JA slide show
Anasayfa
Kelimelerin örtüsünü kaldırabilen bir bilgenin seyir defteri: Gezgin
Yazan Handan Güler   
03.01.2010 15:51
 Kitaplar çeşit çeşittir. Bazılarını bir solukta okur, beğenir lakin kitaplığınızın yüksekçe bir yerine koyar, belki bir daha da okumazsınız.

Kimisi başucu kitabı oluverir; samimiyeti, ve her an okuruna verdiği destekle.

Kimisi kolaydır, elden ele dolaşır, tabi dimağlarda bıraktığı lezzet de okunma hızıyla paraleldir.
    
Bazı kitaplar da vardır ki; hakikat yolunda kilometre taşı gibidir. Defalarca okunur, düşünülür, sindirilir. Her okunduğunda bir başka giz sunar ısrarlı emekçisine.

Bir de “Her şeyin vakti, saati vardır.” gerçeği ile yüzleştirir böylesi kitaplar ve vaktinden önce lezzetini sunmaz kalbi ile kapısına gelmeyene.

Gezgin, böylesi bir kitap oldu benim için: Yayınlandığı zaman yazarına olan güvenle alıp okuduğum ama “öğrenmenin yolunun aşktan geçtiğine olan inancı” tazelenmemiş gönlümde yeterince makes bulamamış bir eserdi Gezgin. Onu sonrasında defalarca daha okumak arzusuyla elime alsam da nasipten öteye yol olmadığından başlayamamıştı yolculuğum Gezgin’le.

Kısa bir zaman önce, onlarca hiç okunmamış eser sırada beklerken, Gezgin okumak arzusu sarınca ruhumu, vakti saati geldi belki diye aldım elime, başladım satırlar arasında gezinmeye.

Kitaba girizgah yapılan satırlar; Yunus Emre’den alınmıştı,

“Dilsizler haberini kulaksız dinleyesi
Dilsiz kulaksız sözün can gerek anlayası” diye haykıran bu dizeler zor bir yolculuğun takipçisi olunacağını ifade etmekteydi.
   
GEZGİN’ in baş kahramanı  Şeyh-i Ekber de denilen İbn Arabi, bazı kesimler için İslam irfanının güneşi şeklinde tanımlanmakta, bazı kesimlerce ise görüşleri tasvip edilmemekteydi. Devrin son büyük alimi, onun için, 'ulum-ı İslamiyye’ nin mucizesidir' derken vahdet-i vücuda dair düşüncelerine bazı eleştiriler de getirmişti.
 
Batılı düşünür Voltaire de, İbn Arabi Hazretleri hakkında, 'Müslümanlar arasında bir adam çıktı nihayet, onu da müslümanlar kabul etmiyor' diyerek bu kısır tartışmayı ifade etmişti.

Ancak GEZGİN bu tartışmalar dışarıda tutularak, hatta kalpte en ufak bir şüphe olmadan, tam bir teslimiyetle kaleme alınmış bir anlatı olarak, çıktığı yerden, kalpten kalbe ulaşacak kadar hasbi kelimeler bütünü olarak elimizdeydi.

“Hz. Şeyh-i ekber, sınırsız denizdir, O'nu bir kez tadan, tanıyan sarhoş olur,
başka bir şey göremez hale gelir “ diyen yazar, bu aşkla yola çıkmış, bu kitapla hayatı boyunca 800 ‘den fazla eser veren bir bilgenin öyküsünü anlatmak gibi ağır bir yükün altına girmişti.  

GEZGİN’DE, hayatını bir seyyah olarak geçiren bilgenin gittiği yerler gerek fizik gerek manevi seyir ve menzilleri açısından o kadar net ve canlı resmedilmişti ki, kimi yerlerde okuyucu kitabın yazarının bilgenin yanı başındaki dostu Abdullah olduğunu sanırdı.

