JA slide show
Anasayfa arrow Bilişmeler arrow Ne dediler? arrow Sadık Yalsızuçanlar ve "Anka"
Sadık Yalsızuçanlar ve "Anka"
Yazan Mustafa Şerif Onaran   
08.01.2009 22:28
 Kaf dağında yaşadığı söylenen, söylencelerde adı geçen Anka nasıl bir kuştur? Bir kuş mudur, bir düş mü, gerçeğe dönüş mü?

O nasıl bir kuşsa filleri yutabiliyor. Suçsuz çocukları kaçıracak kadar acımasız olabiliyor. Tanrı’nın öfkesi olmasa korkulu bir düş gibi çökecek üstümüze.

Oysa Anka bir güç simgesidir. Nedir ki; güç, yok etmeye değil, var etmeye yaramalıdır. Demek ki Anka simgesinde yok etmekten var etmeye uzanan bir dönüşüm söz konusu.

Nitekim Anka, tasavvuf ehlinin anlayışında, kötücül bir söylence kuşu olmaktan çıkmış, iyiliğe yönelik bir güce dönüşmüştür.

“Anka-yı Lamekan”, yere göğe sığmayan o “sonsuz güç”, yani Tanrı’dır.

Tasavvuf yorumuna göre gücü kullanmanın değişik yolları vardır. “Celal sahibi” insan bir işin üstesinden öfkeyle gelmeye çalışır. “Cemal sahibi” insan öfkeyi yatıştırmasını bilen bir güce ulaşır.

“Anka” sözü, değişmeceli anlam yükleri kazanarak, kötülüğün gücünü iyiliğin gücüne dönüştürür.

“Anka-yı Lamekan” nasıl “Kün!” demekle evreni oluşturmuşsa, yok etmesini de bilir.

“Kün” sözünde zaman içinde zaman, ortam içinde ortam vardır. Bir “an”,binlerce yılı içinde barındırabilir.

Evrim kuramından yola çıkanlar zaman kavramını yorumlamasını bilirse, gizemli bir anlayıştan bilimsel bir çözüme varabilirler. Yeter ki “kün” sözünü dar anlamıyla düşünmesinler.

Anka, Kaf dağında yer edinmiş bir canavar mı? Anka’nın gücü; sabrı deneyerek evcilleştiren, kendini sınamasını bilen bir bilge mi?

“Bir bölük Ankalarız kaf-ı kanaat eyleriz” diyen Fuzuli, yetinme duygusunun insanı güçlü kılabileceğini anımsatıyor. Belki de tasavvufun özü, yetinme felsefesine inanarak kendini iyileştirmeye çalışan insanın yaşamanın anlamına varması, böylece mutluluğa ermesidir.

Sözün değişmeceli anlam yükleri Anka’ya bilgelik gücü kazandırmıştır. Niyazi-i Mısri’de böyle bir Anka özelliği vardı.

 

 

Dost Çevresi

 

Çocuktum. Annemin iki adım arkasında. İzmir’de, Uzun Yol’da oturan Demircili Şeyh Muskafendi’ye giderdik. Gülümseyen yüzüne kısa ak sakalı yakışan, ince uzun bir yaşlı adamdı. Çocukluk anılarımın belirsizliği içinde, insanda güven uyandıran bir dururşu vardı.

Annem Niyazi-i Mısri’den ilahiler okurdu:

“Tende canım canda cananımdır Allah hu diyen/ Dilde sırrım sırda Süphanımdır Allah hu diyen/ yere göğe sığmayan bir mü’minin kalbindedir/ Katremin içinde ummanımdır Allah hu diyen.”

Divan şiirine de, halk şiirine de yakın duran bir ozan olduğunu öğrendiğim zaman, Niyazi-i Mısri’deki tasavvuf ehli kişiliği, kimi zaman onu “Celal insanı” yapan ruh yeteneğini bilmiyordum.

Sadık Yalsızuçanlar’ın romanı, tasavvufu güncel anlayış içinde yorumlarken, Niyazi-i Mısri’yi bize yeterince tanıtabiliyor mu? (Anka, Sadık Yalsızuçanlar, Timaş Yayınları, 2008)

Niyazi, aruz ölçüsüyle yazdığı şiirlerde Nesimi ile Fuzuli’nin, hece ölçüsüyle yazdıklarında Yunus Emre’nin etkisinde kalmış olan, şiir gücü yüksek değilse de, etkili bir çevre oluşturmasını bilen bir ozandı.

