 Sadık Yalsızuçanlar için kuşağından bir şair olan Haydar Ergülen diyor ki: “Varlığından haberi olan, harflerin ‘ne’liğini bilerek cümlenin, dizenin menziline varmak isteyen,, ‘Hiç’in içindeki zenginlikle şiirde yol sürmenin sevincini uyan herkese, bilhassa şairlere Sadık Yalsızuçalar’ın hikayelerini, anlatılarını okumayı öneriyorum (Radikal Kitap, 30.07.2004)”. Daha farklı bir şeyi Enis Batur 20 yıl boyunca neden Yalsızuçanlar’dan haberdar olmadığından yakınarak söylüyordu. Yazı hayatına 1980’ler ile başlayan ve kendisine ait özerk bir dili yıllar boyu karınca sabrı ve titizliği ile edebiyatımıza taşıyan Sadık Yalsızuçanlar’ın bu istikrarlı yürüyüşü, ilk kitabı Şehirleri Süsleyen Yolcu’dan, yeni çıkan Dem’e kadar, edebiyat dünyamızda itibarlı bir yer edinmesinin izleğini oluşturmuştur. Tabi Yalsızuçanlar’ın dili ve kurgusu alışık olunan öykü ve romanın dışına taşarak ‘anlatı’ sınırlarının içine giren, Doğu bilgeliği ve irfan geleneğine yaslanmış meselleri andırarak gelenek- modernlik arasındaki kopmayı onarmayı dileyen bir bağ gibi metne yaklaşıp, bu bağın post-modern zamanlara ait karşılığını üreten bir tarzın da alanını doldurdu.
Yeni Bir Yalsızuçanlar Anlatısından Bahsedebiliriz İlk öykülerindeki şiirsel, kapalı, imgesel derinlik ve serbest çağrışıma yaslanan söylemi özellikle son çalışmalarında daha duru, daha sade bir evreye de kapı araladı bir bakıma. Özellikle yeni çıkan kitabı Dem’de böylesi bir söylemi fark etmek mümkün. Bunu genel olarak günümüz edebiyatında da karşılığını gözlüyoruz. Artık 80 ve 90’lardaki imge yüklü Türk şiiri daha sade ve daha saf bir söyleme evriliyor. Aynı şey öykü ve romanda da mevcut. Dolayısı ile Yalsızuçanlar için, genel Türk edebiyatının teknik ve içerik dönüşümünü çok iyi takip etmiş, bu evrim sonucunda pozisyonunu çok iyi konumlamış da diyebiliriz. Kuşkusuz bütün bu tartışmalarının toplumumuzdaki sosyolojik dönüşüm ile de bir karşılığı söz konusu. Ama tasavvuf büyüklerinin hayatlarına yöneldiği ve bu hayatları romanlaştırdığı son çalışmaları ile beraber yeni bir Sadık Yalsızuçanlar ‘anlatı’sından bahsedebiliriz. İçinde yer yer kendisinin de belirdiği ama, önceki çalışmalarındaki ‘ben’den farklı olarak daha durağan, daha bilgelik ve hikmet merkezli auradan beslenerek yeniden eserlerinin içinde varolan bir yazar olarak çıkıyor karşımıza artık. Özellikle Dem bütün bu söylemek istediklerimizi netleştiren bir eser.
Madde Madde Yazmaya Devam Ediyor Önceki bütün eserlerinde ana omurgayı oluşturan çocukluk ve kendi otobiyografik tarihine bol bol göndermeler yapan ve oradan hareket ederek kurgusunu geniş alana yayan tarzın aynısını Dem’de de görüyoruz. Aslında gerek Osmanlı’nın son dönemi ve gerekse Cumhuriyet Türkiye’sinin önemli dini ve moral önderlerinin başında gelen Bediüzzaman Said-i Nursi’nin hayatını anlatıyor diye yaklaşılan bir kitap, iki farklı öyküye ayrılan metin ile okuyucuyu şaşırttığı gibi, parçalı anlatım, zaman kavramının kronolojik olarak kimi zaman birbirini takip etmeyip, geçişkenlikler üretmesi açısından da ilgi çekici özelliklere sahip. Yalsızuçanlar’ın çok tercih ettiği bir metin kurma biçimi bakımından madde madde yazması, burada da çıkıyor karşımıza ve birbiri ile bağımsız olarak maddeleştirilmiş metinler kitap bittiği zaman ancak bütünlenebiliyor. Şunu da söylemek mümkün ki, kitabın içerisinden bir maddeyi çekip aldığımızda da karşımıza ayrı ayrı kısa öyküler çıkmakta. Zaten ilk kitaplarından itibaren Yalsızuçanlar bu tür kısa, kendi içinde tamamlanan, şiirsel kurgusu güçlü ve alt alta yazılan uzunlu, kısalı cümleler ile bu şiirsel edanın form olarak da verilmeye çalışıldığı bir anlayışı sürekli takip etmişti. Dem de, bu bağlamı sürdüren bir eser olarak ele alınabilir. Ancak daha evvel de bahsettiğimiz gibi alegorik anlatım, yerini daha saf bir söyleme terk etmiş görünüyor.