Kitap Endülüs’te Gezgin ile Filozof’un karşılaşmasında, “Bugüne değin yaşadıklarından öğrendiğin, ilahi esin ve aydınlanmayla ulaştığın sonuç nedir? Sorusuyla başlıyor ve tüm kitap boyunca yaşananlar ve geçilen menziller sonunda yine aynı soruyla noktalanıyordu.19 yaşında keşfen verilen cevap kalbi mertebeler katedilip bereketli bir yaşam sürüldükten sonra aynı cevapla noktalanıyordu: “Evet ve Hayır”

Kelimenin kalbine bakma gayretinde bir yolculuğun izlenimlerinin sunulduğu kitapta birbirinden ilginç, giz dolu anı, kronolojik sıra gözetilerek sıralanıyor, her sayfada okuyucunun hayret duygusu kamçılanıyordu. Bu anılardan küçük bir seçkiyle devam etmek kitap hakkında daha fazla fikir vereceğinden birkaç anekdotu burada zikredelim:          

“Daha dokuz yaşındayken İşbiliyye’deki Müsenna isimli 95 yaşındaki bir gönül eri kadının hizmetinde bulunmak üzere evden ayrılmıştı GEZGİN. Orada hal dilini öğrenmiş, bir aşıktan nağmeler dinlemişti. Bir gün yine bir cezbe halinde, ”Allah’ı sevdiğini söyleyen ama O’nunla huzur bulamayan kimseye şaşırıyorum. Oysa O, kulunun gördüğü Varlıktır.  Kulun gözü her gözde O’nu görür. Biran bile gözlerinden yitmez. Bu gibi insanlar sürekli ağlarlar. Bunu ise hiç anlamıyorum. O’nu seviyorken nasıl oluyor da ağlıyorlar?
Hiç utanmıyorlar mı? AŞIK, İNSANLARIN ALLAH’A EN YAKIN OLANIDIR, çünkü her an O’nu görür. O halde kime niçin ağlıyorlar?” demişti kadın, gezgine.

“Orada dört yıl kalan gezgin Kurtuba’ya döndüğünde, kendisini karşılayan şeyin, yüreğine düşmekte olan aşk ateşi olduğunu görmüş ve bunu kaderin bir sırrı olarak alıp bağrına basmıştı. ”AŞKTAN KAÇILAMAYACAĞINI BİLİYORDU.” Diye başlayan üçüncü bölümde Yaşlı kadından aldığı son öğüdü tutuyor, tek çaresinin boyun eğmek olduğunu anlıyordu GEZGİN gönül gözüyle. Aşık olmuştu ama kime aşık olduğunu bilmiyordu. O ateşle dilinden dizeler dökülmeye başlamıştı bile.

“ Koş, acele et, yeniden ele geçirmek için ömründen geçip gideni…Sevgiyle seslen, ey gönlümün son dileği, giz ve anlam ne kadar tutkundur Sen’den gelen habere…Sana benzeyen her şeyin yokluğu ve inkarı olmasaydı, Sen’in bakışından gelen her şey yanmasaydı, Sen’i görmekten başka bir isteğim olmazdı. SEN’DEN SÖZETMEYEN HİÇBİR YAZIYI OKUMAZDIM. SEN’İ ANLATMAYAN HİÇBİR YÜZE BAKMAZDIM. SANA ULAŞTIRMAYAN HİÇBİR YOLA GİRMEZDİM. DİLİYORUM SEN’DEN EY EŞİ VE BENZERİ OLMAYAN SEVGİLİ, SENİN GÜCÜNÜN BANA HÜKMETTİĞİ ŞEYİ İSTİYORUM. HER ŞEY SEN’DENDİR, NİTEKİM BANA DEDİN: KAZAM, KADERİMİ GÖRMENDİR, kim yazgısının dışına çıkabilir?” diye dökülüvermişti kelimeler gönülden dile, yayılmıştı dilden dile.

