JA slide show
Anasayfa arrow Bilişmeler arrow Ne dediler? arrow Sevgiliye Şiirler
Sevgiliye Şiirler
Yazan Mustafa Oral   
22.10.2008 23:42
 On sekiz bin alemin Muhammed Mustafâ’sı Habibullah kâinat  ağacının çekirdeği ve meyvesidir.
Rabb’imizin O’na olan şefkati kâinatın yaratılmasına, O’nun Rabb’imize karşı olan muhabbeti ise  cennetin yaratılmasına sebeptir.
Cennetmisal bir hayat yaşayan Resûlallâh her haliyle aleme bir misal, insanlığa bir timsal olmuştur.
Bunun içindir ki kainatı kuşatan her varlıkta onun sesinden, siretinden, suretinden ve ruhundan bir parça vardır. O ses, siret, suret ve ruh ile buluşan her varlık her hali ile O’na muhabbetini ve merbudiyetini ifade eder. Bilhassa kainat içinde en yüksek hayat mertebesinde bulunan kemal sahibi insanlar, yüzyıllardır O’nu meşreplerine, mesleklerine, mezheplerine göre kah halleriyle, kah fiilleriyle, kah sözleriyle, kah kalemleriyle anarak şükranlarını izhar etmektedir. Literatürde Peygamberimiz ile ilgili olarak yapılan çalışmalar genel olarak 9 gruba ayrılır. Bunlar, O’nun (s.a.v.) hal tercümesini ve faaliyetlerini anlatan siyer (siret) ve megazi kitapları, söz ve işlevlerini ifade eden sünnet ve hadis kitapları, bedeni vasıflarını ve ahlaki hususiyetlerini bildiren hilye ve şemail kitapları, doğumunu zikreden mevlidler, miracını anlatan mi’raciyeler, mu’cizelerini ve peygamberliğine dair delilleri anlatan mu’cizat, şevahid ve delail-i nübüvve… kitapları,  isimlerine dair esma-i nebevi kitapları, faziletlerinin zikri ve mehdi için yazılan naatlar, doğduğu ve yaşadığı yerler, ebeveyni, hanımları, çocukları, ashabı, eşyaları, kabri, mescidi, vasiyetleri, ahlakı... gibi sayısız konuda yazılan manzum-mensur eserler şeklinde sayabilir.
Tarihin en güzel sanat ve edebiyat eserleri O’nun siretine ve suretine yansıyan nurdan alınan feyiz ile gün yüzüne çıkan naatlar ve Habibullah’la ilgili yazılan manzum eserlerdir. Bunların toplumun her kesminde en çok karşılığını bulan eserler olması bunun en güzel ispatıdır. Bu anlamda İslam edebiyatının, bilhassa Türk-İslam edebiyatının en çok okunan ve nesilden nesle aktarılan eserlerinin bu tür yapıtlar olması şaşırtıcı değildir. Zira, asırlardır, hatıralarda derin izler bırakmış, her biri edebiyat ve tasavvuf tarihinde birer kilometre taşı olmuş Fuzuli’den Nabi’ye, Necip Fazıl’dan Sezai Karakoç’a, İsmet Özel’den Turgut Uyar’a kadar bir çok şaire ait naat ve şiir camilerde, dergahlarda, dost meclislerinde büyük bir zevk, huşu ve coşku ile dillendirilmektedir. Bunun içindir ki bir çok şairin hemen her şiiri unutulsa bile, O’nun (s.a.v.) için yazdıkları şiirler unutulmamış ve asırlardır bu şairler O’nu andıkları şiirler ile anılmaktadır.
Sadık Yalsızuçanlar kısa bir süre önce Silûet Yayınlarından çıkan “Sevgiliye Şiirler” isimli kitabında yukarıda bir kısmının ismini zikrettiğimiz şairlere ait naat ve şiirleri bir araya getirdi.