Dem’de Toplumsal Tarih Var Dem, sadece bir roman olmanın ötesinde 70’lerde Malatya’da büyüyen bir çocuğun, delikanlının taşraya, taşranın ürettiği lokal hayata, ilişkilere, siyasete, gelenek ve ritüellere kadar toplumsal tarih açımızdan da karşılığı olabilecek sahneleri getirip koyuyor önümüze. Birbirinden bağımsız maddeler şeklinde anlatılan sahneler güçlü sinematografik anlatımla, ansın patlayan ve yavaşça kaybolan flashbackler gibi sürekli gelip gidiyor kitap boyunca. Kendi kişisel hatıra, acı ve heyecanları ile geliştirdiği bağ, metin içinde akan bir diğer öykü olan Bediüzzaman’ın hayatına anlamlı geçişler yaparak hem sahne, hem de duygusal irtibatlar kuruyor. Meselaçocukluğunun Malatya’sında gece damda yatarken yıldızları seyretmesi ile yine Bediüzzaman’ın yıldızları seyre daldığı anlar arasında kurulmaya çalışılan irtibat buna örnek gösterilebilir. Ya da çocukluğunda akrabalarına giderken bindikleri treni yine Said-i Nursi’nin kullandığı bilgisinin romana taşınması gibi…Kitap, maddelenmiş bazı metinlerde Said-i Nursi’nin çarpıcı hayatından kareler taşısa da temelde 70’lerin Türkiye’sinde sinema işleten, CHP’li bir baba, Dev-Gençli bir ağabey, Dev-Yolcu bir dayıdan ve bütün bu parçalanmış hayatlar ortasında varolmaya çalışan bir annenin hatıraları arasında yolculuk edip, Nur talebesi olmaya doğru koşan bir delikanlının, Cemil’in öyküsünü sunuyor bize daha çok.
Kutsanmış Bir Kahraman Yok Kimi zaman ilişkilerin sertleştiği, koptuğu, savrulduğu bir aile ortamı ve gelgitler ile dolu özel dünyası karşısında kahramanımız, bir kaçış olarak sürekli seslendiği, sığındı, halleştiği Üstad’ı ile diyalojik bir ilişki kurarak anlam dünyasının saflığını korumaya çalışmakta ve yeri geldikçe de kendisi ile hesaplaşmaya çalışmakta. Tabi karşımızda başkaca birçok romanda tanık olduğumuz kutsanmış ve idealize edilmiş bir kahraman yok. Ki bu kahraman Cumhuriyet tarihimiz boyunca en çok tartışılan hareketlerden birisi olan Nurculuk gibi bir ekolün içinde yer aldığını düşündüğümüzde, karşımıza aşlık ve beklendik kahramandan daha naif, içli bir fotoğraf çıkmakta. Bu da açıkçası romanın sahicilik yönünü çoğaltan bir şey. Sadık Yalsızuçanlar gerek önceki gerekse bu romandaki kahraman tiplemesi ile aslında kendisini eleştiriye de açık bir yerde tutuyor. Kuşkusuz bununu bilinçli yapıldığını da düşünebiliriz. Yalsızuçanlar’ın bu sahici roman kahramanları ile bir anlamda içinden çıkıp geldiği yapıya da göndermelerde bulunarak, eleştirel bir bilinç sürecini harekete geçirdiğini de not düşmek gerekli.
Yakın Dönem Mağdurlarına Tutulan Mercek Dem, zihni parçalanmalarla dolu bir aile çevresinden gelen bir gencin Bediüzzaman ile metinleri ve hüzün dolu hayatı üzerinden kurduğu ilişki yanında, yakın dönem toplumsal ve siyasal tarihimizin tartışılan dilimlerine yönelmesi bakımından da ayrıca ele alınabilir. Özellikle bir muhalif kişilik olarak karşımıza çıkan Said-i Nursi’nin Osmanlı’nın son dönemlerinde talebeleri ile Ruslara karşı verdiği cephe mücadelesi, ardından yeni bir ülke kurulurken duyduğu heyecan ve sağladığı destek, daha sonra anlam dünyasından farklı bir yerde yapılanan statüko karşısında geri çekilip, sürgünler ve hapishanelerle son bulan çileli ömrün çarpıcı sahneleri romana taşınırken, bir açıdan tarihsel belleğimizi sorgulamaya çağırıp, yakın dönemin mağdur edilen muhaliflerinin hayatlarını yeniden incelemeye de kapı aralamakta.
Yeni Dünya, Nisan 2010, Sayı 198 Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 729
|