Etkili bir çevre oluşturmak kolay değildir. Nice inanışları yorumlayıp kendince bir yol bulmak, sonra o yola girenleri kendine bağlamak, kişilikli insanın işidir.

O yola girenler gerçekten Niyazi’ye bağlanan dervişler miydi? Önceleri bir dost ortamında bulunmanın dinginliği içindeyken, sonraları cezbeye kapılıp kendinden kurtulmasını bilen dervişler haline mi dönüşüyorlardı? Bu dönüşüm Osmanlı Devleti için sakıncalı bir güç mü oluşturuyordu?

Niyazi-i Mısri’ye yalnızca bir ozan gözüyle bakılsaydı oluşturduğu çevre, Zati’nin Beyazıt’taki “remilci dükkanı” gibi; Baki’nin peykeye kurulduğu, yeniyetme ozanların alçacık taburelere iliştiği bir söyleşi ortamı olurdu.

Daha önemlisi Melamet hırkasını sırtına geçiren Yahya Kemal Beyatlı gerçekten o dünyanın insanı mıydı? Yoksa bu tarikat üstü tasavvuf anlayışında, aralarında Abdülbaki Gölpınarlı ile Rıfkı Melül Meriç’in bile bulunduğu bir dost ortamını mı özlüyordu?

 

 

Bir Tasavvuf Ehli

 

Niyazi-i Mısri Malatyalıydı. Sadık Yalsızuçanlar 400 yıl kadar önce Malatya da doğan bir tasavvuf ehli hemşerisine gönül borcu duyduğu için mi Anka romanını yazmıştır? Yoksa tasavvufun güncel anlamına varırsak, kişiliğimizin daha iyi gelişeceğine inandığı için mi?

Yüzyıllar öncesinden günümüze doğru şu Anadolu toprağından nice bilge geldi geçti. Bir söz, bir yürüyüş, bir bakış belirsiz gibi görünen bir iz bırakmış sanılır. Sonra o söz, o yürüyüş, o bakış kişiliğimizin bir parçası olarak bize geçer.

İnsan ilişkilerindeki sonsuzluk; bilmediğimiz bir yerde, ayrımına varmadığımız bir zamanda içimizdeki öbür kişilerle örtüşmüş olabilir. O öbür kişi bizim de pek yabancımız değildir artık.

Güncel koşullarda Niyazi’yi yorumlamak için, onun ruh yeteneğine ermek isteyen Mehmet adlı bir araştırmacının tez çalışmasıyla tasavvufa bakılır. Asıl adı Mehmet olan Niyazi-i Mısri, onu anlamaya çalışan çağdaş dünyanın insanı Mehmet’le özdeşleşiyor. Artık olay Niyazi üzerine tez yazmaktan çıkmış, bir “tasavvuf ehli” ile bütünleşmenin büyüsüne dönüşmüştür.

Çevre oluşturmak, o çevreyi silahlı bir güce dönüştürmek sakıncalıdır. Bir bilge ozanın yaşama serüveni sürgünlerde geçecek demektir.

Sadık Yalsızuçanlar bu sürgüne böyle bakıyor:

“Bir ateşten söz ediyorsun, ikinci Limni sürgününde…Hicran ateşinden. Sultanın çevresini zehirli bir diken gibi saran, kararlarını etkileyen Vani’den, Karabaş’tan deccal diye bahsediyorsun. Deccal nedir? Onu sen öldüremezsin…O zaten kılıçla yok edilemez. Kader seni onların eliyle neden bu kadar yaraladı? Bela geçidi dediğin bu mudur? Rodos’a bir kez, Limni’ye iki kez sürüldün. Hakların elinden alındı, yerinden yurdundan oldun, zaten yersiz yurtsuzdun, Derrida’nın göçmeni gibiydin, dostlarından yoksun bırakıldın. Herkes hakkında kötü düşündü. Kaç kez idam sehpasından döndün?”

Niyazi-i Mısri’nin yazgısına böyle bakmak yetmez.