530 sayfadan oluşan kitapta, Yalsızuçanlar söze özelde naatın, genelde de şiirin ve şairlerin İslam’daki ve edebiyatımızdaki yerini anarak başlıyor. Bu minvalde Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın Şuara Süresi tefsirine, Ömer Tellioğlu’nun Şuara Suresine dair notlarına, şiire ilişkin hadislere ve M. Es’ad Coşan’ın “Türk Edebiyatında Naatlar” isimli çalışmasına yer veriyor.
       Din, şiir ve şairler 
Şuara Suresi, adını 224. ayetinde yer alan “Şuara” (şairler) ibaresinden almaktadır. Surede, muhtevasında hikmet, ahenk ve güzellik bulunmayan şiirlerin, şairlerin ve onları taklit ve takip edenlerin kötü durumları dile getirilmiş; fakat, iman edip, salih amel işleyenler, Allah’ı çok zikredenler, şiirlerinin çoğunda Allah’ı birleme, O’na hamd ve  şükretme, yarattığı şeylerden O’nun kudretini hatırlama ve O’na kulluk yapmayla ilgili olanlar ile haksızlığa uğratıldıktan sonra haklarını almak için şiir yazanlar müstesna tutulmuştur.
Şiirde hikmet olduğunu belirten Habibullah, sahabe şairler İbn Revaha’yı ve Hassan B. Sabit’i övücü sözler söyleyerek onları şiire teşvik etmiştir. Bu teşvikten feyz alan binlerce şair Revaha ve Hassan’ın yolunu takip ederek tarihte eşine rastlanmayan şiirler yazmışlardır. Bu minvalde, Yalsızuçanlar kitabına bu izleği takip eden şairlerin bir kısmının bazısına aşina olduğumuz, bazısıyla ilk defa karşılaştığımız şiirlerini almış.
Bu şairlerden İmam Buseyri Habibullah sevgisini anlattığı Kasidetü’l Bürde isimli şiirinde O’nu kainatın en güzel gülü olarak tavsif ederek, bizleri o gül karşısında secdeye davet eder: Hazret-i Muhammed Hakk’ın sesidir / Her iki dünyanın efendisidir / Arap-acem onun bir bendesidir / Zaman o gül gibi gül görmüş değil / Sen de o güzelin önünde eğil.
Rivayete göre ilk büyük Türk mutasavvıflarından olan Ahmed Yesevi 63 yaşına gelince kendisine yer altında bir hücre kazdırmış ve kalan ömrünü burada tamamlamıştır. Bu durumun gerekçesini "Divan-ı Hikmet" isimli eserinde Habibullah’ın 63 yaşında vefat ettiğini hatırlatarak kendisinin bu hatıranın hatırı için yer üstünde O’ndan daha fazla gezmekten haya etmesi olarak açıklar. Ölmeden önce ölmenin sırrına ermiş olmanın şuuru ile yazdığı “Hikayet-i  Miraç” şiirinde miraçta Allah’ın sırrını Habibullah’a nasıl faş ettiğini anlatarak, müminleri bu sırra kulak vermeye davet eder. “Hak tarafından nida geldi: “Erini” beni / Ey Habib’im, bana yakın gel sen beri / Mahrem kılayım has sırrıma şimdi seni / Gerçek ümmetseniz, işitip selam verin dostlar”
800 yıldır dilden dile dolaşan ve her daim tazeliğini ve güzelliğini muhafaza eden şiirlerin, nefeslerin, ilahilerin şairi Yunus EMRE “yaratılanı severim Yaratan’dan ötürü” diyerek, dağlar ile, taşlar ile, seherlerde kuşlar ile, sular dibinde mâhiyle, sahralarda âhû ile, bütün bunların yaratılmasının sebebi Ol Muhammed Mahbûb ile Mevla’yı çağırır.  Sonra cümleye din ve iman olan Muhammed Mahbûb için söylediği şiirler ile insanları Mevla’ya çağırır. İnsan Yunus’un bu şiirlerinde  Muhammed Mustafa’nın izini bulur. İzinin tozuna yüzünü sürer. Peygamberin yüzünü görür. Hub cemâlini bir kez olsa düşte seyretmek ister. İnsan ancak onun şiirlerini okurken bu kadar içten “ya Muhammed cânım arzular seni” diyebilir.