Önce aşka tutuldu GEZGİN: “Aşk, insanın dünyasını alt üst eden” bir duraktı. Her zaman yıkandığı ırmaktan çıkarır her an ayrı bir gökte gezdirir, her vakit ayrı bir dağa çıkarırdı aşk insanı. Ruhunu dehşet ve ürperti içinde bırakırdı. Aşkla yandıkça etrafını ışıtmaya başlamıştı GEZGİN. Ve aşk burcundan şefkat burcuna geçmesi de uzun sürmemişti.

Manevi seyahatinde menziller aşarken şehir şehir, dergah dergah da gezmekteydi, İbn Arabi GEZGİN’de. Sahiplik duygusundan arındırdı gönlünü cezbe ile ilk açılma gerçekleştiğinde. Elinde ne varsa çıkardı, herhangi bir şeyin sahibi olduğunda onu hemen armağan etmeyi adet haline getirdi. Böylece gönlünde gerçek anlamda kulluk etmekten başka bir dileği ve çabası  kalmamıştı.

“Susku, gömünün kapılarını araladığında” gizlere erişti Gezgin ve bir başka diyarın yolunu tuttu. Her gittiği yerde kainatın zikrini izliyor, onlara katılıyor, arzın halifesi olarak Rabb’ine sunuyordu. İşte böyle bir gün korulukta ıslanan ağaçların zikrini dinleyip oraya yöneldi. “Su da bir elçidir.” diye fısıldadı. Çoğu zaman çocukların ve yağmurun biatının, yani Rabb’ine bağlılıklarının taze olduğunu söyler, onların haberini dinlerdi. “Yağmur sık ağaçların dallarının arasından iniyordu. Bu inme değil bir yücelme sanki diye konuştu.“ Damlalara dikkat kesildi sonra.”Her birini bir melek indiriyordu. Melekleri görmeye çalıştıkça, onlar kendini gösterecekti, biliyordu. Damlanın birine girdi ve orada bir dünya olduğunu gördü. Bir prizmanın içiydi sanki…Damla, içinden kandille ışıtılan bir fanus gibiydi. Işığın kaynağına baktı renklerin içinden, renk yoktu. Ama ışık onları bir kaynaktan getiriyordu. Bir zaman damlanın içinde yürüdükten sonra, yağmurun dindiğini gördü. Çıktı damlanın içinden.”

Düşünme katından anma katına geçerken noktanın gizlerine vakıf oldu, GEZGİN. “Kelime, harfin çiçeklenmesidir. Ve tümü noktadır. Nokta, bütün kitapların anasıdır.” gerçeğini idrak ettiğinde “Tüm harflerin noktanın özüne sığdığını, o patladığında sonsuz harfler çıktığını gördü. Zaman içinde zikirlerini “O’ndan başka Allah yoktur “ diye değil Allah diyerek çekti. Bir gün gönül dostu Abdullah bunun nedenini sorduğunda “Soluklar, Allah’ın iki eli arasındadır, benim değil. La (hayır) demekte olduğum bir anda beni çağırmasından, olumsuzlamanın vahşeti ve korkunç yalnızlığı içinde can vermekten korkuyorum” diye cevap verdi.   

Bir gün ders aldığı bir Şeyhinden şöyle bir hakikat dinlemişti:
“Beni isteyen Beni arar. Beni arayan Beni bulur. Beni bulan Beni sever. Beni seven Bana aşık olur. Bana aşık olana Ben de aşık olurum. Ben aşık olduğumu öldürürüm. Öldürdüğümün diyetini ödemek bana düşer. Onun karşılığı da bizzat Benim.”

GEZGİN, beş evreden oluşacak yolculuğunun üçüncü evresinde iken Hızır’la karşılaştı. Bu zaman zarfında ders aldığı dergahın şeyhi bir gün GEZGİN’e şu öğütleri verdi:
“Yoksulu doyurmak insanın zikirle ulaşabildiği arınmadan daha yüksek bir huzur hali sağlar. Unutma, biz doğduğumuz gibi terk ederiz dünyayı. Derviş, annesinden dünyaya düştüğü gibi yaşamayı başaran kimsedir. Bunun en etkili yolu ise sahip olduklarından başkaları için feragat etmektir. İnfak etmeyen kulluğunda sadece Allah’ın hoşnutluğunu gözetme düzeyine ulaşamaz. İnsanı arıtan paylaşmaktır.”