Sadık Yalsızuçanlar “zikir”le o iç dünyayı aydınlatmaya çalışıyor. Kendinin uzağına çekilip gerçek benliğini bulmak “Halvetilik”in özü sayılır. Ancak bu anlayışın bir öğreti olarak aktarılmaması, romanın dokusuna işlenmesi gerekir.

Mehmet, tez çalışmasında Niyazi’yi tanıdıkça, kendinin uzağına çekilir. Onun bu gönül yoğunluğu içindeki durumunu eşinin anlaması olanaksızdır.

“Selma bana bunu neden yapıyorsun?”

Bir ev kadınının günlük işlerden baş alıp de halden anlaması kolay değildir. O, bu uzaklığı bir başka ilişkiye yormak eğiliminde olabilir.

Yüzyıllar önceki bir “tasavvuf ehli”nin iç dünyasıyla yakınlık kurarken, günümüz insanıyla kurduğumuz köprüler yıkılabilir.

Sadık Yalsızuçanlar geçmişi kazanırken bugünü yitirmemek gerektiğini anımsatıyor.

 

Güncel Gerçekler Karşısında

 

Sırtına “hırka” geçirmenin, başına “külah” takmanın iç gerçeği kavranamazsa, “tasavvuf ehli” olmanın gizlerine varılamaz.

Günümüz insanı sabrı deniyor mu? Yetinmesini biliyor mu? Kendinden vermenin özverisi içinde mi?

Demek ki tasavvufta giyim kuşamın da bir dili var.

“Cemal sahibi” olmanın özellikleri nedir?

Susmasını bileceksin, iyi davranacaksın, bağlandığın kişiye gönülden bağlanacaksın. Kurtuluşu onun gösterdiği yola başvurmakta bulacaksın.

Yaşamanın akışındaki hızla içimizdeki inancın yavaşlığı arasındaki çelişki bu gerçeği kavramaya yetmiyor. Bu yüzden susmasını bilmiyoruz. Bağlanacağımız insana güvenmiyoruz. Kuşku çağı diye niteleyeceğimiz bu dünyada kendimizi kötülüklerden kurtaramıyoruz.

Niyazi-i Mısri insanlardaki dört hali dervişlerine şöyle anlatıyor:

“insanlar ötekine davranışlarında dört hal üzerindedir: Bir kısmı iyilik edene iyilik eder. Bir kısmı kötülük edene kötülük eder. Bir kısmı iyilik edene kötülük eder. Bir kısmı kötülük edene iyilik eder.”

Yüz yıldır kanla sulanan dünyamızda iyilik edene kötülük eder olduk. Milli Mücadele’den geçip ulus olma bilincine varan insanların ruk yeteneği şimdi nerde? Hani eski kültürlerin izi kişiliğimizin oluşmasına yarıyordu?

Sadık Yalsızuçanlar diyor ki:

“Yanıbaşımızda bir buçuk milyon insan öldü, çocukların parçalanmış bedenleri ellerinde, anneler babalar çığlıklarla sağa sola koşuşuyorlar, ihtiyar yerküremiz yüz yıldır kanla yıkanıyor. Bosnalı doksan bin kadına tecavüz edildi, Kosova kan gölüne döndü, her gün Filistinlilerin evleri başlarına yıkılıyor, bunun neresi cemal, neresi kemal?”


İçine Düştüğümüz Bunalım

Niyazi Divanı üzerine çalışmak, onun şiirlerinden kişiliğindeki karmaşık yapıyı çözmek, o ruhla kendi yaşama serüvenine yön vermek gerekecektir.

Artık Mehmet’in de evliliği sona ermiştir.

İnsanın eşine yabancılaşması, kendinden de uzaklaşması anlamına geliyor. Mehmet, güncesine yazdığı notlarla kendini denetlemeye çalışıyor.

Niyazi,i Mısri içine düştüğü bunalımdan onu kurtarabilecek midir?

“Ey Niyazi, himmet et, küçük bir kıvılcım gönder, bir kelime ver bana, bir harf…Onunla bütün kelimelerimi yenileyeyim.”

İnsan nasıl bilgisi kadar görürse, inancı kadar bağlanır. Bir bilgeyle bütünleşme, onun kırk yamalı hırkasını giymek anlamına gelir.

