|
|
| Sadık Yalsızuçanlar kitabiyografisi ve Tv-Sinema üzerine düşünceleri |
| Yazan İbrahim Demirkan | ||||||||||||||||||||||||||||||
| 09.09.2009 14:41 | ||||||||||||||||||||||||||||||
Günümüz magazin dünyasının etkisi olsa gerek bir yazarın hayatı anlatılırken ya da eserlerinden bahsedilirken yazarın resmi otobiyografisinden çok özel hayatında neler yaşadığının bilinmesi nedense okuyucuya da eleştirmene de daha ilgi çekici gelir.Genelde bir yazarı daha yakından tanıyanlar o yazarın fikriyatı ve eserleri tartılışırken(tartmak+tartışmak), kitabını yüz defa devirmiş bir okurdan daha dikkatle ve ilgiyle dinlenilmektedir. Bazen yazarın hayat-ı şahsiyesini bilmek faydadan hali değildir bazense negatif etkide yapabilir. Düşünün yazarın en önemli ve orijinal kavramlarından birisini tartışırken o kavramı ihdas eden şartları, yazarın ‘Bir gün yoğun bir trafik vardı yol tıkanmış arabamda bekliyordum. Kâğıt mendil lazım oldu. Aradım bulamadım. Canım sıkıldı sonra düşündüm…’ şeklinde çok önemsiz bir şeyden yola çıkıpta o kavramı keşfettiğini söylemesi herhalde her satırında hikmet aranan ve yazarına derinden bağlanan sadık okur için hayal kırıklığı olsa gerek. Belki sadık okuyucusu değilim Sadık Yalsızuçanlar’ın ama senaryo yazmaya, film işlerine girmeye karar verdiğimde Ankara’da çalabileceğim tek kapıydı (TRT’de Prodüktör/Yönetmen olduğu için) ve o kapıdan Ayşe Şasa’yla(Senarist) irtibata geçmemi sağlayarak Şasa’nın deyimiyle uzun ve çileli sinema maceramın startına bir nevi vesile olmuştu. Bunun dışında sıkı bir diyalogumuz olmadı fakat çevresine olduğu gibi bana da yaptığım ve yapacağım işlerde her zaman teşvikkar sözlerle destek olmuştur. Her neyse bu bahsi kısa kesip asıl konumuza doğru yavaş yavaş yelken açalım. İşin aslı bu yazıya başlarken içimdeki seste durmadan şunu diyor; Ağır konulardan bunalmış, günlük ve evrensel meselelerin altında boğulduğu için sadece dinlenmeyi ve eğlenmeyi düşünen insanların ortak dili haline gelen magazinel bir dille konuşmayınca Sadık Yalsızuçanlar kitabiyografisiyle ilgili yazacağın bu satırlara kim kulak verir ki? İhlasta bu olsa gerek yani karşılık beklememek hakikatin dillendirilmesinin bizatihi bir değer olduğuna ve karşılığında bir ücret beklenecekse bunun insanlar olmadığının farkına varmak. Bizde burada onun kitaplarından yola çıkıp kendisi ve işaret etmek istediği hakaike nefsimizin ve enaniyetimizin körleştirici bakış açısından sıyrılarak nazar etmeye çalışacağız ama niyet ne kadar halis olursa olsun herhalde bihakkın bahsedemeyeceğiz. Çünkü neticede amelleri asıl tartan rabbülalemindir ve hakkını verecek olanda O’dur. Bizimkisi şehadetten başka bir şey olmayacaktır. Fakat asıl derdimiz, düşünün tarih ve din gibi ağır ve ciddi disiplinlerin bile daha çok satma pahasına magazinelleştirilerek pazarlandığı bir ortamda artık edebiyat dünyasının da bu hakim retoriğe kendini teslim etmiş olmasıdır. Bu dilin ve jargonun dışındaysanız evde kalmış kız muamelesi görmeye mahkumsunuz artık. Zaman değişmiş asır başkalaşmış. Örneğin Türk Hava Yollarına ait Skylife(Ağustos 2009) dergisinde Elif Şafak’ın son romanı üzerine -adı neydi kusura bakmayın unuttum daha çok şekerlik gibi duran pembe rengiyle aklımda kalan şu aşk, Mevlana gibi kelimelerin geçtiği romanı- verdiği söyleşiden çok aklımda kalan röportaj için verdiği pozlardı. Direk bir imaj çalışması. Buradan yola çıkıp –Maalesef bende ismi geçen bu zevatı eleştirme modasına uymuş oluyorum