Modernleşme ile yalnızlığa sürüklenen, karşılıksız yardım etme duygusu farkında bile olmadan elinden alınmış günümüz insanı ne kadar da muhtaç bu öğütlere. Kendini bir aynada seyretmeye, varlık sebebini anlayıp, kalbini zehirli bir sarmaşık gibi sarıp sıkan sıkıntılardan sıyrılıp aşkın düzeylerine geçmeye.

”İster dünya isterse ahiret yurdu olsun, insanın kendi algısını silerek tümüyle O’na bağlanmasıyla ulaştığı her menzile cennet denir.” diyor İbn Arabi GEZGİN’ de. İman ve inancın insan zindanda bile olsa bahtiyar bir ruh hali sağlayacağından cenneti hissetirir olacağını hatırlatıyor, o ışıkla içi aydınlanmamış bahtsızların da saraylarda dahi mutsuz, çaresiz, yalnız kalacaklarından dem vuruyor Gezgin, kelimelerle ördüğü eserlerinde.
” İnsanlar uykudadır, ölünce uyanır “ gerçeğini de ekliyordu Mekke Fetihleri adlı kitabının dördüncü cildinde.

Bir başka bölümde “Hiçbir kederin ruhlarını bulandırmadığı kimselerdir” diye tanımladığı dervişlerin yoksul görünümlerine aldanıp kuşku ve küçümseme ile bakan gayrimüslimlere, “İçi zengin olan dışını süsleme ihtiyacı duymaz” diyerek karşılık vermişti GEZGİN. Bu söz bile tek başına günümüz sıkıntılarına ilaç olacak kadar veciz iken bugün hala böylesi bilgelerin eserlerinden uzak olmamız ne kadar acıdır.

 Gezgin’de yazarın yapmak istediği şey; içimize bilgenin tohumlarını saçmak ve kitabıyla ilk suyu verdikten sonra sahneden çekilmektir. ”Tohum saç, bitmezse toprak utansın!”  diyen şair söz konusu dizeyi sanki bu hakikati resmetmek, için söylemiştir.

Kitabın ilerleyen bölümlerinde de “konular kılcallaştıkça”, okuyucunun “dimağı kamaşıyor” ama her sayfasında ayrı bir sır ve o sırrı öğrenmenin ilk adımı hayret karşımıza çıkıyordu. GEZGİN, kitaplarında varlığa ilişkin birçok kavramı açıkladığı gibi burada da devreye giriyor; “Hayret, insanın aklının kilitlenmesinden dolayı ortaya çıkar “ diyordu. “Ancak bunları keşif yoluyla bilenlerin aklının hayrete uğramaksızın kabullendiğini” aktarıyordu yazar seçkilerinde.

Yine bir bölümde GEZGİN şöyle diyor, sanki günümüze ışık tutuyordu: “Öyle bir zamandayız ki bilgisizlik çoğalmış, gayretsizlik artmış ve yalancı iddialar ortayı doldurmuş. İnsanlar birbirlerine uydurma hikayeler anlatıp duruyor. Peki biz ne yapalım? Kime kızalım? Herkes bir yol tutmuş gidiyor. TÜM KEDERİMİZ GELİP GEÇİCİ OLAN DÜNYANIN İŞLERİ OLMAYINCA, OLAYLARIN ELİNDE OYUNCAK OLMAYIZ, FANİLİK VE ÖLÜM ÇIĞLIKLARI KULAKLARIMIZI DOLDURMALI.”