Mevlana “Sen” isimli şiirinde Allah’ın Sevgilisi Muhammed Mustafa’yı, Yüce Rabbimizin Rasulü, Huda’nın eşsiz, tertemiz, seçkin ve nazlı kulu, evrenin efendisi, peygamberlerin gözünün nuru, bizim ışığımız, mi’raç gecesinde Cebrail’in arkadaşı, dokuz katlı yeşil gökyüzünde yürüyen, başsız ayaksız acizlerin yol göstericisi, risalet bahçesinin servisi, marifetin baharı, şeriat bahçesinin nazlı gülü,
yücelerin bülbülü şeklinde tarif ettikten sonra “Sağ olduğum müddetçe ben, kölesiyim Kur’an’ın / Yolunun tozuyum ben O’nun, Muhammed Muhtar’ın / Kim naklederse bundan başkasını sözlerimin / Bıkkınım ben ondan da, ki o sözlerden de bıkkın.” diyerek  bütün sözlerinin Muhammed Mustafa’yı anlatmaktan ibaret olduğunu hatırlatır.
Ruhi “Habib-i Kibriya” isimli şiirinde Habibullah’ın Vedud’un bir aynası, Muhammed ve muhabbetin birbirlerinin mütemmim cüzleri, muhabbet ve Muhammed’in birbirine tutulan, birbiri içinde çoğalan aynalar olduğunu anlatır. “Bu alem bir aynadır, her şey hak ile kaim / Muhammed aynasından Allah görünür daim //  Muhabbetten oldu Muhammed hasıl / Muhammed olmasa, muhabbetten ne hasıl?
Celal sahibi kişilerin kalbinde Cemal’in ayinesi aşkın bulunabileceğine pek ihtimal vermeyiz. Onların içinde öfkenin çoğu kere hazza galip geldiğini sanırız. Çoğumuzun zihninde İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif böyle bir celal hali ile canlanır. Oysa Akif edebiyatımızda Muhammed Mustafa için en çok şiir kaleme alan şairlerimizden biridir. “Necid Çöllerinden Medine’ye” şiiri çoğumuzun kalbinde hala altından bir levha olarak durur. Keza “Pek  Hazin Bir Mevlid Gecesi” şiiri de öyle: Yıllar geçiyor ki ya Muhammed / Aylar bize hep muharrem oldu! /Akşam ne güneşli bir geceydi… / Eyvah, o da leyl-i matem oldu! / Alem bugün üç yüz elli milyon / Mazluma yaman bir alem oldu ! / Çiğnendi harim-i paki ser’in; / Namusa yabancı mahrem oldu ! / Beyninde öten çanın sesinden / Binlerce minare ebkem oldu / Allah için, ey Nebiyy-i Ma’sum / İslam’ı bırakma böyle bikes / İslam’ı bırakma böyle mazlum.
Modern Çağ ve Naat Geleneği
Yakın dönem Türk şiirinin gelenekle ilişkisi hayli zayıflamış  olsa da, İslam şairleri arasında naat geleneği devam etmektedir. Bunlardan birisi olan Cahit Zarifoğlu şiirinde onsekiz bin alemin sultanına “Efendim’ diye hitap eder: “Gözlerini süzüyorsun / Bir balık gibi akıyorsun kaldırımlarda / Bir daha yüreğini kaparsan bana / “Bu yaprağı paramparça yaparım” / Çiçekleri sarı yapraklar ve bir ocak ayı  / Ağız ağıza sin ve cim harfleri / Ateş kararıyor, bu içimin alevleri / Acı çekiyorum elimden alınmışsın gibi”.