böylece-Elif Şafak ya da Orhan Pamuk’u eleştirecek değilim ama aşk yolunda ilahi neşveyi tatma, hissettirme konusunda sadece günlük edebi forma çok hakim olmalarına rağmen bir Şeyh Galib’in yanında bir Molla Ahmed Cezeri’nin divanına bakıldığında bu isimler yüksek bir mimarın yanında badanacı gibi kalıyorlar. Şimdi asıl hakikat hazinelerinden haber verecek bir yazar arıyoruz. Bizzat gösteremese de haber veren bir ses, bir nida. Evet bütün yazarlar hakikati, hayatı ve düşünce dünyasını şekillendirmek üzere yola çıkarlar. Yazar eserleriyle ortaya koyduğu fikri için aslında insanlara, ‘ bakın sizin bildikleriniz öyle değil, işin aslı şu şeklinde ..’ diye iddia ettiği bir dünya tasvirinde kendince hakikati yeniden şekillendirmeye matuf bir realizasyonda bulunur. Ve okuyucu hakikatin peşinde ehl-i hal vel kemal olma çabasında ise etkilenir eğer hakikati bildiği iddiasında ise o zaman kendisini tatmin edecek, düşüncelerini sinema, edebiyat, gazete gibi değişik formlarda doğrulayacak metinler peşinde koşar bu yüzden Dr.Salih Güran’dan duyduğum ‘Medya tatmin aracıdır’ özlü cümlesi bu meyanda manidardır. Ve, ‘hayır ben tarafsızım, sadece betimledim’ diyende ister yazar ister yönetmen olsun dünyanın en büyük yalancısı ya da yediği naneden bihaber bir herzegûdur. HER PARLAYAN ŞEY NUR DEĞİLDİR Edebiyatın etkileyiciliği artıran bir diğer yönü de kişisel tecrübelere tekabül eden satırlar ve mısralardır. Her insanda bulunan ortak duygular vardır. Hüzün,gurbet, aşk,ayrılık gibi. Bu yüzden anonim duyguları baz alıp onlar üzerinde kalem oynatmak her zaman kalpten kalbe giden yolu bulmanıza yardımcı olan avami tabirle müşteri sayınızı artıran kolay bir yoldur. Çünkü muhatabınızın şahsi hayatındaki bir anı, bir duyguyu yakalayıp onunla yakınlaşmayı başarmışsınızdır. Sanatın her türünde bu kolaycılığa kaçılır kimi başarılı olur kimi ise başarısız. Aşk dersiniz ama bahsettiğiniz aşkmıdır? Bir filozofdan okumuştum “Amerikalıların tanrı demek isterken hep pamuk demek istediklerini zannederdim ama yo Tanrı derken evet tanrıyı kastediyorlar ama sonuçta yine ortaya pamuk çıkıyor” .Hani derler ya “Para konuşur”. Konuşur ama gerçeği söyler mi? Aşk, Mevlana, Sufizm gibi konularda da günümüz dünyasının pazarlamacı ruhunun manevi duygularımızın üzerine abanmış olmasıyla maalesef Elif Şafak ya da Orhan Pamuk gibiler neyi nasıl anlatırsa anlatsınlar, söyledikleri aşk neyin aşkı acaba şüphesini doğurmakta. Ve romanlarında tanımladıkları, tasvir ettikleri dünyalar vasıtasıyla dolaylı yoldan iddia ettikleri ‘İşte gerçek! Her şeyin aslı da faslı da budur’ şeklindeki düşünceleri maalesef nefsin kör dehlizlerinde yolunu kaybetmiş insanların çığlıklarını andırmaktadır. Artık Mevlana’nın semasının turizm kazancı, İhlâs’ın ise Holding olduğu günleri yaşadık ve el’an yaşıyoruz da. ŞEHİRLERİ SÜSLEYEN YOLCU HACIBAYRAMDA Gençlik yıllarım, yaş kaç bilmiyorum ama 15-16 civarı galiba. Kitap okumaya meraklıyım. Nur dağıtım vardı eski Hacı Bayram’ın en önemli kitapçılarından biri, sene 1980’lerin sonu. Kitap alacağım ama cepte birkaç kuruş var. O zamanlar ucuz kitapları dışarıda ayrı bir tezgâhta sergileme işi başlamıştı. Nur dağıtım da dükkânın önüne öyle bir tezgâh açmış. Ucuza bulursam belki birkaç tane alırım diye hem kitap adlarına hem de yazarlarına bakıyorum. “Şehirleri Süsleyen Yolcu” diye bir kitap gözüme ilişti fakat adından daha çok yayıneviyle dikkatimi çekti. Bir kooperatifti ama ne kooperatifiydi hatırlamıyorum. İnşaatta