunus Divan'ı kazandırmış olan Tatçı hoca da, İşitin Ey Yarenler'de Wittgenstein'ı aratmayacak bir giysi metaforunu söz konusu ederek şöyle der: "Nihayet yetkin insanlar, kâmiller kendilerini tanıtmasaydı, Allah kemaliyle bilinmez, kulluk sırrına erilmezdi. Yetkin insanların bıraktığı izlerdir ki, Hakikat'e yol bulmamızı kolaylaştırmaktadır. Eskiden bilgelik yollarının kılavuzlarının kendilerine özgü kimi giysileri, hırkaları, taçları olurdu. Bunlar bu kimselerin hem manevi yetkinlik düzeylerini gösterirdi, hem de arayanların rahat bir biçimde ulaşabilmelerini, hem de toplum içinde tanınmalarını sağlardı. Bu nedenle, manevi yetkinlik yolculuğunu tamamlamamış kişiler, bu elbiseleri giymez, giyenler de, sorumluluğunu taşımakla yükümlü olurdu. Bu anlamda, Yunus şöyle demiştir: "Hakikat aşktır ayan görsün ol şebih beyan/ Hakikat donun giyen ağır hil'at içinde'

Gerçeğin giysisini giyinen, onun ağır sorumluluğunu ve yükümlülüğünü taşımayı da göze almıştır ve esasen doğası ve sınırları da onu taşımaya elverişlidir.

Ahmed Cevdet Paşa, Mecelle'de, örneğin 'hakim'in niteliklerini sayarken onu aşkın şeyden söz eder: Hâkim, hakîm olmalı, hikmet sahibi olmalı, her şeyi ölçüp biçmeli, tartmalı, kılı kırk yarmalı; âdil olmalı, âlim olmalı, müşfik olmalı, rahîm olmalı vs. vs.

Bir giysiyi giymek, (bu askerî, bilimsel, hukukî, idarî, örfî veya sivil olabilir), o giysinin ima veya temsil ettiği sırrı taşımak demektir. Bilim, hukuk veya siyaset, hangi tür giysi giyersek giyelim, âdil, nesnel, ahlaki ve vicdani bir ilkeye dayanmaksızın o giysinin hakkını vermemiz mümkün değildir.

Modern zamanlarda düçar olduğumuz kabz (daralma) hali, bizim, kendi bilgelik geleneğimize yüz çevirmemizle, sırtımızı dönmemiz, onu inkar etmemiz, bilgelere zulmetmemizle doğrudan ilgilidir. Kendi kimliğine, geleneğine ve bilgelerine bu denli kıyıcı bir toplumun böylesi bir sefalet ve düşkünlük yaşaması kaçınılmazdır.

Yüzyıllar öncesinden haber veren büyük bilge Yunus Emre'nin, "Sensiz yola girer isem çarem yok adım atmağa/ Gövdemde kuvvetim sensin başım götürüp gitmeğe" dizelerini açıklarken Mustafa Tatçı'nın yaptığı yorum bize işin aslını gösteriyor: "Sensiz yola girersem, adım atmaya çarem yoktur. Ben, ancak Seninle adım atabilir, Senin verdiğin güçle iş yapabilirim. Başımı alıp gitmeye, yürümeye, yaşamaya, bedenimde kuvvetim Sensin... Varlığın aslı, belirdiği ve döneceği yer, ebedi diri ve varlığı Zatıyla kaim olan, kendi kendine yeten, başka bir varlığa muhtaç olmayan, ikiliği kabul etmeyen, her şeye can verip ayakta tutan Hak'tan ibarettir. O, aynı zamanda Mutlak güç sahibidir. Zerreden küreye bütün varlıkta gücünü sergileyen, bilen, bilinen, gören, görünen, gösteren, özetle olan ve olduran O'dur. Yunus'un yürüdüğü yol, bu mana yolunda uyanıp da fark ettiği kendisini ayakta tutan, gövdesinde bir kuvvet (yani can) olup ona hayat veren Varlık'tır.

Yol derken de kastettiği, insanın kendine ve ötekine acı vermeden yaşayabilmesidir.

Böylesi bir yordama girmesi, âdil, merhametli ve muhabbetli olmasıdır.

Modern zamanlarda biz, 'bir şeyi yerli yerine koymamak' demek olan zulme bulaştıkça, nasıl âdil olunabileceğinin de yolunu yordamını yitirmiş durumdayız.

Yakınlarda yirmi birinci ölüm yıldönümünü idrak ettiğimiz çilekeş mütefekkir Cemil Meriç'in, 'aydın'a ilişkin belirlemeleri, bunun okur yazarlarla ilgili boyutunu çarpıcı biçimde dile getirir: "Türkiye'de içtimai sınıflar olmadığından entelektüel de yoktur. Daha doğrusu, her ikisi de birer ruşeym, birer ümmet, birer "öykünme"dir. Entelektüel, Avrupalı bir hayvan. Şarkı söyleyeceğine bildiriler imzalayan bir ağustos böceği çok defa. Aydın, entelektüelin mağara duvarına vuran gölgesi. Entelektüel, ya zamanını öldürmüş düşüncelerin aktarıcısı, ya yeni bir dünya kurmağa çalışan bir içtimai sınıfın yol göstericisidir. Aydın ne mazisini bilir ne gelecek hakkında aydınlık tasavvurları vardır. Ülkesi ile göbek bağını çoktan koparmıştır, ülkesi ve tarihiyle. En ciddileri ya Marx'ın şakirdidir, ya Seyid Kutb'un. Eskiden bir müstağripler kervanıydı intelijansiyamız, kervana müstağripler de katıldı. Bu gölge aydınların ayırıcı vasıfları kendi kendi­lerini küçümsemek. Türk düşünemez bu efendilere göre, düşünemez çünkü kendileri düşünemezler. Ama onlara Türk diyebilir miyiz acaba? Avrupa'nın en sefil yazarı erişilmez bir zirvedir, bu efendiler için. Hakikatte Avrupa'yı da Asya'yı da tanımazlar. Hür düşüncenin olmadığı yerde intelijansiya da yoktur. Avrupa, Descartes'dan beri aklın ve idrakin cihanşümullüğünü anladı. Ente­lektüel, düşünce dünyasını her gün yeni baştan yaratabileceğine inanandır. Nerde o kahraman?"


Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 1064

Yorumlar (1)
RSS yorumları
1. Yazan Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 05-12-2008 20:30 - Misafir
 
 
çok güzel
 

Yorum yaz
  • Lütfen yorumunuzun yazının konusu ile alakalı olmasına dikkat edin.
  • Kişisel hakaret içeren yorumlar silinecektir.
  • Reklam amaçlı yorumlar silinecektir.
  • 'Gönder' düğmesine basmadan önce yeni bir güvenlik kodu üretmek için tarayıcınızın *Yenile* düğmesine basın.
  • Yukarıdaki durum yanlış güvenlik kodu girildiği durumlarda geçerlidir.
İsim:
E-posta:
Web sayfası:
Başlık:
BBCode:Web AddressEmail AddressBold TextItalic TextUnderlined TextQuoteCodeOpen ListList ItemClose List
Yorum:



Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.

 
Sonraki >
"Ayrılığa ulaşsaydık, ona kendi acısını tattırırdık." İbn Arabi  

YENİ ALBÜM