Kitap, “Baştan ayağa gönül kesilmiş” bir bilgenin manevi seyahatinden dem vurdukça, madde aleminde gezdiği şehirler de öyle canlı tasvir ediliyor ki, bir film seyreder gibi ilerliyorsunuz kitabın bölümlerinde ve böylesi zor bir yükün altındaki yazarın da baştan aşağı gönül kesilmesiyle bu işin üstesinden geldiğini anlıyorsunuz. Ve eğer siz de gönülden bir okuma yapmıyorsanız dışarıda kalıyorsunuz. GEZGİN sizden vaktinizi, GEZGİN SİZDEN KALBİNİZİ İSTİYOR, öylece okuyup kapağını kapatıp gitmenize müsaade etmiyor. Belki hakikate giden yolda bir anahtar olup kapının önüne getiriyor gezgin. Kapıyı, ardındaki ışığı gösteriyor, lezzetlerinden bahsediyor ama seçimi size bırakıyor.   

Yazar bir bölümde Gezgin’in okumaları üzerinden ince bir mesajla şu gerçeği de hatırlatıyor okuyucuya: Kitapları biz seçmeyiz. Kitaplar bizi seçer. Dilerim ki, GEZGİN de bizi seçen, kalbimizi Allah’a açmamıza sebep olan bir kitap olur. Dünyaya gelişinden gidişene kadar yaşadığı yolculukta yalnız olan insanoğluna arkadaş, öteler yolculuğunda da yoldaş olacak kitaplara bir girizgah sunar.

 O’na teslim olup nesneleri teslim alacağımız hakikatini gönlümüze kazıyacak kitapların bizi seçmesi temennisiyle…                      
               
http://sensizyildizlarabakamam.blogspot.com/2010/01/var-scproject4907520-var-scinvisible0.html

 


Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 312

Bu yazıya ilk yorumu yazın
RSS yorumları

Yorum yaz
  • Lütfen yorumunuzun yazının konusu ile alakalı olmasına dikkat edin.
  • Kişisel hakaret içeren yorumlar silinecektir.
  • Reklam amaçlı yorumlar silinecektir.
  • 'Gönder' düğmesine basmadan önce yeni bir güvenlik kodu üretmek için tarayıcınızın *Yenile* düğmesine basın.
  • Yukarıdaki durum yanlış güvenlik kodu girildiği durumlarda geçerlidir.
İsim:
E-posta:
Web sayfası:
Başlık:
BBCode:Web AddressEmail AddressBold TextItalic TextUnderlined TextQuoteCodeOpen ListList ItemClose List
Yorum:



Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.

 
< Önceki   Sonraki >
"Ayrılığa ulaşsaydık, ona kendi acısını tattırırdık." İbn Arabi  

Facebook

Dumanüstü haber

Roman kahramanınız kim?

 Heyemalo Yayınları birkaç hafta önce 'Roman Kahramanları' adlı yeni bir edebiyat dergisi çıkardı. Herkes çok sevdi, kahramanlarını hatırladı.

Sizin kahramanınız kim bilmiyoruz ama Teoman, Sabahat Akkiraz, Bennu Yıldırımlar, Arif Aşçı, İbrahim Tenekeci, Sadık Yalsızuçanlar ve Ömer Lekesiz'e kahramanlarını hatırlatmak istedik.

Sadık Yalsızuçanlar: Zebercet de modern yaşamın kıyısında yaşıyor

 Roman kahramanım Zebercet. Onu aslında hem seviyorum hem sevmiyorum. Daha çok acıyorum. Ama hem gündelik yaşamda ona benzer çok kişi görüyorum. Hem de onun cesur biçimde yani yazıcısının cesaretle karşımıza çıkardığı bir ayna olduğunu düşünüyorum. Esasen Zebercet, insan ruhunun örselendiği kaotik yaşamda kaçınılmaz bir kayıp insan hali olduğunu biliyoruz. Ama bunu edebiyatımızda yeterince yansıtamıyoruz. Atılgan bize bunu yaparak, yüz yüze kaldığımız tehdidi, bireyselmiş izlenimi veren bir anlatının ve dilin içinden yapıyor. Zebercet tıpkı Abdulhak Şinasi Hisar'ın Fahim beyi gibi, saçma(lığa) dönüşen modern yaşamda, yaşamın kıyısında yaşıyor. Ve bizim ne denli güç bir sınavla karşı karşıya olduğumuzu anlatıyor. Dediğim gibi ona acıyorum, herkes gibi bende de ondan kimi özellikler buluyorum.