mı yazıldı bu ya dedim ya da bir müteahhidin yeteneksiz oğlunun kitapçılara bastıramayınca kendince bulduğu bir çözüm yolumuydu acaba diye düşünürken kitabında tıpkı içindeki hikayesi gibi garip bir öyküsü olduğunu anladım. Dış kapağı beyazdı ve baskı çok özenli değildi. Dedim ki herhalde amatör bir yazar, kitabını o dönemdeki önemli yayınevlerinde bastıramayınca kendisi bastırmış galiba diye düşündüm. Yazarın adı değil ama soyadı da garibime gitti. “Yalsızuçanlar”. Uydurma mı acaba diye şüphelenmiyor değilsiniz. İlk Yalsızuçanlar kitabıyla tanışmam komple falso anlayacağınız. Yine de kitabı aldım. Eve geldim. Okudum. Canımı sıktı üslubu. Soğuk kaçtı bana. Belki düz ve klasik metinlere alışık olduğum için olsa gerek bu nasıl bir dil dedim. Okuma yıllarımın da başındayım gerçi. Kitabı evde kütüphaneye attım. Yine o günlerde her Türk genci gibi şiire merak salıp yazmaya ve okumaya başlamıştım. Kitaplıkta Yeni Asya Yayınlarına ait bir şiir antolojisini görmüştüm. Okumak için elime alınca Antolojiyi hazırlayan kısmında Sadık Yalsızuçanlar ismini görünce demek ki o hikaye kitabındaki isim gerçek dedim. Sonra uzunca bir ara. Ankara İlahiyatta başlayan öğrencilik ve sene 1996. Senaryo yazmak istiyorum. İslami camiada Sadık Yalsızuçanlar ismi rüya sineması kavramı ile gündemde ve TRT’de yapımcı/yönetmen olarak çalıştığı söyleniyor. TRT’de yayınlanan ilk işleri Kırk Ambar İslami camiada heyecanla karşılandı. Zevkle izlemiştik. Sonra piyasaya ard arda çıkan Yalsızuçanlar kitapları. Edebiyat dünyasına hikayeci olarak kendini kabul ettirir. Günümüzde geldiği nokta itibariyle de şöhreti aynıdır. Risale-i nurdan kaynaklanan fikirsel yönü çok daha güçlü olmasına rağmen hikâyeciliğiyle ön plandadır. Televizyona yaptığı kimi belgesellerle de gündeme gelmiştir. Fakat biz onu kitaplarından tanıyoruz. ŞEHİRLERİ SÜSLEYEN YOLCU Sadık Yalsızuçanlar’ın ilk göz ağrısı..Yazarlığa başlayan insanlar belli bir merhale kat ettikten sonra yazdıklarını pek beğenmez hatta utanç da duyarlar. Sadık Uçanlar için bunun pek geçerli olduğunu düşünmüyorum. Onu kurtaran dayandığı ve ilham aldığı kaynakların sağlamlığı olmuştur . Bu ilk kitabındaki üslubuna gelince ne süslü ne sadedir. Yalın bir dil desek bir parça doğru söylemiş oluruz fakat şöyle bir zorlama da kendini belli eder sanki bazı kelimeler olmaması gereken yerlerde mevzilenmiştir. Yeni imgelerle süslemeye çalışır ama başarısızdır bana göre. Soyutlamaları bana hiç hitap etmemiştir. İmgeleriyle boğuştuğum için kurgusuna dikkat edecek vaktim bile olmadı ve bu yüzden cümleler uzatılmış gibi geldi bana. Dünya hayatından memnun olmama ve insanın Hz.Adem’le başlayan dünya sürgününü hatırlatır. Can sıkar, bunu başarır, ürpertmeye çalışır ama bunu başaramaz. (Bu fakirin beğenmediği “Şehirleri Süsleyen Yolcu” vakti zamanında Türkiye Yazarlar Birliği öykü ödülünü almıştır.) 40 GÖZALTI ÖYKÜSÜ ve DİĞERLERİ Bu kitap ilk önce sol bir yayınevi olarak bildiğim Sel yayıncılıktan çıkmıştı. Sonra Kapı yayınevi bunu Halvet Der Encümen’le birlikte ‘Bütün Öyküleri’ serisinde 4. Kitap olarak yayınladı. Bende bu kitaptan okudum gözaltı öykülerini. Gözaltı öyküleri işkence üzerine yazılmış ve gerçek yaşanmış olaylardan oluşuyor. Nedense öykülerden sonra birde bunların gerçekten yaşanmış olduğunu bildiğiniz için insanın zulme karşı dik duruşunu sağlamlaştıracağına tam tersi bir demoralizasyona sebeb oluyor. İnsanın direncini kıracak kadar trajik hikâyeler, olaylar.
