JA slide show
Anasayfa
Sadık Yalsızuçanlar kitabiyografisi ve Tv-Sinema üzerine düşünceleri
Yazan İbrahim Demirkan   
09.09.2009 14:41
 Günümüz magazin dünyasının etkisi olsa gerek bir yazarın hayatı anlatılırken ya da eserlerinden bahsedilirken yazarın resmi otobiyografisinden çok özel hayatında neler yaşadığının bilinmesi nedense okuyucuya da eleştirmene de daha ilgi çekici gelir.
Genelde bir yazarı daha yakından tanıyanlar o yazarın fikriyatı ve eserleri tartılışırken(tartmak+tartışmak), kitabını yüz defa devirmiş bir okurdan daha dikkatle ve ilgiyle dinlenilmektedir. Bazen yazarın hayat-ı şahsiyesini bilmek faydadan hali değildir bazense negatif etkide yapabilir. Düşünün yazarın en önemli ve orijinal kavramlarından birisini tartışırken o kavramı ihdas eden şartları, yazarın ‘Bir gün yoğun bir trafik vardı yol tıkanmış arabamda bekliyordum. Kâğıt mendil lazım oldu. Aradım bulamadım. Canım sıkıldı sonra düşündüm…’ şeklinde çok önemsiz bir şeyden yola çıkıpta o kavramı keşfettiğini söylemesi herhalde her satırında hikmet aranan ve yazarına derinden bağlanan sadık okur için hayal kırıklığı olsa gerek. Belki sadık okuyucusu değilim Sadık Yalsızuçanlar’ın ama senaryo yazmaya, film işlerine girmeye karar verdiğimde Ankara’da çalabileceğim tek kapıydı (TRT’de Prodüktör/Yönetmen olduğu için) ve o kapıdan Ayşe Şasa’yla(Senarist) irtibata geçmemi sağlayarak Şasa’nın deyimiyle uzun ve çileli sinema maceramın startına bir nevi vesile olmuştu.

Bunun dışında sıkı bir diyalogumuz olmadı fakat çevresine olduğu gibi bana da yaptığım ve yapacağım işlerde her zaman teşvikkar sözlerle destek olmuştur. Her neyse bu bahsi kısa kesip asıl konumuza doğru yavaş yavaş yelken açalım. İşin aslı bu yazıya başlarken içimdeki seste durmadan şunu diyor; Ağır konulardan bunalmış, günlük ve evrensel meselelerin altında boğulduğu için sadece dinlenmeyi ve eğlenmeyi düşünen insanların ortak dili haline gelen magazinel bir dille konuşmayınca Sadık Yalsızuçanlar kitabiyografisiyle ilgili yazacağın bu satırlara kim kulak verir ki? İhlasta bu olsa gerek yani karşılık beklememek hakikatin dillendirilmesinin bizatihi bir değer olduğuna ve karşılığında bir ücret beklenecekse bunun insanlar olmadığının farkına varmak. Bizde burada onun kitaplarından yola çıkıp kendisi ve işaret etmek istediği hakaike nefsimizin ve enaniyetimizin körleştirici bakış açısından sıyrılarak nazar etmeye çalışacağız ama niyet ne kadar halis olursa olsun herhalde bihakkın bahsedemeyeceğiz. Çünkü neticede amelleri asıl tartan rabbülalemindir ve hakkını verecek olanda O’dur. Bizimkisi şehadetten başka bir şey olmayacaktır. Fakat asıl derdimiz, düşünün tarih ve din gibi ağır ve ciddi disiplinlerin bile daha çok satma pahasına magazinelleştirilerek pazarlandığı bir ortamda artık edebiyat dünyasının da bu hakim retoriğe kendini teslim etmiş olmasıdır. Bu dilin ve jargonun dışındaysanız evde kalmış kız muamelesi görmeye mahkumsunuz artık. Zaman değişmiş asır başkalaşmış. Örneğin Türk Hava Yollarına ait Skylife(Ağustos 2009) dergisinde Elif Şafak’ın son romanı üzerine -adı neydi kusura bakmayın unuttum daha çok şekerlik gibi duran pembe rengiyle aklımda kalan şu aşk, Mevlana gibi kelimelerin geçtiği romanı- verdiği söyleşiden çok aklımda kalan röportaj için verdiği pozlardı. Direk bir imaj çalışması. Buradan yola çıkıp –Maalesef bende ismi geçen bu zevatı eleştirme modasına uymuş oluyorum böylece-Elif Şafak ya da Orhan Pamuk’u eleştirecek değilim ama aşk yolunda ilahi neşveyi tatma, hissettirme konusunda sadece günlük edebi forma çok hakim olmalarına rağmen bir Şeyh Galib’in yanında bir Molla Ahmed Cezeri’nin divanına bakıldığında bu isimler yüksek bir mimarın yanında badanacı gibi kalıyorlar. Şimdi asıl hakikat hazinelerinden haber verecek bir yazar arıyoruz. Bizzat gösteremese de haber veren bir ses, bir nida. Evet bütün yazarlar hakikati, hayatı ve düşünce dünyasını şekillendirmek üzere yola çıkarlar. Yazar eserleriyle ortaya koyduğu fikri için aslında insanlara, ‘ bakın sizin bildikleriniz öyle değil, işin aslı şu şeklinde ..’ diye iddia ettiği bir dünya tasvirinde kendince hakikati yeniden şekillendirmeye matuf bir realizasyonda bulunur. Ve okuyucu hakikatin peşinde ehl-i hal vel kemal olma çabasında ise etkilenir eğer hakikati bildiği iddiasında ise o zaman kendisini tatmin edecek, düşüncelerini sinema, edebiyat, gazete gibi değişik formlarda doğrulayacak metinler peşinde koşar bu yüzden Dr.Salih Güran’dan duyduğum ‘Medya tatmin aracıdır’ özlü cümlesi bu meyanda manidardır. Ve, ‘hayır ben tarafsızım, sadece betimledim’ diyende ister yazar ister yönetmen olsun dünyanın en büyük yalancısı ya da yediği naneden bihaber bir herzegûdur.

