Sadık yalsızuçanlar ile tanışmamın üzerinden 18 sene geçti. O yıl doğan çocukların rüştünü ispatlamış olmaları beni bu satırları yazmaya itti biraz da. Kırktan fazla kitaba imza atan Yalsızuçanlar'ı ilk kitabının adıyla hatırlamak umarım diğer kitaplarına haksızlık yapmak anlamına gelmez. 1992 veya 1993 Ankara'da üniversite öğrencisi iken tanıştım Sadık Yalsızuçanlar ile. İlk kitabı "Şehirleri Süsleyen Yolcu" yayınlamış, ikinci kitabı "Gerçeği İnciten Papağan" ise yayınlanmak üzere idi. O yıllarda Yalsızuçanlar, "Şehirleri Süsleyen Yolcu" ile Türkiye Yazarlar Birliği'nden yılın hikaye kitabı ödülünü almış, dili ve üslubu ile yadırganmaktaydı. O ise bütün bu tartışmaları dikkate almadan kendi yolunda ilerliyordu.
Sadık Abi ile ilgili hatırladığım ilk şey, onun dost elinin bana ilk önce uzanmış olması. Türkiye Yazarlar Birliği'nde ağabeylerinden bir şeyler duymak için sessizce dinleyen adam rolünün hakkını vermeye çalışırken, fark edilmemek için de çırpınan biri olduğumdan bu bana çok şaşırtıcı gelmişti. İlk adımı atmamdaki çekingenliğim ise o elle bertaraf oldu. Rol kesmeden, rol çalmadan nümayişsiz ama velûd bir yazar olarak ve en önemlisi yazarlık kasıntısı taşımayan, sıcak bir dost olarak tanıdım onu. "Dün gece seksen sayfa yazdım" derken bile, sıradan bir iş yapma tonundaydı o. Modern edebiyatın yazara biçtiği üstün insan rolünün kibrinin gölgesi bile düşmemişti üstüne. Çünkü o bu rolü benimsemiyordu.
Dedeler ve Babalar
1 Aralık 1962'de Malatya'da yedi çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu olarak doğmuştu. Şeyh Said'in oğlu Şeyh Ali Rıza Efendi'ye intisaplı bir dervişin torunu olan Sadık Yalsızuçanlar'ın babası başka bir dünyanın çocuğu idi. Nitekim Yalsızuçanlar, kendisiyle yapılan röportajda o kuşak farkını şu gözlemle anlatmıştı: "Dedem. 50 yaşıma kadar dağlarda çobanlık yapmıştı. Kendisi gibi ümmi bir kızla evlendi ve 107 yaşında öldü. Babam, Malatya'da sinema işletmeciliği yapan CHP delegesi, Eşref Kolçak-Ayhan Işık'a benzeyen bir adamdı. Dayım Dev-Yol'cu, ağbim Dev-Genç'liydi. Çocukluğumdan hatırladığım şeylerden birisi, anason kokusu. Tabi bazı acılar yaşandı. O süreçte, karşıma bir Nur talebesi çıktı. Risale-i Nur eserleriyle tanıştım. Dünyam değişmeye başladı. Gözümü merhametli bir dünyaya açtım. Aileme de sirayet etti ve onları da onarmaya başladı."
Babası Malatya'da sinema işletmeciği yapıyordu. Sinemada altı yedi yaşlarımdayken çekirdek, gazoz satmaya başlayan Sadık Yalsızuçanlar'a bir çeşit okul oldu desek abartmış olmayız. "Ben, bir süre ağbimin mabedine takıldım, lise ikideyken halis bir Nur talebesine yakalandım. Böylesi bir yerden geldim. Çocukluk acılarımın beni daima beslediğini gördüm. Zaten bu yüzden anlata anlata bitiremiyorum. Heğimizin tek tek öyküsünün biricikliğine inandım. Bu öykülerin toplamı "bu topraklar"ın hikayesini oluşturuyor."
Melekbaba ilkokulu'nda, Kubilay ortaokulunda okuyan, ortaokul son sınıfı Dörtyol Hatay'da tamamlayan Yalsızuçanlar, Dörtyol Deneme Lisesi'nden sonra Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne girdi.