GARİP
(Kapı yay.1.bsk.2007,İst. 144 sh.) Öykülerden oluşmuş bir kitap. İlgimi çeken, üzerlerine bir şeyler söylemek istediğim öykülerden kısa kısa bahsedeyim. Halamın Çiçekleri Cennet’in Sonu Garip’le ilgili bir not daha
ŞEY Bir Ömer Hayyam Anlatısı (Kapı yay.1.bsk.2006,İst.132 sh.) En zayıf bulduğum kitabıdır. Ya bahsedilen matematik konularının ağırlığından yada sadre şifa daha doğrusu bana hitap edecek hayata ve hakikate dair çözümlemeler bulamadığımdandır. Fakat yazarın özellikle edebiyat çevrelerinin şarap, meyhane gibi tasavvufi remzleri anlamadıkları için Ömer Hayyam’ı şarapçı gösterme gayretlerini ortadan kaldırmaya matuf bir derdi var bu dikkatimi çekti ve kitabın sonunda ki dua. Evet, mükemmeldi. Marifetullah yolunda söylenmiş güzel bir dua. GARİP ve HALVET DER ENCÜMEN’LE İLGİLİ SADIK YALSIZUÇANLAR’A YAZILMIŞ SATIRLAR “Abi şu bir haftadır senin kitapları okumaya başladım.Halvet der Ercümen’i ve 40 gözaltı öyküsünü okudum. uzun zamandır “encümen” şeklinde okuyormuşum ercümen’i ,ona güldüm. Kitaptaki ikinci bölüm yani Gözaltı öyküleri aslında insanın direncini kırıyor. Deccalizmin soluğunu ensede hissettiriyor. Ümit yoktu içinde hikayelerin. Sarsıcılığı ise gayet iyi bu da uyuyan insanları inşallah intibaha getirir. İkinci kitapda GARİP. İnsanın garipliğini, güzelliğe olan meftuniyetini alemin hadiseleri karşısındaki acziyetini (Ne feryad edersin, biliyorum oradasın gibi) anlatıyor. Abi eskiden beri senin hikayedeki üslubun bana hep soğuk ve resmi gelirdi .Daha çok fikirsel yazıların hoşuma giderdi.Bu hikayelerde de güzel olanda var sıkıcı olanda ama neticede okutuyor kendini.Belki hikayecilikte bizim yaşımız kadar bir hayli mesai sarfetmiş olsanda meylütterakki ve kemale ulaşma arzusu sırrınca özellikle ahir ömründe yazdıklarını okumak isterim. Çünkü bu işlerde bir nihayet yok ve hikâyelerinin ilham edeceği hakaik-i ilahiyenin berdevam olması ümidiyle muhabbetle selam ederim. Hürmetle fi emanillah.
CAM VE ELMAS (Roman,2.bsk.Timaş yay.2008,İst. 192 sh.)
HER YER KERBELA (Kapı yay.,1.bsk.,2008,İst.316 sh.) Alevilik, Hz. Hüseyin ve Kerbela üzerine değişik kesimlerden uzman veya kanaat önderi sayılabilecek kişilerle yapılmış söyleşilerden oluşturulmuş bir derleme. Faydalı bilgiler ve fikirler var. Alevilik meselesine ilgi duyanlara tavsiye olunur.