HER PARLAYAN ŞEY NUR DEĞİLDİR

Edebiyatın etkileyiciliği artıran bir diğer yönü de kişisel tecrübelere tekabül eden satırlar ve mısralardır. Her insanda bulunan ortak duygular vardır. Hüzün,gurbet, aşk,ayrılık gibi. Bu yüzden anonim duyguları baz alıp onlar üzerinde kalem oynatmak her zaman kalpten kalbe giden yolu bulmanıza yardımcı olan avami tabirle müşteri sayınızı artıran kolay bir yoldur. Çünkü muhatabınızın şahsi hayatındaki bir anı, bir duyguyu yakalayıp onunla yakınlaşmayı başarmışsınızdır. Sanatın her türünde bu kolaycılığa kaçılır kimi başarılı olur kimi ise başarısız. Aşk dersiniz ama bahsettiğiniz aşkmıdır? Bir filozofdan okumuştum “Amerikalıların tanrı demek isterken hep pamuk demek istediklerini zannederdim ama yo Tanrı derken evet tanrıyı kastediyorlar ama sonuçta yine ortaya pamuk çıkıyor” .Hani derler ya “Para konuşur”. Konuşur ama gerçeği söyler mi? Aşk, Mevlana, Sufizm gibi konularda da günümüz dünyasının pazarlamacı ruhunun manevi duygularımızın üzerine abanmış olmasıyla maalesef Elif Şafak ya da Orhan Pamuk gibiler neyi nasıl anlatırsa anlatsınlar, söyledikleri aşk neyin aşkı acaba şüphesini doğurmakta. Ve romanlarında tanımladıkları, tasvir ettikleri dünyalar vasıtasıyla dolaylı yoldan iddia ettikleri ‘İşte gerçek! Her şeyin aslı da faslı da budur’ şeklindeki düşünceleri maalesef nefsin kör dehlizlerinde yolunu kaybetmiş insanların çığlıklarını andırmaktadır. Artık Mevlana’nın semasının turizm kazancı, İhlâs’ın ise Holding olduğu günleri yaşadık ve el’an yaşıyoruz da.
Bu uzun girizgâhı bitirip asıl meseleye kitapların tanıtımına geçmek istiyorum ama insanın yazdıkça yazası geliyor. Dert söyletir demişler ya bizimki de böyle bir şey. Malum her berrak suyun tadı aynı değildir kimi tatlı kimi acıdır. Bu yüzden temiz ve tatlı olduğuna inandığınız bir pınarın, kaynağın adresini tarif ederken acı olanlardan da bahsetmek gerekiyor.
Aslında bir başkasından bahsederken hep kendimizden bahsederiz. Bu yüzden bende Sadık Yalsızuçanların eserlerinden bahsederken onun kitaplarıyla olan tanışıklığımı kendi yaşadıklarımdan yola çıkarak sizlere anlatmak isterim. Magazine attık tuttuk ama benim gibi önemsiz bir adamın hatıratı magazine girmese gerek.

ŞEHİRLERİ SÜSLEYEN YOLCU HACIBAYRAMDA

Gençlik yıllarım, yaş kaç bilmiyorum ama 15-16 civarı galiba. Kitap okumaya meraklıyım. Nur dağıtım vardı eski Hacı Bayram’ın en önemli kitapçılarından biri, sene 1980’lerin sonu. Kitap alacağım ama cepte birkaç kuruş var. O zamanlar ucuz kitapları dışarıda ayrı bir tezgâhta sergileme işi başlamıştı. Nur dağıtım da dükkânın önüne öyle bir tezgâh açmış. Ucuza bulursam belki birkaç tane alırım diye hem kitap adlarına hem de yazarlarına bakıyorum. “Şehirleri Süsleyen Yolcu” diye bir kitap gözüme ilişti fakat adından daha çok yayıneviyle dikkatimi çekti. Bir kooperatifti ama ne kooperatifiydi hatırlamıyorum. İnşaatta mı yazıldı bu ya dedim ya da bir müteahhidin yeteneksiz oğlunun kitapçılara bastıramayınca kendince bulduğu bir çözüm yolumuydu acaba diye düşünürken kitabında tıpkı içindeki hikayesi gibi garip bir öyküsü olduğunu anladım. Dış kapağı beyazdı ve baskı çok özenli değildi. Dedim ki herhalde amatör bir yazar, kitabını o dönemdeki önemli yayınevlerinde bastıramayınca kendisi bastırmış galiba diye düşündüm. Yazarın adı değil ama soyadı da garibime gitti. “Yalsızuçanlar”. Uydurma mı acaba diye şüphelenmiyor değilsiniz. İlk Yalsızuçanlar kitabıyla tanışmam komple falso anlayacağınız. Yine de kitabı aldım. Eve geldim. Okudum. Canımı sıktı üslubu. Soğuk kaçtı bana. Belki düz ve klasik metinlere alışık olduğum için olsa gerek bu nasıl bir dil dedim. Okuma yıllarımın da başındayım gerçi. Kitabı evde kütüphaneye attım. Yine o günlerde her Türk genci gibi şiire merak salıp yazmaya ve okumaya başlamıştım. Kitaplıkta Yeni Asya Yayınlarına ait bir şiir antolojisini görmüştüm. Okumak için elime alınca Antolojiyi hazırlayan kısmında Sadık Yalsızuçanlar ismini görünce demek ki o hikaye kitabındaki isim gerçek dedim. Sonra uzunca bir ara. Ankara İlahiyatta başlayan öğrencilik ve sene 1996. Senaryo yazmak istiyorum. İslami camiada Sadık Yalsızuçanlar ismi rüya sineması kavramı ile gündemde ve TRT’de yapımcı/yönetmen olarak çalıştığı söyleniyor. TRT’de yayınlanan ilk işleri Kırk Ambar İslami camiada heyecanla karşılandı. Zevkle izlemiştik. Sonra piyasaya ard arda çıkan Yalsızuçanlar kitapları. Edebiyat dünyasına hikayeci olarak kendini kabul ettirir. Günümüzde geldiği nokta itibariyle de şöhreti aynıdır. Risale-i nurdan kaynaklanan fikirsel yönü çok daha güçlü olmasına rağmen hikâyeciliğiyle ön plandadır. Televizyona yaptığı kimi belgesellerle de gündeme gelmiştir. Fakat biz onu kitaplarından tanıyoruz.

ŞEHİRLERİ SÜSLEYEN YOLCU

Sadık Yalsızuçanlar’ın ilk göz ağrısı..Yazarlığa başlayan insanlar belli bir merhale kat ettikten sonra yazdıklarını pek beğenmez hatta utanç da duyarlar. Sadık Uçanlar için bunun pek geçerli olduğunu düşünmüyorum.

Onu kurtaran dayandığı ve ilham aldığı kaynakların sağlamlığı olmuştur . Bu ilk kitabındaki üslubuna gelince ne süslü ne sadedir. Yalın bir dil desek bir parça doğru söylemiş oluruz fakat şöyle bir zorlama da kendini belli eder sanki bazı kelimeler olmaması gereken yerlerde mevzilenmiştir. Yeni imgelerle süslemeye çalışır ama başarısızdır bana göre. Soyutlamaları bana hiç hitap etmemiştir. İmgeleriyle boğuştuğum için kurgusuna dikkat edecek vaktim bile olmadı ve bu yüzden cümleler uzatılmış gibi geldi bana. Dünya hayatından memnun olmama ve insanın Hz.Adem’le başlayan dünya sürgününü hatırlatır. Can sıkar, bunu başarır, ürpertmeye çalışır ama bunu başaramaz. (Bu fakirin beğenmediği “Şehirleri Süsleyen Yolcu” vakti zamanında Türkiye Yazarlar Birliği öykü ödülünü almıştır.)

40 GÖZALTI ÖYKÜSÜ ve DİĞERLERİ

Bu kitap ilk önce sol bir yayınevi olarak bildiğim Sel yayıncılıktan çıkmıştı. Sonra Kapı yayınevi bunu Halvet Der Encümen’le birlikte ‘Bütün Öyküleri’ serisinde 4. Kitap olarak yayınladı. Bende bu kitaptan okudum gözaltı öykülerini. Gözaltı öyküleri işkence üzerine yazılmış ve gerçek yaşanmış olaylardan oluşuyor. Nedense öykülerden sonra birde bunların gerçekten yaşanmış olduğunu bildiğiniz için insanın zulme karşı dik duruşunu sağlamlaştıracağına tam tersi bir demoralizasyona sebeb oluyor. İnsanın direncini kıracak kadar trajik hikâyeler, olaylar.

 

GARİP

 

(Kapı yay.1.bsk.2007,İst. 144 sh.)

