Salon kararıp da sadece perde aydınlandığında yeni bir hayat başlar, bir süreliğine de olsa. Tıpkı dünyadaki süreli hayatımız gibi. Kimileri bu ortamı ana rahminde olma haliyle de özdeşleştirir. Netice değişmez; bu karanlık salonda, aslında birbiri ardına gelen durağan / cansız görüntüler olan perdedeki hareket/hayat, ömrümüzün içinde bir ömür olarak alır yerini. Ya da bu dünya rüyamızın içindeki daha kısa süreli bir başka rüya olarak.
Dar Alanda Kısa Paslaşmalar filminin sık tekrarlanan repliğinde “Hayat futbola fena halde benzer.” dendiği gibi; hayatla sinema de fena halde benzeşmektedir. Günümüz sinemasında, ne Türkiye’de ne de dünyada izine çokça rastlıyoruz bu anlayışın. İşte belki de bundan dolayı Sadık Yalsızuçanlar, Dünyanın Orta Yeri Sinema adlı kitabının girizgâhını “Hayal, Rüya, Sinema” başlığıyla yapmış. Hayal kelimesine yüklenen anlamlardan yola çıkıp İbn Arabî, Bediüzzaman Said Nursi ve William Chittick’e omuz vererek şu tespite varıyor nihayetinde: Sahih bir sinema düşüncesinin temelini oluşturacak iki ana kavram var; rüya ve hayal. Her iki kavram da misal alemi ile gerçek alemin tam arasında duruyor. Hayal, gerçek alemdeki gerçeklikleri zihne nakşederken bir suret (imaj) giydiriyor onlara. Zihindeki imajları da adeta misal alemindeki hallerinden çıkarıp gerçek kılıyor. Ayşe Şasa’nın “Görüntüler Ontolojisi” başlıklı yazısına yer verilen bu bölümünde Şasa, İsmet Özel’den bir alıntıyla daha da farklı bir bakış açısı sunuyor okuyucuya: “İnsanlar, hayal aracılığı ile kendi hayatlarına girmiş olan kuvvetleri tanrılaştırıyor; sonra onları tecessüm ettiriyorlar, nihayet onlara tapıyorlar. (…) Hayal, insanın istekleri, özlemleri yönünde kafasında meydana getirdiği bir sunî ortam, bir zan, bir kuruntudur. (…) Öte yanda rüya (…) insan üstü bir kuvvetin tesiri altında görülen (müminlerce gerçek kabul edilen) bir istikamet, bir atadır. (…) Hayal içinde olmak ferdî endişelerin bulantısı şeklinde tezahür eder. Rüya ise inancın kaynaklarına dayanmak suretiyle bir berraklık halidir.” Sözlerini “Rüyaya talip olalım.” diye bitiriyor İsmet Özel. Bu talebin sinemaya pratik olarak ne şekilde yansıyacağının açık seçik bir tarifi yok. Yalsızuçanlar, bu konuda Aliya İzzetbegoviç’in görüşlerini yanına alıyor. Görünen her şeyin aslında gölge olduğu inancından hareketle sanatın özünü, ‘soyutlamalarla dolu bir duygu kabı’ şeklinde özetliyor İzzetbegoviç: “İslam sanatı, bütünüyle insanın kendi esas kıymetini anlamasına yardım edecek bir ortam oluşturmayı amaçlar.” Yalsızuçanlar bu noktada, Orta Asya’ya kadar giderek çeşitli örnekler veriyor. Hepsinde de “insanın, kainatla birliği” anlayışının etkileri var. İslam sonrası dönemlerse tamamen İzzetbegoviç’in sözlerini doğrular mahiyette. Ancak yazarın da vurguladığı gibi, ‘manevî damarlarımızın kesildiği’ bir dönemde tanıştığımız sinema, bu zihin ikliminde yeşermedi. Yine de hiçbir şey için geç değil. Kitap, son dönem Türk filmleriyle birlikte Yeşilçam’a geniş bir yer veriyor. Bu sayfalarda, Yeşilçam melodramlarının babası merhum Bülent Oran’la yapılmış bir söyleşi de var. Söyleşide Oran, bir kazayla kör olan, sonra aniden görmeye başlayan karakter klişesinden hareketle Yeşilçam’a yönelik eleştirilere itiraz ediyor. Doğrusunu söylemek gerekirse Oran’ın, ‘eleştirmenler bizi Batı’yla yok yere kıyasladı’, ‘biz seyirci ne istiyorsa onu yaptık’ türünden itirazları pek de kabul edilebilir değil. Keza yazarın, bu örnekleri ‘kader’ kavramıyla telife çalışması, bunu da baştaki ‘rüya’ motifiyle bağdaştırmaya çalışması da. Kaldı ki, Oran bile pek çok eleştiri noktasına açıklık getirirken maddi imkansızlıkları ve dönemin prodüktörlerinin sinemaya yaklaşımını açıkça gerekçe gösteriyor. Güncel örnekleri değerlendirirken de bu tarz bir ‘kayırma’ hâli hissediliyor. Gönül Yarası, Polis hatta Kurtlar Vadisi için uygulanan derin bakış ve alt metinler üretme çabası, mesela Takva’dan esirgeniyor. Çalışmalar üzerinden giden bir bölüm de bazı diziler üzerine. Elbette kaliteli diziler yok değil ve üzerine yazı yazılmayı hak ediyorlardır da. Ancak sinemayı, en temel meselelerine kadar ele almayı amaçlamış bir kitapta doğrusu -bu dizi İkinci Bahar da olsa (ki onunla ilgili yazıyı da dizinin senaristi olduğunu öğrendiğimiz Nilgün Öneş kaleme almış)- dizilerin de bulunması tuhaf. Gilles Deleuze’den Engin Ardıç’a farklı kalemlerin de işin içine girdiği çalışmada bu yazıların ne zaman, nerelerde yayınlandıklarını bilmememiz, dahası kitabın girişinde bir önsözle bir nebze olsun aydınlatılmamış olmamız da kafa karışıklığına yol açmıyor değil. Kitap Zamanı, 4 Ağustos 2008 Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 910
|