Kısa bir süre önce kaybettiğimiz medeniyet şairi Erdem Bayazit insanlığın en büyük yolculuğu Hicret’i “Savaş Risalesinde” şöyle anlatır: Güneşin / mızrakların ucuna takılıp / kaldığı / bir vakitte / Diriliş erlerinin yüreklerinden / yayılan / Bir depremle sarsılıyordu arz. / Gerilmişti altımızda atlarımız / Fırlayıp kopacakmış gibi / baldırlarından / kasları / Ve tarıyordu bir projektör gibi / bakışları / üç kıtayı / Yeni bir vakte eriyordu yürekler / Yayılıyordu o muştu / O coşku / O haber. / Bir gelen var / emin haberciden / emin olana / Ondan da sıddık olana ve sadık olanlara / sohbete erip / halkada duranlara / yürekten yüreğe yol bulanlara.
Günümüz şiirinin güçlü seslerinden İsmet Özel de naat yazan şairlerimizden birisidir. Özel, insanın insan olma vasfını ve heyecanını yitirdiği, günden güne yavanlaştığı ve yozlaştığı, tenseverliğe kendini doğradığı, hakikat karşısında körleştiği ve sağırlaştığı bir dünyada bizleri uyarır: “Dinleyin ey vakti duymak doruğuna varanlar!” “artık kimse bize haber vermeyecek /  hemen şu tepenin ardında / saldırmaya hazır ve müsellah / bir düşman taburu durduğunu / çünkü gerçekten yok / böyle bir ordu / bir düşmanımız kaldı / kendi / dudaklarımız / arasında.
 “Divan” şairi Turgut Uyar şiire bir “münacat” ile başlar, “naat” ile devam eder: ipekler tel tel bir araya geldiler dokunmak üzere / lale nerdeyse menekşeye, gül suya dokunmak üzere // kılıç kesti, kan koktu bir atlı dörtnala uzaktan / günbatımının büyük eşitsizliğinden yakınmak üzere // bütün dertler söylendi çareler bir bir yazıldı / son büyük toplantıda bir bir okunmak üzere // kimseye başvurulmadı herkes bir başına kaldı, evet / sonradan hep birlikte kurtulunmak üzere // oysa bir çiçek vardı bahçelerde kendini dererdi / sevinçle. Kendini tek haklıya bir gün sunmak üzere.
“Yıkıldı Bak Güneşin İskelesi” deyip kısa bir süre önce ahiret aleminin Güneş’ine (s.a.v) göç eden Cahit Yeşilyurt “Gül’ce” isimli şiirinde, kainatta iki cihanın güneşi Habibulah’ın aydınlattığı varlıkların lisan-ı halleri ile her daim O’nu andıklarını, bulutların dudaklarından salavatların döküldüğünü, çiçeklerin O’nunla açtığını belirterek, O’na olan hasretini dile getirir: Bir kuş olup mescidinin penceresine konsaydım / Kur’ân okuyan Kur’ân’ın sesini duysaydım! / Bir gülüşünü kapıp çığlık çığlığa / Medine’nin dağlarına düşseydim!
“Buhurumeryem” şairi Lale Müldür herkesin hummalı, zamanın ise garip olduğu bir çağda krize tutulan kalbi için Muhammed Mustafa’dan şifa-i şerif niyetine Kaab’ın hırkası gibi bir hırka ister. Bu arzudan modern zamanlara mahsus bir kaside-i bürde zuhur eder: Ameliyat masası üzerinde / Garb sürgünü, Şark sürügünü / Türkiye’nin kızıl kalbi açık / Çünkü kalp ince saydam / Bir cisimdir bunu anlayamadılar // Bak her şey kırılıyor sen / mai bakışın için, Logos / son lötüs ağacının ötesinde / iç çekerken melek // Sat bir kal kırılıyor / Senin sözün için / Gece kuğuyla yolculuk eden O’na / O’nunla vakit geçiren O’na / Bir kedi kırılıyor ağzında / Senin yakut mührün / arketipik Ahmet / “Mim’siz Ahmed’sin sen” // Swahili dilinde kırılıyorum / Arkalarını döner dönmez / Satıyorlar beni / Lahor’da kırık bir sitar gibi // Hastayım, hırkanı at üzerime / Ya Muhammed. 