ANKA (Timaş yay.1.bsk., 2008, İst. 308 sh.) Niyazi Mısri üzerine doktora hazırlayan Mehmet’in hikayesi. Roman boyunca günümüzle Niyazi Mısrı’nin yaşadığı döneme gidip geliniyor. Bu kitapla ilgili Sadık Yalsızuçanlar’a bir mail atmıştım kimi yerde sert eleştirilerim de vardı ama o hiç komplekse girmeden hakkı teslim adına herhalde eleştirimi sitesinde yayınlamıştı. Elektronik mektub şöyleydi;
KORKU VE ÜMİD VE AŞK (Deneme, Akçağ yay.,1.bsk.1996,Ankara, 367 sh.) Yalsızuçanlar’ın fikriyatını öğrenmek adına en çok faydalanabileceğiniz kitabı budur derim. Gerçi yayın tarihi 1996. Şu an ki yıl itibariyle on üç yıl öncesinin gündemi ve Uçanlar’ın fikirsel gelişimi açısından bakıldığında eski sayılabilir belki . Bazı meselelerde bir hayli yol almıştır mutlaka ama TV ve kutsallık, yeni bir televizyon dili, siyaset ve nurcular, çocuk edebiyatı, Bosna dramı gibi farklı alanlarda değişik gazete ve dergilerde yayınlanmış makale ve denemelerin toplandığı bu kitabı okumak o günlerdeki bir Müslüman duyarlılığı ile günümüzde İslami camianın hassasiyetlerini, düşüncelerini karşılaştırmak adına faydadan hali olmasa gerek. Fakat bizim asıl derdimiz Sadık Yalsızuçanlar’ın eserleriyle ilgili tezkiye-i nefiste bulunmamaktır ve bir Müslüman olarak yazarın fikirlerinden ve kitabiyografisinden bahsettiğimiz bu yazı vesilesiyle -Sinema ve TV’nin hem pratiğinden hemde teorisinden geldiğimiz için- sinema bağlamında bazı konulardan, sıkıntılardan kendi deneyimlerimizle beraber onun bu alandaki fikirleriyle bir karşılaştırma yaparak İslami sinemayla ilgili teorilere bir katkıda bulunmaktır. “Yusufçuk ve Gelenek” başlıklı yazısında (Sh.26.) Semiha Ayverdi’nin, ne zaman ne mekan ne de olaylar arasında mantıki tutarlığı bilinçli bir şekilde gözetmediği Yusufçuk adlı hikayesinin İslam anlatı geleneğine uyduğunu söyler ve bu gelenek içerisinde ki kimi çalışmalar için “Determinist bir kurgu yoktur onlarda” diyerek zımnen determinist kurgu dışın Bahsedilen bu determinist kurgu şüphesiz ki sinemada özellikle matematiksel senaryo içeren Amerikan yapımlarıyla kendini iyice belli etmiş ve hafızalarımıza da bazı filmleri nakşetmiş durumdadır. Örneğin SEVEN-Yedi filmi başrollerin de Brad Pitt, Morgan Freeman ve Kevin Spacey’in oynadığı, Tevrat’ta ki yedi günahı işlediğini düşündüğü insanları teker teker öldüren bir psikopatla bu psikopatın izini süren iki güvenlik görevlisinin olayları çözmeye çalıştığı özellikle finaliyle unutulmazlar arasına giren David Fincher yapımı etkileyici bir dramaydı. Senaryo matematikseldir ve filmin finali seri katilimizin istediği gibi neticelenir. Bende bu tip filmlerden etkilenip OYUNBAZ adlı uzun metraj ilk filmimi matematiksel bir senaryoyla yazıp 2001’de çekmiştim (Şaşırtıcı final ve ince hesaplarla örülmüş bir macera gerilim filmiydi. Bu filmden sahneleri ilgilenenler http://www.tercumaniahval.com/category/filmler/ ‘den izleyebilir.). Film 2002’de Kanal A’da yayınlandıktan sonra şöyle bir düşündüm. Eksikleri çoktu ama senaryodaki asıl zafiyeti filmin başrol oyuncularından Rafet KÜÇÜK’le yaptığımız konuşmalar neticesinde çok sonradan fark ettim. Filmde ilahi iradeyi hissettirecek ilahi müdahaleyi gösterecek bir yapı yoktu. Kur’an- ı kerimde Eyyamullah şeklinde tabir edilen ve ibret alınması istenilen