Öykülerden oluşmuş bir kitap. İlgimi çeken, üzerlerine bir şeyler söylemek istediğim öykülerden kısa kısa bahsedeyim.
O Yer
Töreye kurban giden Rukiye’nin acıklı hikâyesi. Ben beğendim tavsiye ederim.
Garip
Kitaba adını veren Garip öyküsü benim pek ilgimi çekmedi.
Yüzüm
Ehl-i kalb insanı ağlatacak kadar hüzünlü, dokunaklı bir hikâye.
Böhüüüü
Sevdiğiniz ne kadar yemek varsa sayılıyor tek tek. İnsanlığın ortak noktası.Tadı tuzu olmayan yapay sun’i yemeklerden bunalmış bir ruhun feryadı ve geçici makarrı olan memleketine dönüş arzusu.

Halamın Çiçekleri
ki bir insanın hayatı boyunca ne için yaşaması gerektiğini hatırlatan iki sayfalık kısa öz ama yüzlerce sayfalık romanlardan daha çok hafızada kalıcı ve etkileyici bir öykü. Allah gani gani rahmet etsin böyle halalara diyoruz.

Cennet’in Sonu
Aşık olanlar ve aşkla bağı özelikle terk edilmişlik ve acı dolu duygularla yoğrulmuş olanlar için tavsiye edebileceğim bir hikaye. Özellikle dindar kesimde artık bu tip aşk vakıalarına daha çok rastlayacağız galiba.

Garip’le ilgili bir not daha
Garip kitabının arka kapağında “S.Yalsızuçanlar acıyla yoğrulmuş Garip’le yolculuğunu sürdürüyor.”diye not düşmüş yayınevi. Aslında bu kitaptaki en önemli eksik bu; ümitsiz acılar, ıslah olmaz nefislerden neş’et eden elemler. Kimi yerlerde neredeyse hrıstiyani bir hüzün var diyeceğim ama demeye dilim varmıyor çünkü maksad da belli maksud da. Eksiklik kimde tartışılır ama bana daha çok “Fakdul ahbabdan” gelen bir hüzün veriyor keşke “firakul ahbabdan” gelen bir hüzün verse. Neticede geneline bakıldığında güzel öykülerle örülmüş iyi bir metinle karşı karşıyayız.

 

ŞEY

Bir Ömer Hayyam Anlatısı (Kapı yay.1.bsk.2006,İst.132 sh.)

En zayıf bulduğum kitabıdır. Ya bahsedilen matematik konularının ağırlığından yada sadre şifa daha doğrusu bana hitap edecek hayata ve hakikate dair çözümlemeler bulamadığımdandır. Fakat yazarın özellikle edebiyat çevrelerinin şarap, meyhane gibi tasavvufi remzleri anlamadıkları için Ömer Hayyam’ı şarapçı gösterme gayretlerini ortadan kaldırmaya matuf bir derdi var bu dikkatimi çekti ve kitabın sonunda ki dua. Evet, mükemmeldi. Marifetullah yolunda söylenmiş güzel bir dua.
“ Elimden geldiğince seni tanımaya çalıştım. Senin hakkında bildiklerim, sana ulaşmanın tek yolu olduysa beni bağışla” (sh.132)

GARİP ve HALVET DER ENCÜMEN’LE İLGİLİ SADIK YALSIZUÇANLAR’A YAZILMIŞ SATIRLAR

“Abi şu bir haftadır senin kitapları okumaya başladım.Halvet der Ercümen’i ve 40 gözaltı öyküsünü okudum. uzun zamandır “encümen” şeklinde okuyormuşum ercümen’i ,ona güldüm. Kitaptaki ikinci bölüm yani Gözaltı öyküleri aslında insanın direncini kırıyor. Deccalizmin soluğunu ensede hissettiriyor. Ümit yoktu içinde hikayelerin. Sarsıcılığı ise gayet iyi bu da uyuyan insanları inşallah intibaha getirir. İkinci kitapda GARİP. İnsanın garipliğini, güzelliğe olan meftuniyetini alemin hadiseleri karşısındaki acziyetini (Ne feryad edersin, biliyorum oradasın gibi) anlatıyor. Abi eskiden beri senin hikayedeki üslubun bana hep soğuk ve resmi gelirdi .Daha çok fikirsel yazıların hoşuma giderdi.Bu hikayelerde de güzel olanda var sıkıcı olanda ama neticede okutuyor kendini.Belki hikayecilikte bizim yaşımız kadar bir hayli mesai sarfetmiş olsanda meylütterakki ve kemale ulaşma arzusu sırrınca özellikle ahir ömründe yazdıklarını okumak isterim. Çünkü bu işlerde bir nihayet yok ve hikâyelerinin ilham edeceği hakaik-i ilahiyenin berdevam olması ümidiyle muhabbetle selam ederim. Hürmetle fi emanillah.

 

CAM VE ELMAS

(Roman,2.bsk.Timaş yay.2008,İst. 192 sh.)
En beğendiğim kitabıdır. Karsta medfun Şeyh Hasanul Harakani hazretleri üzerine çekime giden bir ekibteki kameramanının yaşadıkları ve içsel yolculuğu anlatılır. Atmosfer oluşturmada, roman kişilerini bizi ikna edecek şekilde ete kemiğe büründürmede çok başarılı olduğu gibi oluşturduğu bu realist ortamdan uhrevi manzaralara da pencere açabilmekte, bize evliyaullahın o lahuti dünyalarını hissettirebilmektedir. Hararetle tavsiye ederim.
GEZGİN
(Roman, Timaş yay.5.bsk.2008,İst.256 sh.)
Umduğumdan daha zayıf bulduğum erken yazılmış bir kitap ama fena değil. Söz konusu Şeyh’ül-ekber Muhyiddin İbn-i Arabi ‘nin hayatı olunca daha çok şey bekliyor insan. Şeyhle zencinin dostluğu çok monotonlaştırmış romanı. Zenci hiçbir aksiyonun içinde değil. Sadece oturan dinleyen ve adeta figüran gibi kullanılan bir karakter olmuş maalesef. Daha ilk başta anlıyorsunuz ki zenci soru sormak için var romanda ve romanın öznelerinden birisi olması gerekirken nesnesi olduğu için ondan hiçbir şey beklemiyorsunuz. Belki de monotonluk bu yüzden. Romanın, okuyanı yormayacak şekilde bir kurgusu var, düz aksamadan ilerleyen bir çizgi. Düz ama sıradan değil. Neticede insana, Şeyh’e söyletilen aforizmalar not aldırtıyor. İşte aldığım notlar;
-İçi zengin olan, dışını süsleme ihtiyacı duymaz .(Sh.77)
-Alem, tıpkı gölgenin algılanması düzeyinde bilinir ve sırf gölgesine bakılmakla bir kimse ne denli meçhul kalırsa, Hakk da sadece aleme bakılmakla o oranda meçhul kalır. (Sh.80)
-İbn-i Arabi namazını tekrarlayınca ‘Niçin’ diye sorulur o da der ki; Kalbime dünyayla ilgili bir şey gelince tekrarlıyorum, ahirete ilişkin bir şey gelince de sehiv secdesi yapıyorum. (Sh.114)
-Beyazıd-ı Bistami’ye su üzerinde nasıl yürüdüğünü sormuşlar. O da; Bir saman çöpü bile su üzerinde yüzebilirken bunun ne değeri var! der.(Sh. 136)

 

HER YER KERBELA

(Kapı yay.,1.bsk.,2008,İst.316 sh.)

Alevilik, Hz. Hüseyin ve Kerbela üzerine değişik kesimlerden uzman veya kanaat önderi sayılabilecek kişilerle yapılmış söyleşilerden oluşturulmuş bir derleme. Faydalı bilgiler ve fikirler var. Alevilik meselesine ilgi duyanlara tavsiye olunur.