Sadık Yalsızuçanlar’ın bu kitabı alanında büyük bir boşluğu dolduruyor. Edebi kimliği taraflı-tarafsız herkes tarafından kabul edilen bir yazar tarafından hazırlaması kitabın önemini biraz daha artırıyor. Bununla beraber seçkide bir okuyucu olarak benim zihnimi meşgul eden bir-iki husus da yok değil. Bana kalırsa  böyle bir seçkide geleneği ve modern şiiri çok iyi özümsemiş bir şair olan Sezai Karakoç’un “Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine” isimli klasikleşmiş şiiri olmalıydı. Öte yandan Hilmi Yavuz’un “Kaab ve Hırka” şiiri ile Goethe’nin “Dağ Pınarı” şiiri de seçkiye alınabilirdi. Keza yakın dönem şairlerin konu ile ilgili şiirlerine seçki de daha fazla yer verilebilirdi.. 
Buradan bakılınca, bu gün edebiyat dünyasında belli bir şiir kalitesini aşmış, özellikle yakın dönem şairlerin şiirlerinin de içinde bulunduğu “ciddi”  bir seçkiye ihtiyaç var. Yalsızuçanlar’ın hazırladığı bu seçki bu ihtiyacı büyük oranda karşılıyor. Bediüzzaman’ın da belirttiği gibi “ilk yapıp, en mükemmel yapmak” sadece Muhammed Mustafa’ya hastır. Galiba bu kitaptaki eksiklik gibi görülen hususları bu kabilden değerlendirmek gerekiyor.
Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 3090

Yorumlar (2)
RSS yorumları
1. Yazan Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 03-01-2009 12:45 - Misafir
 
 
S.A. naatlar çok güzel seçilmiş teşekkürler. teşke Nurullah Genç'ten de YAĞMUR adlı naatı alsaydı saygılarımla ALLAH RAZI OLSUN
 
2. Yazan Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 20-11-2008 20:41 - Misafir
 
 
S.A. ÖNCELİKLE ESERLERİNİZİ ÇOK BEĞENDİĞİMİ SÖYLEMEK İSTİYORUM. ÇÜNKÜ KİTAPLARINIZ ÇOK GÜZEL HAZIRLANMIŞ. KÜÇÜKKENDE SİZİN KİTAPLARI ÇOK BEĞENİRDİM.ÇOCUK PSİKOLOJİSİNDEN ANLADIĞINIZ BELLİ ZATEN.ÇOK GÜZEL ÇOK BAŞARILI.. ALLAH YARDIMCINIZ OLSUN.. KALBİNİZİN SAHİBİNE EMANET OLUN..HOŞÇAKALIN..
 

Yorum yaz
  • Lütfen yorumunuzun yazının konusu ile alakalı olmasına dikkat edin.
  • Kişisel hakaret içeren yorumlar silinecektir.
  • Reklam amaçlı yorumlar silinecektir.
  • 'Gönder' düğmesine basmadan önce yeni bir güvenlik kodu üretmek için tarayıcınızın *Yenile* düğmesine basın.
  • Yukarıdaki durum yanlış güvenlik kodu girildiği durumlarda geçerlidir.
İsim:
E-posta:
Web sayfası:
Başlık:
BBCode:Web AddressEmail AddressBold TextItalic TextUnderlined TextQuoteCodeOpen ListList ItemClose List
Yorum:



Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.

 
< Önceki   Sonraki >
"Ayrılığa ulaşsaydık, ona kendi acısını tattırırdık." İbn Arabi  

YENİ ALBÜM