Devamını oku...
 

Son yorumlar

Avatar
kalp sembolizmi
onların insanlığa ilişkin umutlarımızı diri tutan, bizim çok...
09/03/10 13:43 Dahası...
@ handan güler

Mem u Zin'den
seneryo yazımı için
MERHABA SADIK BEY BENİM ADIM ESEF SIZMAZ PANTER FİLM E...
08/03/10 14:38 Dahası...
@ ESEF SIZMAZ

'Şehadet Parmağıdır Göğe Doğru...
ŞEHADET
İSLAMIN SEMBOLÜ MİNARELERİMİZ.KÖUÜMÜZÜN.İLÇEMİZİN.İLLERİMİZİ...
09/03/10 13:41 Dahası...
@ erol çelik

Avatar
Bana çok yeni gelmedi
Jake Sulley mi gerçekti, Avatarı mı? Hangi yaşamının gerçek ...
02/03/10 22:05 Dahası...
@ musayılmaz

Zeynep Yalsızuçanlar'dan yeni ...
zeynep seni kutlamıyorum. buradan sana öpücükler yollayıp ...
27/02/10 13:55 Dahası...
@ hatice kübra yılmaz

BİRLİK


DÜŞ BAHÇESİ

dusbahcesi

YENİ ALBÜM

album4

ÇİZMECE

Haberdar ol

E-Bülten'e abone ol

Not: Teknik bir yenilenme sebebiyle bülten aboneliklerinin yeniden yapılması gerekmektedir. Lütfen bülten kayıtlarınızı yenileyiniz.  

ÜYE GİRİŞİ






Şifrenizi mi kaybettiniz?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

KİMLER ÇEVRİMİÇİ

Şuanda 3 konuk çevrimiçi

Konan, göçen

mod_vvisit_counterBugün60
mod_vvisit_counterDün438
mod_vvisit_counterBu hafta1509
mod_vvisit_counterBu ay3969
mod_vvisit_counter[07.08.08'den]128197

YENİ KİTAP

Dostluk Üzerine
Önce Selam Sonra Kelam


Hazırlayan: Sadık Yalsızuçanlar

Hekimoğlu İsmail Fethi Gemuhluoğlu için, “Kitap gibi bir adamdı. Onu okuyanlar devleşiyordu” dedi. Hilmi Yavuz, “onun söz ile sema yaptığını” söyledi. Rasim Özdenören, onu “bir derviş” olarak, Nabi Avcı ise “sürgünde kurulmuş bir Osmanlı divanı olarak” tanımladı.
Yakın tarihimize bir gönül ve hizmet adamı olarak damgasını vuran Fethi Gemuhluoğlu, ülkesinin selameti adına geniş ufuklu, erdemli ve bilgili insanlara ihtiyaç olduğuna inanan ve hayatını bu insanları ortaya çıkaracak şartları oluşturmaya adayan, dost zengini bir Anadolu bilgesiydi. Özellikle Türk Petrol Vakfı genel sekreteri iken, kendilerinde bilgi, zeka ve sanat parıltısı gördüğü yüzlerce genci yetenekleri doğrultusunda yüreklendirmekle kalmadı, yüksek öğrenim görmeleri için onlara destekte bulundu, pek çok gence burs verdi. Ömrünün sonuna kadar sürdürdüğü bu çabalar, Türkiye’nin bugünkü akademik hayatının yanı sıra; kültür, sanat ve düşünce hayatı üzerinde de büyük oranda etkili oldu. >>