 

ANKA (Timaş yay.1.bsk., 2008, İst. 308 sh.)

Niyazi Mısri üzerine doktora hazırlayan Mehmet’in hikayesi. Roman boyunca günümüzle Niyazi Mısrı’nin yaşadığı döneme gidip geliniyor. Bu kitapla ilgili Sadık Yalsızuçanlar’a bir mail atmıştım kimi yerde sert eleştirilerim de vardı ama o hiç komplekse girmeden hakkı teslim adına herhalde eleştirimi sitesinde yayınlamıştı.

Elektronik mektub şöyleydi;
“Abi evvelen selam eder saniyen ramazan bayramınızı tebrik eder her gününüzün bayram sevinciyle geçmesini rabbül aleminden niyaz ederim. Salisen bu maili yazmama vesile olan son romanınız Anka üzerinede bir şeyler yazmak isterim inşallah. ANKA’yı Ramazan’ın son günlerinde okudum. İki günde bitti. Çok güzeldi, tek kafama takılan bu meselelere ilgi duymayan insanlara ne kadar hitap edeceğiydi. Özellikle dervişlerin, evliyanın sözleri hikayeyi bambaşka bir aleme, manevi bir dünyaya götürüyordu. Mehmet sanki bahane. Ama onunda karakter olarak hikayeyi daha da okunur kılan bir yapısı var. Onun başından geçenler hikayeyi rahatlatıyor çünkü Niyazi Mısri’nin etrafında dönüp duran meseleler sıradan bir okuyucu için ağır konular. Dedim ya nedense garip bir şekilde okuyucu ‘ne der’e odaklandım kitabı yazmış gibi. Sadece şu 17. Bölüm kadın-erkek ikilemini anlattığın yer abi sanki başka birisi yazmış bir akademisyen yada bir nevi otopsi raporu yazan bir doktorun kaleminden çıkmış intibaını verdi bana.Orası zayıf göründü, meramını anlatamamış, çok resmi olmuş ifade tarzı. Ama neticede kitap bir bütün halinde çok iyi. Hatta kitabın ilk on sayfasını geçince bari şu güzel sözleri yazim diye elime kağıd kalem aldım ama baktım baş edilecek gibi değil. Kenan Rıfaiye, müridin sorduğu Yezid’e lanetle ilgili verdiği cevap çok hoştu.Abi birde zarfa itirazım olacak mazruf güzel ama.Kitabın kapağı olmamış, o kızıllık içindeki sarı kuş desenini uzaktan ilk gördüğümde şeytan mı resmedilmiş kapağa acaba filan dedim.Elime alıp dikkatle bakınca kuş olduğunu anladım.Herhalde simurg ya da Anka? Bu kadar güzel bir kitaba daha iyi bir kapak olmalıydı. Birde Mehmet karakterinin zor anlarında, acı çektiği zamanlarda Mısri’den himmet dilemesi yani onun trajedisine bizi de ortak etmek istemen dikkat çekiyor. Fakat Mehmet karakterinin acısına nedense sıradan hallerinde daha çok ortak oluyoruz. Adamın şiş kafa sabahları kalkışından, çay-kahve derdinden bunu bir parça yaşıyoruz. Fakat bunun dışındaki evlilik gibi ciddi konularda nedense Mehmed’e o kadar acımıyor insan. Hatta karısından boşanınca bende bir rahatlama oldu, kurtuldu bir dertten dedim. Yalnız şimdiki zamandan geçmişe dönüşler ve geçişleri çok iyi Mısri’ye ha birde üstadın sözünün Mısri’nin hapsedilince hatırlatıldığı yer,(O’nu tanımayan sarayda da olsa bedbahttır,O’nu tanıyan zindanda olsa bahtiyardır….) çok güzeldi.Yani beni Niyazi Mısri hazretleriyle özdeşleştiren ona daha yakın hissettiren bir yer oldu aniden.Roman tevhidi meseleleri,Marifetullahı kendine bir dert edinmiş kişilerin işi. Rahmetli Mehmed Feyzi abiyi Kastamonu’da ziyaret ettiğimizde Safranbolu’dan gelen ehl-i tariklere birazda siz konuşun deyince sakallı cübbeli zevat ‘Estagfirullah biz cahiliz bir şey bilmiyoruz’deyince Mehmet Fevzi abi de ‘İlmin maksadı marifetullahtır. Allahı tanıyan bir mümin cahil değildir” demişti. Hakikaten dünyanın en zor meselesi budur her şeyde kudretin elini görmek ve birlik meselesini çözmek.
………
(Bu arada yazdığımız bir şiirden mısralar vardı)
yani sadece bu meseleyi söyleyebiliyoruz, uzaktan uzağa tasvir edebiliyoruz, henüz yaşayamadık ve bu modern zaman insanınında bundan mahrum bırakıldığına inanıyorum ben çünkü günümüz insanı çok günahkar ve üstad da boşuna “bu zamanda kebairi terk eden farzları yapan kurtulur” dememiş. ‘Maddiyatta tevaggul eden maneviyatta sathileşir’ meselesini yaşıyor insanlar birebir. Hatta tek bir sünnet-i seniyyeyi bile yerine getirmenin bu zamanda kişiye yüz şehidin sevabını kazandırabileceği meselesi. ANKA’da bahsi geçen mesail havassa aittir bunu boş verelim demiyorum ama yazdığın şu romanın satış rekorları kırması gerekirken(Çünkü bu toprakların bin yıllık mirasını aktarmışsın ve halkta buna bigane kalmamalı) artık internetin saldığı sanal hülyalar ve TV’lerin insanların beyinlerine zerkettiği her an tazelenen hayaller milleti sarhoş etmiş durumda. Bir ibadet aşkıyla yanaşılması gereken bir kitab bu. İnşallah istikbalde hatırlanacak ve itina ile bahsedilecek bir eser olarak kalplerdeki yerini alacaktır. Benim için şimdiden yerini aldı hararetle herkese tavsiye ediyorum. Hatta kitabın korsanını çıkartmanın daha sevaplı olduğunu düşünmeye başladım çünkü korsanlıktan gelen günah, kitabı okuyanların kalblerine gelecek füyuzattan hasıl olacak sevabla silinir diye kaviyyen ümdivarım))(Abi yalnız senden tek ricam bu mailden Timaş’ın yetkilileri haberdar olmasın) Allah kolaylık versin. Kaleminize yüreğinize sağlık görüşmek üzere.”

 

KORKU VE ÜMİD VE AŞK

(Deneme, Akçağ yay.,1.bsk.1996,Ankara, 367 sh.)

Yalsızuçanlar’ın fikriyatını öğrenmek adına en çok faydalanabileceğiniz kitabı budur derim. Gerçi yayın tarihi 1996. Şu an ki yıl itibariyle on üç yıl öncesinin gündemi ve Uçanlar’ın fikirsel gelişimi açısından bakıldığında eski sayılabilir belki . Bazı meselelerde bir hayli yol almıştır mutlaka ama TV ve kutsallık, yeni bir televizyon dili, siyaset ve nurcular, çocuk edebiyatı, Bosna dramı gibi farklı alanlarda değişik gazete ve dergilerde yayınlanmış makale ve denemelerin toplandığı bu kitabı okumak o günlerdeki bir Müslüman duyarlılığı ile günümüzde İslami camianın hassasiyetlerini, düşüncelerini karşılaştırmak adına faydadan hali olmasa gerek.