günlerden, manzaralardan (Dağ vaazı sahneleri ile Ebced hesabı, 66 gibi sahnelerin olduğu bölümler hariç) eser yoktu. Mesele ilahi müdahaleyi hissettirmekti. Bunun batıdaki ender örneklerinden birisi olarak ise Sean Penn’in yönettiği başrolünde Jack Nicholson’un oynadığı The Pledge (Söz) filminde görebiliriz. Sean Penn bizdeki ‘Sır Kapısı’, ‘Kalp Gözü’ gibi dizilerde işlenilen ilahi ceza yani ilahi müdahale bu dünyada zalimin başına gelebilir, her şey bizim kontrolümüzde değildiri aynı mantıkla işlemiştir. Genelde matematiksel sahneler ve senaryolar ilk bakışta bir zeka gösterisi, yetenek ispatı gibi dursalarda aslında bir nevi hayat ve kader bağlamında insanın gelişen olayları idare eden ve gelecekteki olayları da asıl etkileyen ve düzenleyenin o olduğuna dair sinsi bir yapı taşımaktadırlar. Daemonic tartışmasına da buradan gidilerek şu söylenebilir, Hayatta bazen (Şeytanın Hz. Adem’in cennetten ihracına vesile olduğu gibi) geçici şeytani zaferler olabilir fakat işin sonucuna bakmak gerekir. (Burada bir haşiye koyma ihtiyacı doğmuştur.) Haşiye-1 Haşiye-1:Bediüzzaman Said Nursi hazretleri alemin ve insanın yaratılış hikmetiyle ilgili Sözler kitabında (11.Söz) Ayette söylenildiği gibi şeytanın ibadurrahman üzerinde bir etkisi yoktur ifadesiyle gerçekleşen itikadi cepheyi hatırlatıcı kalıcı zaferleri vermekle meşgul olmalıdır Müslüman bir sanatçı. Haşiye-2: Ayet-i kerimede geçen “Doğrusu şeytanın, inananlar ve yalnız Rabbine güvenenler üzerine bir nüfuzu yoktur. Onun nüfuzu sadece, onu dost edinenler ve Allah’a ortak koşanlar üzerinedir” Nahl suresi 99-100.ayetinin vermek istediği mesaj Bediüzzaman’ın Mesnevi-i Nuriye’de başka bir meselede bahsettiği Daire-i itikad ile daire-i esbabı karıştırmamalı sözünün ışığında çözümlenebilir. “daire-i esbabın iktizasıyla daire-i itikad ve tevhidin iktizası bir değildir. Onu bundan istememeli.” Yani Allah hemen şurada bir elmayı halk edebilir yaratabilir ama dünyayı sebebler dünyası olarak yaratmıştır cennette ise kudretinin taalluku daha ani ve def’idir cennet ehlinin istediği anda elma elinde hazır olacaktır. Tevekküli konularda da aynı şey düşünebilir. Mesnevi-i Nuriye, Katre’nin Zeyli. Şeytan ve onun dostlarının baskın bir karakter olması ve kötülerinde kazandığı filmler vardır. Nitekim senaryosunu yazıp yönettiğim OYUNBAZ’da bütün karakterler ama bütün karakterler istisnasız yalan söylemekteler ve finalde hepsi birbirini aldatırken içlerinde en zavallı görüneni en şeytani planıyla istediğine kavuşmaktadır( Tıpkı Byrian Singer imzalı kült film “Olağan Şüpheliler” gibi). Bu determinist kurgu anlayışının Tanzimat geleneğine şartlanıp her ne kadar Attar’dan , Molla Cami’den, Mevlana’dan söz etseler de muhafazakar kesimde olduğunu da söylüyor Sadık Uçanlar (Sh.31’de Kilim Dokumak,Soğan Doğramak, Hikaye Yazmak adlı makalede) ve elhak doğru olduğunu dönüp baktığımda şimdi daha iyi anlıyorum.Sözü uzatmadan Ayşe Şasa’nın Türk sinemasının geçmişinden ders alması gerektiğinden bahsettiği bir yazısında söylediği gibi en azından bu tecrübelerle nelerin yapılmaması gerektiğini kavradık. Son bir not; Buradan finaller iyi olsun hep iyiler kazansın, batı tip drama bizi daraltma gibi serzenişlere girmiyoruz. Kötü adamlarda kazanabilir ama bu filmde öyle bir verilmeli ki ilahi irade ve kader