Oysa Niyazi-i Mısri diyor ki:

“Ben bir acep ile geldim/ Kimse halim bilmez benim/ ben söylerem ben dinlerem/ kimse dilim bilmez benim.”

Cem Sultan kendi sürgününde yaşamıştı. Niyazi sürgüne gönderildi. İkisinin sonu zehirlenerek öldürülmek oldu.

Cennetin kötülüklerle süslendiğini söylemeyi kimse göze alamaz. Bunu söylediği için mi Niyazi haksızlıklara uğradı. Bu yüzden mi öldürülmesi gerekti?

Niyazi’yi anlamaya başlamışsak, kendimizi aldatmamanın gizlerine varmışız demektir.

Sadık Yalsızuçanlar şu gerçeğe inanıyor:”Al-i Osman’ın yıkılışında, Niyazi’ye yaptığı zulmün çok payı vardır.”

“Tasavvuf ehli”ni anlatan bir belgesel roman yazmak, öğretici anlatıdan kurtularak tasavvufa güncel bir yorum getirmek kolay değildir.

“İrfan sofrası”na oturmadan o ruh yeteneğine eremezsiniz. Kuru bilgi insanı kurtarmaz.

 

Anıların İzinde
 

Kaf dağında yaşadığı söylenen Anka, o söylence kuşu, değişim dediğimiz değişmeyen olgunun da simgesidir. Öfkenin barışla yumuşaması, Anka’nın acımasızlığını halden anlayan bir olgunluğa dönüştürüyor.

Niyazi-i Mısri böyle bir Anka’ydı.

Annemin arkasında, onun Efendisine gitmemizin anısı çoktan silindi. Gene de o zamanlardan kalma bir iyilik izlenimi var.

Ama birkaç yıl önce, 95 yaşında ölen, gönül insanı Hacı Ahmet Kayhan dostumdu. Sıradan bir insan gibi görünen o yüce ruhun, beni dost sayması, onun alçakgönüllü yapısındaki gücünü gösterir.

Kendimizi yalanlarla avutmanın yararı yok.

Sevgi yoksunu insanların yalnızlığından kurtulmamız gerekir. O duyguyu yitirmişsek kendimizi bile sevemeyiz. Nerde kaldı bize kötülük edene gönlümüzü açmak!

 

Bir dağınıklık içinde yitip gidiyoruz. Sadık Yalsızuçanlar’ın romanı o dağınıklıktan bizi kurtarsaydı daha etkili olabilirdi.

  

(Varlık, Ocak 2009)

 


Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 599

Yorumlar (1)
RSS yorumları
1. Yazan Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 10-01-2009 17:54 - Misafir
 
 
hocam, site bu şekilde çok daha güzel olmuş, okunabilirlik açısından mesela... selam ve saygılar.
 

Yorum yaz
  • Lütfen yorumunuzun yazının konusu ile alakalı olmasına dikkat edin.
  • Kişisel hakaret içeren yorumlar silinecektir.
  • Reklam amaçlı yorumlar silinecektir.
  • 'Gönder' düğmesine basmadan önce yeni bir güvenlik kodu üretmek için tarayıcınızın *Yenile* düğmesine basın.
  • Yukarıdaki durum yanlış güvenlik kodu girildiği durumlarda geçerlidir.
İsim:
E-posta:
Web sayfası:
Başlık:
BBCode:Web AddressEmail AddressBold TextItalic TextUnderlined TextQuoteCodeOpen ListList ItemClose List
Yorum:



Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.

 
< Önceki   Sonraki >
"Ayrılığa ulaşsaydık, ona kendi acısını tattırırdık." İbn Arabi  

YENİ ALBÜM

album4

Haberdar ol

E-Bülten'e abone ol

Not: Teknik bir yenilenme sebebiyle bülten aboneliklerinin yeniden yapılması gerekmektedir. Lütfen bülten kayıtlarınızı yenileyiniz.  

ÇİZMECE

Konan, göçen

mod_vvisit_counterBugün245
mod_vvisit_counterDün452
mod_vvisit_counterBu hafta1654
mod_vvisit_counterBu ay4017
mod_vvisit_counter[07.08.08'den]200971