Fakat bizim asıl derdimiz Sadık Yalsızuçanlar’ın eserleriyle ilgili tezkiye-i nefiste bulunmamaktır ve bir Müslüman olarak yazarın fikirlerinden ve kitabiyografisinden bahsettiğimiz bu yazı vesilesiyle -Sinema ve TV’nin hem pratiğinden hemde teorisinden geldiğimiz için- sinema bağlamında bazı konulardan, sıkıntılardan kendi deneyimlerimizle beraber onun bu alandaki fikirleriyle bir karşılaştırma yaparak İslami sinemayla ilgili teorilere bir katkıda bulunmaktır.

“Yusufçuk ve Gelenek” başlıklı yazısında (Sh.26.) Semiha Ayverdi’nin, ne zaman ne mekan ne de olaylar arasında mantıki tutarlığı bilinçli bir şekilde gözetmediği Yusufçuk adlı hikayesinin İslam anlatı geleneğine uyduğunu söyler ve bu gelenek içerisinde ki kimi çalışmalar için “Determinist bir kurgu yoktur onlarda” diyerek zımnen determinist kurgu dışın

Bahsedilen bu determinist kurgu şüphesiz ki sinemada özellikle matematiksel senaryo içeren Amerikan yapımlarıyla kendini iyice belli etmiş ve hafızalarımıza da bazı filmleri nakşetmiş durumdadır. Örneğin SEVEN-Yedi filmi başrollerin de Brad Pitt, Morgan Freeman ve Kevin Spacey’in oynadığı, Tevrat’ta ki yedi günahı işlediğini düşündüğü insanları teker teker öldüren bir psikopatla bu psikopatın izini süren iki güvenlik görevlisinin olayları çözmeye çalıştığı özellikle finaliyle unutulmazlar arasına giren David Fincher yapımı etkileyici bir dramaydı. Senaryo matematikseldir ve filmin finali seri katilimizin istediği gibi neticelenir. Bende bu tip filmlerden etkilenip OYUNBAZ adlı uzun metraj ilk filmimi matematiksel bir senaryoyla yazıp 2001’de çekmiştim (Şaşırtıcı final ve ince hesaplarla örülmüş bir macera gerilim filmiydi. Bu filmden sahneleri ilgilenenler http://www.tercumaniahval.com/category/filmler/ ‘den izleyebilir.). Film 2002’de Kanal A’da yayınlandıktan sonra şöyle bir düşündüm. Eksikleri çoktu ama senaryodaki asıl zafiyeti filmin başrol oyuncularından Rafet KÜÇÜK’le yaptığımız konuşmalar neticesinde çok sonradan fark ettim. Filmde ilahi iradeyi hissettirecek ilahi müdahaleyi gösterecek bir yapı yoktu. Kur’an- ı kerimde Eyyamullah şeklinde tabir edilen ve ibret alınması istenilen günlerden, manzaralardan (Dağ vaazı sahneleri ile Ebced hesabı, 66 gibi sahnelerin olduğu bölümler hariç) eser yoktu. Mesele ilahi müdahaleyi hissettirmekti. Bunun batıdaki ender örneklerinden birisi olarak ise Sean Penn’in yönettiği başrolünde Jack Nicholson’un oynadığı The Pledge (Söz) filminde görebiliriz.

Sean Penn bizdeki ‘Sır Kapısı’, ‘Kalp Gözü’ gibi dizilerde işlenilen ilahi ceza yani ilahi müdahale bu dünyada zalimin başına gelebilir, her şey bizim kontrolümüzde değildiri aynı mantıkla işlemiştir. Genelde matematiksel sahneler ve senaryolar ilk bakışta bir zeka gösterisi, yetenek ispatı gibi dursalarda aslında bir nevi hayat ve kader bağlamında insanın gelişen olayları idare eden ve gelecekteki olayları da asıl etkileyen ve düzenleyenin o olduğuna dair sinsi bir yapı taşımaktadırlar. Daemonic tartışmasına da buradan gidilerek şu söylenebilir, Hayatta bazen (Şeytanın Hz. Adem’in cennetten ihracına vesile olduğu gibi) geçici şeytani zaferler olabilir fakat işin sonucuna bakmak gerekir. (Burada bir haşiye koyma ihtiyacı doğmuştur.)

Haşiye-1

Haşiye-1:Bediüzzaman Said Nursi hazretleri alemin ve insanın yaratılış hikmetiyle ilgili Sözler kitabında (11.Söz)
“Her cemal ve kemal sahibi kendi cemal ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca….” diyerek asıl güzellik sahibi Rabbulaleminin, âlemi ve insanı yaratarak cemalini yani güzelliğini yarattıklarında gösterdiğini söyler. Burada akla şeytan,cehennem ve ölüm gibi zahiren güzel olmayan şeyler gelebilir. Bunu da Mektubat’ta 12. Mektub da şeytanın halkının yani yaratılışının bile “kâinattaki şerlerin, zararların, beliyyelerin ve şeytanların ve muzırların halk ve icadları şer ve çirkin değildir.” “Demek, şeyâtin ve şerlerin yaratılması, büyük ve küllî neticeye baktığı için, icadları şer değil, çirkin değil. Belki, sû-i istimâlâttan ve kesb denilen mübaşeret-i hususiyeden gelen şerler, çirkinlikler kesb-i insana aittir; icad-ı İlâhîye ait değildir.” Diyerek alemde aslolanın hayr olduğunu bu mektupta peşpeşe serdettiği mantıki deliller ve örnekler ile ispatlar.

Ayette söylenildiği gibi şeytanın ibadurrahman üzerinde bir etkisi yoktur ifadesiyle gerçekleşen itikadi cepheyi hatırlatıcı kalıcı zaferleri vermekle meşgul olmalıdır Müslüman bir sanatçı.

Haşiye-2:

Ayet-i kerimede geçen “Doğrusu şeytanın, inananlar ve yalnız Rabbine güvenenler üzerine bir nüfuzu yoktur. Onun nüfuzu sadece, onu dost edinenler ve Allah’a ortak koşanlar üzerinedir” Nahl suresi 99-100.ayetinin vermek istediği mesaj Bediüzzaman’ın Mesnevi-i Nuriye’de başka bir meselede bahsettiği Daire-i itikad ile daire-i esbabı karıştırmamalı sözünün ışığında çözümlenebilir. “daire-i esbabın iktizasıyla daire-i itikad ve tevhidin iktizası bir değildir. Onu bundan istememeli.” Yani Allah hemen şurada bir elmayı halk edebilir yaratabilir ama dünyayı sebebler dünyası olarak yaratmıştır cennette ise kudretinin taalluku daha ani ve def’idir cennet ehlinin istediği anda elma elinde hazır olacaktır. Tevekküli konularda da aynı şey düşünebilir. Mesnevi-i Nuriye, Katre’nin Zeyli.