ve kötü olmanın insanı nasıl bir ademiyete yani yokluğa götürdüğü de izleyenlerin iliklerine kadar hissettirilerek verilmelidir. Yoksa onun zekasına bir hayranlığa götürmemeli(Testere ve Kuzuların Sessizliği filmini seriye bağlayan ünlü karakter Hannibal Lector gibi) Bu konunun hassasiyeti ile ilgili şöyle birkaç örnek daha verebilirim; Martin Scorses’in Gazino filmini izlediğinizde (Filmin asıl konusu mafyadır) hem mafyadan hemde kumardan nefret edersiniz. Yine kumar hastalığından bahseden The Rounders filmini (John Dahl yönetmenliğinde Matt Damon, Edward Norton, John Malkovich ve John Turturro gib i baba oyuncuların döktürdüğü bir filmdir) izlediğinizde ise film her ne kadar zahiren kumar kötü dese de kumar oynayasınız gelir. Tıpkı Bediüzzaman’ın Lemaat’ta Batı medeniyeti ve edebiyatının her türlü anlatıda kullandığı üslubu tenkit meyanında söylediği gibi
GERÇEĞİ İNCİTEN PAPAĞAN (Akçağ yay., 2.bsk.,1996, 102 sh.) Öykü kitabı. İlgimi çeken bazı öyküler şunlar;
Gerçeği İnciten Papağan: Kitaba adını veren öykü. Uçanlar’ın bu hikayede hayatını anlattığı şahsı muhteremin Suad ALKAN olduğunu Korku ve Ümid ve Aşk kitabında söyler.(Sh.48’ de “Her insan Çağının Sıddıkı ve Kezzabıdır” başlıklı yazıda). Anladığımız kadarıyla Sadık Uçanlar’ı en derinden etkileyen ve kendi ifadesiyle bir usta-çırak ilişkisi şeklinde yazıyla temas kurmasını sağlayan kişi Suad ALKAN’dır. Suad ALKAN bol miktarda şiir v.s gibi edebi metinler yazmış ama bunları hiçbir yerde yayınlamamış. İlginç bir durum. Halen öyle mi bilmiyorum. Fakat bu ilişki bana Hind kökenli Amerikalı M. Night Shyamalan’ın yazıp yönettiği “Sudaki Kız” adlı filmini hatırlattı. Filmde başarısız bir yazar vardır ama yazdığı kitap ilerde Amerikanın başına geçecek küçük bir çocuğu etkileyip yetişmesine vesile olacaktır. Suad Alkan gibi insanların da varlığı gerekli. Yani değerli insanların yetişmesine vesile olan fedakar ve cefakar ama şöhretten kaçan üstadlar. Ne demiş eskiler, Marifet iltifata tabidir.Suad ALKAN bu babda teşvikten de öte belli ki fikirsel rotalar çizip yeni ufuklar açmış Uçanlar’a. Sadık Yalsızuçanlar’ın Bütün Kitapları
Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 1456
Yorum yaz
|
||||||||||||||||||||||||||||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| Güzerân |
| Sırlı tuğlalar |
| Bilişmeler |
| E - kitap |
| Haberler |
| Endam Aynası |
| Bağlantılar |
| Arama |
| Eve dön |
| Arşiv [Eski site] |
| Misafir defteri |
| Kürt Dilinde Tasavvuf |
| MOLLA İ CEZERİNİN KÜRTÇE DİVAN NI KİTAP OLARAK ALMAK İSTİYOR... |
| 25/01/12 21:17 Dahası... |
| @ GÜLŞİN |
| Sadık Yalsızuçanlar ile... |
|
özdeş ruhlar Değerli Kalemşah ekibi, Handan Güler ve Sadık Hocam... Özdeş... |
| 05/01/12 21:37 Dahası... |
| @ süheyla yıldırım |
| Hiç yayınlandı |
| kitap çok guzel.. Yazarımız Sadık YALSIZUÇANLAR'ın ellerine ... |
| 02/01/12 16:00 Dahası... |
| @ feyza |
| Sadık Yalsızuçanlar ve "Anka... |
|
haticenesibe çok güzel :grin :grin :grin :grin |
| 02/01/12 16:00 Dahası... |
| @ hacer |
| Aşkı bilmek isteyen Mevlâna ol... |
|
Müstefid Allah razı olsun müstefid oldum. Muhabbetle üstadım... |
| 09/12/11 22:19 Dahası... |
| @ kadir |
![]() | Bugün | 23 |
![]() | Dün | 205 |
![]() | Bu hafta | 591 |
![]() | Bu ay | 1479 |
![]() | [07.08.08'den] | 359013 |