JA slide show
Anasayfa arrow Bilişmeler arrow Ne dediler? arrow Yanmalar kitabı
Yanmalar kitabı
Yazan Ali Ayçil   
10.09.2008 13:41
 Şiir olmadığı halde, Ian Dallas’ın “Gariplerin Kitabı”nın girişindeki bir paragrafı şiir niyetine tekrarlayıp duruyorum kimi zaman. Şehrin büyük meydanlarından birinde, şaşkınlıkla etrafımı sökmeye çalışırken ya da insanların yalnızca bir kol ve bacağa dönüştüğü şu telaşlı gün batımlarında, ansızın aklıma geliyor Dallas’ın cümleleri: Dünyanın muazzam kalabalığı gırtlağına kadar cehalete, şiddete ve cinnete gömülmüştür. Milyonluk şehirlerden birinde iki halsiz, ihtiyar kadın, unutulmuş, canlı cenazeye dönmüş görünüşleriyle bir köşeye büzülmüş, bitip tükenmek bilmeyen korkunç sahneleri gözlemlemektedir.

Kadınlardan biri ötekine döner ve şöyle der: “Felaket, şunlara bak. Her birimize bir bak. Hiçbir şey anladığım yok. Nedendir? Bu büyük âlem, bu dünya, bu milyonlarca insan neden böyle? Anlamı ne bunun? Bir bilen oldu mu hiç?” Uzun bir sessizlikten sonra öbür kadın elini arkadaşının kolu üstüne koyar ve der ki: “Hatırlıyorum, uzun, çok uzun zaman önce, henüz genç bir kızken bir garip adam gelmişti şehrimize. Kaba giysiler içindeydi ve sivri bir külah vardı başında. Hâlâ hatırlıyorum elini kolumun üstüne koyduğu zaman gözlerinde doğan sükûneti; o anda bana şöyle demişti. La ilahe illallah.”

Sadık Yalsızuçanlar, yeni kitabı “Anka”da, yaşadığı hayatın karmaşası içinde Niyazi-i Mısri’nin izini sürerken, her an hakikatin başka başka halleriyle yüzleşen Mehmet’in hikâyesini anlatıyor. Mısri üzerine bir doktora tezi hazırlamaya çalışan Mehmet, daha hazırlık aşamasında büyük mürşidin ateşiyle yanmaya başlamış, sanki onun çilehanelerde eprimiş abasının içindeymişçesine onunla beraber meşakkat yolculuğuna çıkmıştır. Karısıyla ve oğluyla da sorunlar yaşayan Mehmet için Niyazi-i Mısri üzerine tez hazırlamak bir yerden sonra imkânsız hale gelmiştir artık; içine girdiği manalar âlemini bir çadıra sığdırmanın imkânı yoktur. Mehmet’in durumu, Dorian Gray’e tutulduktan sonra, artık Jülyet rolünü oynayamaz hale gelen Sibyl Vane’e benzemiş, aşk, aşka düşeni dilsizleştirmiştir. Mesele de, doktora öğrencisinin hocasını ziyareti esnasında kendiliğinden hallolmuştur zaten. Aşkın görünmez ulakları vardır! Hoca, öğrencisine Mısri’yi değil, Yunus’u çalışmasının daha uygun düşeceğini söylemiştir laf arasında... 

 Anka, 17.yy’da yaşamış Niyazi-i Mısri’yle, 20-21.yy kavşağında yaşayan Mehmet arasındaki rabıtanın notları olarak da okunabilir. Modern bir bireyle kadim bir hakikat adamı arasındaki bu rabıta, zamandaş bir mürşit–mürit ilişkisinden daha meşakkatli bir yola sokmuştur kahramanımızı. Bu Mısri’nin izini sürerken, yolları, şehirleri, çilehaneleri kendi tarihleri içinde yeniden kurgulamaktan kaynaklanan bir sıkıntı değil elbette. Sıkıntı, abasının altına girdiği büyük mürşidin adımlarıyla kendi zamanını kat etmek zorunda kalışından kaynaklanmaktadır. Hayat her an karşısına çıkmaktadır Mehmet’in. Boşanmak isteyen karısı olarak çıkmaktadır karşısına, küskün oğlu olarak, bir Mc Donald’s olarak. Ve günlerin bağcıkları hiç beklemediği anlarda çözülmektedir işte. Vakitlerin perdeleri yırtılmakta, Mısri, hiç ummadığı yerlerde kendini ayan ederek Mehmet’teki közü harlayıp durmaktadır.  Anka’nın kahramanı, iki uzak zamanın tek bir oluktan aktığı bir çile çeşmesine dönmüştür sonunda. Karısı kendisinden boşanmış, yeni eve taşınmış, bir başına kalmıştır. Ancak, bu dünyada bir ayrılıktır şimdilik. Asıl acı, henüz peçesini çözmemiştir Mehmet’e…