Şeytan ve onun dostlarının baskın bir karakter olması ve kötülerinde kazandığı filmler vardır. Nitekim senaryosunu yazıp yönettiğim OYUNBAZ’da bütün karakterler ama bütün karakterler istisnasız yalan söylemekteler ve finalde hepsi birbirini aldatırken içlerinde en zavallı görüneni en şeytani planıyla istediğine kavuşmaktadır( Tıpkı Byrian Singer imzalı kült film “Olağan Şüpheliler” gibi). Bu determinist kurgu anlayışının Tanzimat geleneğine şartlanıp her ne kadar Attar’dan , Molla Cami’den, Mevlana’dan söz etseler de muhafazakar kesimde olduğunu da söylüyor Sadık Uçanlar (Sh.31’de Kilim Dokumak,Soğan Doğramak, Hikaye Yazmak adlı makalede) ve elhak doğru olduğunu dönüp baktığımda şimdi daha iyi anlıyorum.Sözü uzatmadan Ayşe Şasa’nın Türk sinemasının geçmişinden ders alması gerektiğinden bahsettiği bir yazısında söylediği gibi en azından bu tecrübelerle nelerin yapılmaması gerektiğini kavradık. Son bir not; Buradan finaller iyi olsun hep iyiler kazansın, batı tip drama bizi daraltma gibi serzenişlere girmiyoruz. Kötü adamlarda kazanabilir ama bu filmde öyle bir verilmeli ki ilahi irade ve kader ve kötü olmanın insanı nasıl bir ademiyete yani yokluğa götürdüğü de izleyenlerin iliklerine kadar hissettirilerek verilmelidir. Yoksa onun zekasına bir hayranlığa götürmemeli(Testere ve Kuzuların Sessizliği filmini seriye bağlayan ünlü karakter Hannibal Lector gibi) Bu konunun hassasiyeti ile ilgili şöyle birkaç örnek daha verebilirim; Martin Scorses’in Gazino filmini izlediğinizde (Filmin asıl konusu mafyadır) hem mafyadan hemde kumardan nefret edersiniz. Yine kumar hastalığından bahseden The Rounders filmini (John Dahl yönetmenliğinde Matt Damon, Edward Norton, John Malkovich ve John Turturro gib i baba oyuncuların döktürdüğü bir filmdir) izlediğinizde ise film her ne kadar zahiren kumar kötü dese de kumar oynayasınız gelir.

Tıpkı Bediüzzaman’ın Lemaat’ta Batı medeniyeti ve edebiyatının her türlü anlatıda kullandığı üslubu tenkit meyanında söylediği gibi
“Güneşi gösterirse, sarı saçlı güzel bir aktrisi kàrie(okuyucuya) ihtar eder. Zahiren der: “Sefahet fenadır, insanlara yakışmaz. Netice-i muzırrayı gösterir. Halbuki sefahete öyle müşevvikane(teşvik edici) bir tasviri yapar ki, ağız suyu akıtır, akıl hâkim kalamaz. İştihayı kabartır, hevesi tehyiç(heyecanlandırır) eder, his daha söz dinlemez. Kur’ân’daki edepse hevâyı karıştırmaz.”
Kısaca anlatılan dünyayı anlatma biçimi, karakterlerin verilişi, senaryonun akışı, müzik, oyunculuk ve kameranın açısına kadar her şey bir filmin ruhunu belirler mesajınızı netleştirir. Bunun içinde itinalı ve işin sonucu görmeye kadar varacak bir ceht ve gayret gerekir.
Üstadın Felsefe de dahil olmak üzere kainatta hiçbir şeye külliyen şer izafe etmediği müspet ve menfi olarak iki tarzda algıladığı düşünülecek olursa aynı şey müzik, sinema ve televizyon içinde geçerlidir. Yoksa namaz gibi ulvi ve kutsi bir ibadet bile riyayla kılındığında kendini ifsat edebilmektedir. Zaten Sadık Uçanlarında itirazı hali hazırdaki sinema ve televizyona ait olan verili dille uyuşturulan insanlık bilinci, dünyaperestlik esasatından olan günahlara meyyaliyeti teşvik için azdırılan nefisperestlik ve körleştirilen ruhi güzelliklerdir.
Sinema ve TV’ye ilgi duyanlar için faydalı bir kitap Korku ve Ümid ve Aşk.

 

GERÇEĞİ İNCİTEN PAPAĞAN (Akçağ yay., 2.bsk.,1996, 102 sh.)

Öykü kitabı. İlgimi çeken bazı öyküler şunlar;
Körebe: Çağrışımların peşpeşe kelimelerde vücud bulup arz-ı endam ettiği noktasız ve virgülsüz yazılmış ilginç bir anlatı. Soluksuz gidişatı hoşuma gitti. Birde ‘Sırlı Tuğlalar’ adlı kitabında(Yapı Kredi yayınlarından çıkmıştır) gördüğü bir rüyayı anlatan metin vardır ki o da bu kalitede güzel bir metindir.
Yılan: Risale-i nurdan kaynaklı bir metin. Bu metni yanlış hatırlamıyorsam(Yeni Dergi’de okumuştum galiba) İlhan BERK’te çok beğenmiş. Yarım sayfalık bir öykü ya da anlatı. Böyle metinler ve cümleler vardır hikâyelerinde Uçanlar’ın. Yine bu kitapta ki KAPI adlı hikayede olduğu gibi. Kendi üslubu içerisinde nasıl bir yere koymak gerekiyor bilmiyorum.

 

Gerçeği İnciten Papağan:

Kitaba adını veren öykü. Uçanlar’ın bu hikayede hayatını anlattığı şahsı muhteremin Suad ALKAN olduğunu Korku ve Ümid ve Aşk kitabında söyler.(Sh.48’ de “Her insan Çağının Sıddıkı ve Kezzabıdır” başlıklı yazıda). Anladığımız kadarıyla Sadık Uçanlar’ı en derinden etkileyen ve kendi ifadesiyle bir usta-çırak ilişkisi şeklinde yazıyla temas kurmasını sağlayan kişi Suad ALKAN’dır. Suad ALKAN bol miktarda şiir v.s gibi edebi metinler yazmış ama bunları hiçbir yerde yayınlamamış. İlginç bir durum. Halen öyle mi bilmiyorum. Fakat bu ilişki bana Hind kökenli Amerikalı M. Night Shyamalan’ın yazıp yönettiği “Sudaki Kız” adlı filmini hatırlattı. Filmde başarısız bir yazar vardır ama yazdığı kitap ilerde Amerikanın başına geçecek küçük bir çocuğu etkileyip yetişmesine vesile olacaktır. Suad Alkan gibi insanların da varlığı gerekli. Yani değerli insanların yetişmesine vesile olan fedakar ve cefakar ama şöhretten kaçan üstadlar. Ne demiş eskiler, Marifet iltifata tabidir.Suad ALKAN bu babda teşvikten de öte belli ki fikirsel rotalar çizip yeni ufuklar açmış Uçanlar’a.
Şimdi bu hikâye kitabından yola çıkarak Sadık Uçanlar’ın kullandığı dile ve metinlerine eleştirel bir gözle bakalım. Uçanlar bu kitabına ve diğer kitapları dâhil olmak üzere özellikle Yeni Dergide yayınladığı öykülere bakarsak Nurcuları ve onların dünyasını öykülere taşıyan ilk isimdir. Kendi dünyasını bu anlamda anlattığı gibi aynı rahatlıkla başkalarının öykülerini de anlatır. Özellikle umutsuz ve acıyla biten aşkları anlatmada daha ustadır kalemi.Trajik kelimesinden yazar hoşlanmasa da o halet-i ruhiyeyi veren hikayeleri var. “Garip” kitabındaki ‘Cennet’in Sonu’ adlı hikayede olduğu gibi. Öykülerinde beğenmediğim yönü imge kullanımıdır, imajinasyonlarının kısmen yapay olduğunu düşünürüm. Aslında Sadık Uçanlar’ı edebiyat dünyasında önemli yazar yapan yönü belki de yeni imgeler üretme anlamında bu bulguculuğudur. Anka, Gezgin gibi düz anlatıya daha yakın metinlerinde bu zafiyet yok ama kısa öykülerinde Şehirleri Süsleyen Yolcu’dan başlamak üzere var.
Korku ve Ümid ve Aşk adlı kitabında ‘Ebru Gibi Bir Şey’ başlıklı yazıda bahsettiği (sh.36.Yazı Gökhan Özcan’a ait olan Hiçbişey adlı hikaye kitabını özellikle ürettiği imgeler bağlamında destekleyen bir yazı) imgeleri ve kendi arketiplerimizi yeniden üretmek anlamında bir çağrıda bulunur;
“Çağın başlarında gelenekte ortaya çıkan çatlak, Şeyh Galib’le noktalanan bir imajinasyon bugünün sanatçısının karşısına kendi gerçek imgelerini yeniden üretmek bakımından çetin bir sorun çıkarmıştır. Günümüzde çoğu sanatçının metinlerindeki imgeleri deşifre imkanından yoksunuz.
Kendi sesimizi bulmak…Kendi arketiplerimizi yeniden üretmek zorundayız.” (Sh.37)
Şimdi Sadık Yalsızuçanlar’ın öykülerini okuyanlar neredeyse şiire yakın ama şiire benzemeyen soyutlamaların kullanıldığı metinler yazdığını bilir, buraya alıntılar yapıp yazıyı uzatmaya gerek yok fakat asıl mesele bu imgelemelerin nereye tekabül ettiği, okuyucuya ne verdiğidir? Buradaki soyutlama hedefine ulaşmakta mıdır? Ya da niçin soyutlama? Ali Şeriati’ye göre sanat üç boyuttan başlayıp (heykeltıraşlık gibi) soyuta doğru indikçe etkileyiciliği artar ve hak ettiği ilgiyi de bulur. Şiire, müziğe inildikçe örneğin. Bu anlamda Sezai Karakoç’un da teşvik ettiği sanatta sürrealizm diyebileceğimiz bir tutum Müslüman bir sanatçının tutturması gereken bir yol olabilir. Bunun sebebi de maddileşen ya da sanatçının elinde adeta cisimlendirilen şeylerin birer puta (idol) dönme tehlikesidir. Şimdi burada yazarın Hüseyin Nasr’dan alıntıladığı ve önem verdiği bir tespite bu konu bağlamında bakacağız; “ İslam’ın ilahi kelimesi doğrudan harf ve ses olarak vahyedilmiştir. Dolayısıyla Müslümanlar İslam’ın görsel boyutuyla ilgilenen insanlar bu ses ve harfin tezahürleriyle ilgilendiler” (Korku ve Ümid ve Aşk. Sh.195) diyor. Bunun üzerine de Sadık Uçanlarda “Hıristiyanlık doğrudan kendisi logos olan bir insanın ikonografisi aracılığıyla vahyedilmiştir. Resmin aslında o kültürde meşruiyeti sözkonusu.” diyerek ortaya İslam sanatıyla ilgili dolaylı yoldan bir teşhiste bulunuyor. Şimdi bu teşhisin yanlış bir tarafı var o da şu; Hıristiyanlık ilk doğduğunda ikonografik bir din değildi hatta bu ikonların yerleşmesi kilise içinde şiddetli mücadeleler sonrasında ortaya çıkmıştır. Nasr’ın sözlerine gelecek olursak Araplar puta tapıcılıktan kurtarılırken Allah-u Teala vahy-i ilahisinde kendisine, muhataplarının algılayabilmesi için el ve ayak izafe etmiştir. Çünkü onlar tanrı mefhumunu ancak put gibi cisimleşmiş maddeler dışında (ismen Allah’ı bilselerde) algılayamayacak düzeydeydiler. Kendisi için vech, zat gibi sıfatları da kullanmıştır. İnsanda zaten “Ene”si vasıtasıyla rabbulalemi tanımaktadır. Tüm bunlarla anlatmak istediğim şu, alfabe seslerin, konuşmanın resmedilişidir, bir nevi kodlanmasıdır diyebiliriz. Görüntü ve resimlerde bize bir şeylerden haber getirir. Ses, resim ve alfabe ve bunlar etrafında dönen sanatların hiç biri -batıda icad edilen sinemada dahil olmak üzere- içerdiği mantalite icabı gayr-i islamidir diyemeyiz ve ikonografiden yola çıkıp resmi ret, Kur’an ses ve alfabedir diyerekte bu meyanda ki sanatsal çabaları mutlaklaştırıp doğru da, güzel de budur ve sanat bunlarla yapılırsa İslami’dir diyemeyiz.(Önceki bölümde de belirtmiştik Sadık Yalsızuçanlar’ın itirazı ise günümüz görüntü diline bir itirazdan kaynaklanıyor) Çünkü resmi putlaştırma olduğu gibi metni, sesi ve yazıyı da putlaştırma tehlikesi resim ve heykel kadar olmasa da vardır. Bu tehlike tüm insanlar için hayatı kavrama ve anlamlandırma da kullandığı her şey için olabilir. Sadık Yalsızuçanlar’da bu noktada Tarkovskivari bir dervişane bakış açısına sığınmak ister. Malum sübjektif, öznel tecrubelerin(Tasavvuftaki enfüsi tecrübeleri hatırlatır) sanatsal anlamda özellikle sinemada başarılı kullanımı nadirattandır. Yeni bir dil, yeni imajinasyon ve yeni imgelerin ortaya konulmasına gelince doğrudur yapılması elzem olan bir açılımdır, gecikmiş bir yenilenmedir ama bunu zaten hakkıyla yapan bir üstad vardır. O da Sezai Karakoç. Kuran-ı Kerim’de Nahl suresinde Hz. İbrahim için tek başına bir ümmettir der ya, Sezai Karakoç’da öyledir. Kısaca Sadık Yalsızuçanlar’ın bu felsefeden yola çıkıpta öykülerinde oluşturmaya çalıştığı soyut dil ve imgeler(kısmen risale-i nur kaynaklı tabirlerde dahil olmak üzere)konusunda başarılı diyemem ama yeni bir kurgu arayışı yada anlatım tarzında yukarıda da bahsettiğimiz KÖREBE’de olduğu gibi iyi örnekleri de yeni açılımları da ustaca serdetmiştir.
Son söz olarak şunu söylemek isterim; şöyle ya da böyle tanıdığınız bir insanın eserleriyle ilgili yazı yazmak zor ve müşkilatlı bir işmiş. Çünkü işin ahiret veçhesi var. Samimi, hasbi ve lillah için bir şeyler yazmaya gayret ettik. Bu yazıyı yazma sebebim Sadık Yalsızuçanlar’ın bir çok kitabını peşpeşe okuyunca bir değerlendirme yapma ihtiyacı hissetmem oldu ama zor ve yorucu bir süreçti doğrusu. Ramazanın bereketinden faydalanan bir yazı olur inş.(Bu yazı Hicri 1430 Miladi 2009’un Ramazan’ının da yazılmıştır.)