Edebiyatla Tanışma
Üniversite yılları aynı zamanda edebiyatla da tanışma dönemidir. İlk hikayesini o günlerde kaleme alır. "Ben yetmiş dokuz yılında, henüz Eylül kabusu çökmeden geldim Ankara'ya. Üniversitede okumak için ve ilk öykümü bu yılın şiddetli bir kış gününün akşamı yazdım. Canımı yakan bir şeyi anlattım. Adı, Ana idi." Üniversite yıllarından önce ilk okuduğu romanların, Brezilyalı bir kadın olan Carolina Maria de Jesus'un onlarca dile çevrilen bir dönemin best seller eseri Çöplük ve Kemalettin Tuğcu kitapları olması ilginçtir. Çöplük otobitografik kitap olarak bir kadının çöp yığınları arasında yaşadığı onur mücadelesini anlatır. Tuğcu ise melodramik kitaplarıyla bir döneme damgasını vurmuştur. Üniversite yıllarında ise Yalsızuçanlar, tür ayrımı yapmaksızın yoğun bir okuma sürecine girdi. O süreci yine Sadık Yalsızuçanlar'ın sözlerinden okumakta fayda var: "Yalnız bir çocukluk dönemi geçirdim. Marazi denilebilecek düzeyde hassas, melankolik, yalnızdım. Muhayyilemde yüzlerce hikaye birikmiştirmişim. Edebiyat fakültesinde düzenli biçimde okumaya başladım; roman, öykü, tiyatro, eleştiri, şiir, mektup, ne bulduysam okudum. Yüzlerce, binlerce kitap peşpeşe, obur bir şekilde okudum. Ve bir yandan da öyküler yazıyordum."
Kendi Derdim Söylemem
1983 yılında mezun oldu. Daha sonra yüksek lisansa başlasa da bir yıl sonra bıraktı. Bir dönem İstanbul'da bir yayınevinde çalıştıktan sonra 1985 yılında Sivas Ulaş Lisesi'ne edebiyat öğretmeni olarak atandı. İki buçuk yıl burada, bir yıla yakın da Sivas Sabancı Lisesi'nde Türkçe ve Edebiyat öğretmenliği yaptı ve 1987 yılında TRT Kurumu'nun açtığı prodüktörlük sınavını kazanarak TRT İzmir Televizyonu'na yardımcı prodüktör olarak tayin edildi. Şimdilerde emekli olduğu TRT'deki mesaisi böyle başladı. Kürt sorunu, alevili, müzik, sinema gibi geniş bir yelpaze yazılar keleme alarak, birçok deneme kitabına imza atan Sadık Yalsızuçanlar'ın kırkı aşan kitabından mütevazı bir kütüphane kurmak mümkün.
Belki onun bütün yazarlık macerasını şu cümleleriyle özetlemek daha doğru olur: "Sonuçta insan kendini yazıyor. "Madam Bovary Kimdir?" diye sorulunca, yazar, "Biliyorsunuz, benim" demiş. Kimi yazarsak yazalım, sonuçta kendimizi yazıyoruz. Yazar, ötekini yazarken de bir tür ruh göçü yaşayıp, anlattığının ruhuna geçici olarak konuk oluyor. Ama yine kendi açısından, durduğu yerden, kendi kelimeleriyle anlatıyor. O da yani bir tür kendi kendi öyküsü, "Kendi derdim söylemem / gayrı hikayet etmezem" demiş bir bilge."
Nasıl Yazıyor?
"Kurguyla, akılcı edebiyatla alakam yok. Bu edebiyatı sevmiyorum ayrıca, okuyamıyorum böyle metinleri. Fazla mimari, hendesi metinlere bir türlü giremiyorum. Ölçüp biçip, uzun uzun düşünerek, kurarak, kurgulayarak asla yazmam. Bir çırpıda yazarım. Kırk sayfayı aşkın bir metin olan Hiç'i örneğin bir gecede yazdım. Oturur ve yazarım, bu kadar. Sonrasında da çalışmam üzerinde. Tekrar metne dönmem. Yazının böylesi bir esinle doğduğuna inanamıyorum. "Yazı kendisini yazar" diyor, Sezai Karakoç. Buna inanıyorum. "Bir yazı bir yazar yazamamışsa, o yazı, kendisini başka bir yazara mutlaka yazdıracaktır" diyor. Ne kadar doğru değil mi? Bir rüzgar esmiyorsa yazamam zaten, beni dünyadan koparmayan, rutin dışına çıkarmayan bir yazının başkaları için de değerli, işlevsel olduğuna inanmıyorum.
12 Mart 2010, GERÇEK HAYAT http://timas.com.tr/Icerik/Kitaplar/Edebiyat/Hikaye/Sehirleri-Susleyen-Yolcu.aspx http://www.hemenkitap.com/magaza/prddet.php?pid=133050 http://www.kidap.com.tr/sehirleri-susleyen-yolcu-sadik-yalsizucanlar-k135849.kitap Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 1228
|