Kitap boyunca Mısri ile Mehmet’in bir çilenin içini birlikte doldurmaları, sadece modern kahramanın incitilmiş hayatından kaynaklanmaz. Dahası, asıl incitilen, büyük incinmiş Mısri’dir. Kanatlarının arasında ne taşıdığını göremeyen pek çok insan o hakikat kartalını oklamaktan geri durmamış, dinlenmek için çekildiği yuvası hemen tarumar edilmiş, prangaya vurularak sürgüne gönderilmiş, yine de endamlı uçuşundan yılmamıştır. Aşka düşmenin bir bedeli vardır ve Mısri, Malatya’da başlayıp Limni adasında sona eren hayatı boyunca bu bedeli fazlasıyla ödemiştir. Yalsızuçanlar, kitabı boyunca ortanca Mehmed’in tenezzülsüzlüğündeki kudreti gösteren pek çok olay, işaret aktarıyor okuruna. Kendi kahramanın adını da Mehmet koyması bilinçli bir tercih zaten. Çünkü Mısri’nin asıl adı Mehmet’tir. İlk Mehmet Hz Muhammet’le, Anka’nın kahramanı arasında kalpleri birbirine düğümleyen bir arabulucu olmasından ötürü ortanca dedim ona. O büyük aşk kapısına ulaşmak için, her kalp, derecesine göre birbirinden medet umuyor sonunda; her dil, efendisinin ağzında çözülüyor…

“Anka” da bir işaret… Aslında Anka, Simurg’dur ve efsaneye göre dünyanın yıkılışına üç kez tanıklık edecek kadar yaşlıdır. Bu bitmez yaşam onu bilgeleştirmiş, bilgeliğin kuşu haline getirmiştir. Öyle ki, Simurg uçmaya başladığında rüzgârı bilgi ağacının yapraklarını sarsmakta, sayısız tohum dünyanın şurasına burasına saçılmaktadır. Yeşeren bitkiler, insanoğlunun tüm hastalıklarına şifadır. Simurg – bilgi ve şifa arasındaki bu mitolojik ilişki bir işaretler örüntüsünden ibarettir. Feridüddin Attar, bu örüntüyü Mantık al Tayr’da, bir seyr-i süluk yolculuğunun zemini haline getirmiş, ortaya muazzam bir metin çıkmıştır. Sadık Yalsızuçanlar, hem Simurg’a doğru yolculuğa çıkan kuşların hallerine, hem de onların geçtiği meşakkat vadilerine dil ve gönül olarak vakıf bir kalem. Modern kahramanı Mehmet’i yalnızca Mısri’nin değil, Mısri’nin yarenlerinin de çile kapılarında, vadilerinde dolaştırıyor, bir değil birkaç ocakta eritiyor madenini: Mevlana’nın, Yunus’un, İbn-i Arabi’nin, Bedrettin’nin ocağında… Bedrettin dedim de, demeden geçemedim. Âli Osman, Bedrettin’in boynunda sicim, Niyazi’nin ayağında pranga olarak kaldı. Ol Varidat hiç kapanmadı bilinsin! Nihayet, başından beri Mehmet’in hikâyesi olarak okuduğum Anka’yı, Mısri’nin hikâyesi olarak bitirdim. Mehmet’e gelince, “ne çok kitap, ne çok dosya, ne çok fişin; Karabaş-ı Veli biyografisinin, Wittgenstein’ın, Reşat Nuri’nin, Derrida’nın, Marks’ın, Kafka’nın arasından” kaldırıp yola uğurladım onu. Kendisi anlatsın hikâyesinin sonunu: “Bütün bu olup bitenlerden sonra, okuldan ayrıldım. Yıllardır yaşadığım kenti terk ettim. Yolum nereye uğrarsa oraya gitmeye karar verdim. Senin, ‘biz şol abdalız bıraktık eğnimizden şalımız / varlığından soyunup üryan olan anlar bizi’ dizelerindeki sırrının peşine düştüm. Bugün bir dostum aradı. Birkaç kez adımdan söz edince, ‘onlar’ dedim, ‘dünyaya, adlarını dünyadan silmek için gelmişler.” Mehmet’in başından neler geçti, bunlara fazla değinmedim farkındayım; yazarın, farklı zamanları ve mistik tecrübeleri modern bir metnin hendesesinden geçirmekteki ustalığına da girmedim çok. Sebebi şu: Bu bir yanmalar kitabı, herkes okuyup kendi payını çıkarsın…