Sadık Yalsızuçanlar’ın Bütün Kitapları
Öncelikle yazımıza bahis konusu etmediğimiz ama önemli bir boşluğu doldurduğuna inandığım Timaş yayınlarından seri halinde çıkmış aşağıdaki öyküler dizisini çocuklara ve gençlere tavsiye ederim. Biz bu kitapları Milli Eğitim Bakanlığının ilköğretime yönelik hazırlatacağı Din dersi ile ilgili kısa film senaryolarına kaynaklık etmesi, bize bir ilham vermesi açısından incelemiştik. İlköğretim 6.sınıftan itibaren lise ve üniversiteliler de dahil her yaştan insanın eğitimi açısından faydalı olabilecek kitaplar bunlar. Sadık Yalsızuçanlar bu kitapları, klasik İslami eserlere yönelik derin ve geniş taramalarının neticesinde derlemiş.
Binbir Gece Masalları (masal)
Derviş Öyküleri (öykü)
Bostan/Şark Klasikleri
Erdem Öyküleri
Gülistan/Şark Klasikleri
Hikmet Öyküleri
Huzur Öyküleri
Kur’an’dan Öyküler
Mevlana’dan Öyküler
Öyküler Kitabı
Rehber Öyküler
Saadet Çağından Öyküler
Sufi Öyküleri
Diğer Kitapları
Yeni Şiir Antolojisi (şiir seçkisi)
Şehirleri Süsleyen Yolcu (öykü)
Gerçeği İnciten Papağan (öykü)
Mavi Kanatlı Bir Kuş (masal)
Yakaza (roman)
Rüya Sineması (deneme)
Çiznök (deneme)
Kuş Uykusu (öykü)
40 Gözaltı Öyküsü ve Diğerleri
Adı Güzel Kendi Güzel Muhammed
Al Aşkını Ver Beni
Aşka Dair Yalanlar (deneme)
Ayan Beyan (öykü)
Bir Yolcunun Halleri (öykü)
Cam ve Elmas (roman)
Dua Günlüğü
Düş Bahçesi
Düş Kırığı (deneme)
Düş, Gerçek Ve Sinema (İhsan Kabil ve Ayşe Şasa ile ortak kitap)
Garip (öykü)
Geçen Gün Ömürdendir
Gezgin
Güzeran
Halvet Der Encümen
Hayat Müzikle Devam Eder
Hiç
Kerem ile Aslı Aşıklık Ne Müşkil Haldir
Korku ve Ümid ve Aşk
Kuş Uykusu
Mem ile Zin Gözyaşlarının Aydınlığında
Muallakat
Rüya Sineması Deneme 1
Saadet Çağından Öyküler
Sırlı Tuğlalar
Şey / Bir Ömer Hayyam Anlatısı
Tarafsızlık Masalı
Tasavvuf Risalesi
Televizyon Ve Kutsal
Tövbe ve İstiğfar Günlüğü
Unsuru’l Belagat’a İlişkin Notlar
Varlığın Evi
Yolcu
Anka
Dem

 

 

Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 1456

Yorumlar (2)
RSS yorumları
1. Yazan Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 10-09-2009 23:56 - Misafir
 
 
kaçırılmayacak imza gününü...
selam güzel insan 
 
http://sensizyildizlarabakamam.blogspot.com/2009/09/bu-gun-kendinize-bir-iylik-yapin-onunla.html
 
2. Yazan Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 01-10-2009 08:24 - Misafir
 
 
s.a
evet bence çok değişik bir biyografi... :grin
 

Yorum yaz
  • Lütfen yorumunuzun yazının konusu ile alakalı olmasına dikkat edin.
  • Kişisel hakaret içeren yorumlar silinecektir.
  • Reklam amaçlı yorumlar silinecektir.
  • 'Gönder' düğmesine basmadan önce yeni bir güvenlik kodu üretmek için tarayıcınızın *Yenile* düğmesine basın.
  • Yukarıdaki durum yanlış güvenlik kodu girildiği durumlarda geçerlidir.
İsim:
E-posta:
Web sayfası:
Başlık:
BBCode:Web AddressEmail AddressBold TextItalic TextUnderlined TextQuoteCodeOpen ListList ItemClose List
Yorum:



Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.

 
< Önceki   Sonraki >
"Ayrılığa ulaşsaydık, ona kendi acısını tattırırdık." İbn Arabi  

DÜŞ BAHÇESİ

dusbahcesi

Facebook

Son yorumlar

Kürt Dilinde Tasavvuf
MOLLA İ CEZERİNİN KÜRTÇE DİVAN NI KİTAP OLARAK ALMAK İSTİYOR...
25/01/12 21:17 Dahası...
@ GÜLŞİN

Sadık Yalsızuçanlar ile...
özdeş ruhlar
Değerli Kalemşah ekibi, Handan Güler ve Sadık Hocam... Özdeş...
05/01/12 21:37 Dahası...
@ süheyla yıldırım

Hiç yayınlandı
kitap çok guzel.. Yazarımız Sadık YALSIZUÇANLAR'ın ellerine ...
02/01/12 16:00 Dahası...
@ feyza

Sadık Yalsızuçanlar ve "Anka...
haticenesibe
çok güzel :grin :grin :grin :grin
02/01/12 16:00 Dahası...
@ hacer

Aşkı bilmek isteyen Mevlâna ol...
Müstefid
Allah razı olsun müstefid oldum. Muhabbetle üstadım...
09/12/11 22:19 Dahası...
@ kadir

ÇİZMECE

[ Kedi dili samur fırça (Yumuşak) No:02616
Palet ve Spatula ( Ortaboy)
Yağ ve Terebentin (Yağlıboya yağı )
Tuval
Maries boya ( Herrenkten ve özellikle ara renklerden ) 12'li yada 24'lü.
]


Son Okuduklarım

Arama motorları akla zarar mı?
18.07.2011 20:06
Aşağıdaki satırlarda okuyacağınız makalede vermeye çalıştığım mesajla bilgisayar başında yaşadığım durum çelişiyor olsa da,... Devamını oku...
Imam 'Ali in der islamischen Gnosis - Teil 4 | Über die Liebe und Gefolgschaft
29.04.2011 17:35
Verehrte Leser, lange haben wir unseren Blog nicht angefasst. Es waren äussere Umstände die unsere lange Abstinenz veranlasst haben.... Devamını oku...
Anadolu Nefesi
29.04.2011 17:27
Ondörtbin yıl gezdim pervanelikteSıtkı ismin duydum divanelikteİçtim şarabını mestanelikteKırkların cem'inde dara düş... Devamını oku...
Haktır Allahım Muhammed mahım
29.04.2011 17:24
Haktır Allahım Muhammed mahım Ali'dir şahım efendim Allah eyvallah Fatıma Zehra Hatice Kübra Nuri kibriya efendim Allah eyvallah ... Devamını oku...
Devriyye
29.04.2011 17:21
(18) Âşık, gel, cân kulağıyla bu sözleri duy. Gel, insanın aslı nedir anla. Sırları ulu orta yerde anlatma.... Devamını oku...
Denizlili Mehmet Emin Efendi
05.04.2011 21:54
Hakk’ın insâna gelinceye kadar girmediği hiçbir şekil ve bir sûret ve bir renk kalmamıştır. Çünki bir ağacın... Devamını oku...
Su Uğultusu
02.03.2011 22:12
Öğleyi hızla geçerek bir ayrılık ikindisine uğruyor zaman. Yaşlı ve yorgun ruhum vedalaşıp uzaklaşıyor gölge ve ışıktan ... Devamını oku...

YENİ ALBÜM

Haberdar ol

E-Bülten'e abone ol

ÜYE GİRİŞİ






Şifrenizi mi kaybettiniz?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

KİMLER ÇEVRİMİÇİ

Şuanda 21 konuk çevrimiçi

Konan, göçen

mod_vvisit_counterBugün23
mod_vvisit_counterDün205
mod_vvisit_counterBu hafta591
mod_vvisit_counterBu ay1479
mod_vvisit_counter[07.08.08'den]359013

BİRLİK