Ben, “Gariplerin Kitabı”nın başındaki yaşlı kadının ağzından bir hayat işareti olarak çıkan tevhidin hallerini buldum Anka’da. Suretler uçup gidiyor sonunda, bütün kapılar bir tek kapıya açılıyor… 

 


Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 721

Yorumlar (3)
RSS yorumları
1. Yazan Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 12-09-2008 19:45 - Misafir
 
 
selamün aleyküm bu dünyaya yalnızca kol ve bacakdan ibaret olarak gönderilmediğimizi biliyoruz da ne ve kim olarak gönderildik şu yazının içindeki sancıları acizane çeken çekmeye çalışan çekmek için yaradanından talepde bulunan BİR fakir olarak kitabınızı en yakın zamanda okumaya çalışacağım.
 
2. Yazan Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 14-09-2008 02:45 - Misafir
 
 
Selamun aleykum
Sizi terete birde iftar ve sahur programında izledim bir tevafuk neticesinde elime Niyazi Mısri'nin divanı geçmişti bundan iki yıl önce büyük bir şaşkınlıkla okumuştum hiç duymadığım bu şairin kitabını. Size sonsuz şükranlarımı sunuyorum böylesi bir değerimize sahip çıkıp güncellediğiniz için Allah yar ve yardımcınız olsun İnşaallah ilk fırsatta kitabınızı okuyacağım Rabbim yar ve yardımcınız olsun Muhakkak ki o kulunu zayi etmez...
 
3. Yazan Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 15-09-2008 21:18 - Misafir
 
 
selam
bende ramazan arkadaşım(abim) gibi sizi trt1 de iftar programında gördüm. söylediklerinizden çok etkilendim. Niyazi Mısri'yi daha önce sadece ismen duymuştum. kitabınızı sultan ahmet fuarından aldım. çok güzel bi eser olduğunu öncelikle söylemek istiyorum. daha aldığım ilk gün 70 sayfa okudum. 
ama edebi yoksunluğumdan olsa gerek 
bazı yerleri anlamadığımı da söyleyeyim. yani bazen romanın kahramı Mehmet ağzından bazende Niyazi Mısri ağzından yazılmış. eseri daha iyi anlayabilmem için bi kaç öneri de bulunursanız sevinirim. Önce yüreğinize sonra elinize sağlık. başarılarınızın devamını dilerim. ve birde imza gününüz varsa onu da biz okurlarınıza bildirirseniz sevinirim. Allaha emanet olun
 

Yorum yaz
  • Lütfen yorumunuzun yazının konusu ile alakalı olmasına dikkat edin.
  • Kişisel hakaret içeren yorumlar silinecektir.
  • Reklam amaçlı yorumlar silinecektir.
  • 'Gönder' düğmesine basmadan önce yeni bir güvenlik kodu üretmek için tarayıcınızın *Yenile* düğmesine basın.
  • Yukarıdaki durum yanlış güvenlik kodu girildiği durumlarda geçerlidir.
İsim:
E-posta:
Web sayfası:
Başlık:
BBCode:Web AddressEmail AddressBold TextItalic TextUnderlined TextQuoteCodeOpen ListList ItemClose List
Yorum:



Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.

 
< Önceki   Sonraki >
"Ayrılığa ulaşsaydık, ona kendi acısını tattırırdık." İbn Arabi  

DÜŞ BAHÇESİ

dusbahcesi

ÇİZMECE

[ Kedi dili samur fırça (Yumuşak) No:02616
Palet ve Spatula ( Ortaboy)
Yağ ve Terebentin (Yağlıboya yağı )
Tuval
Maries boya ( Herrenkten ve özellikle ara renklerden ) 12'li yada 24'lü.
]


YENİ ALBÜM