JA slide show
Anasayfa
Hâl'in âteşin risâlesi
Yazan Saliha Malhun   
10.08.2009 11:45

 Feridüdîn-i Attâr Hazretler'nin  'Mantık Al-Tayr' adlı eseri elime ilk tutuşturduğu gün, tefeül ederek açtığım sayfada şunlar yazılıydı; "Kapıya gelen yolculara bak… Hepsi de birbirine dayanıp yoldaş olup gelmişler! Her zerreye ayrı bir kapı var; şu halde her zerreden ona başka bir yol var! Sen ne bilirsin hangi yola gidileceğini? Hangi yolla o kapıya varıp ulaşılacağını? Onu apaçık ararsan işte o zaman gizlenir... Gizliliklerde ararsan açığa çıkar! Açıkta aradığın zaman gizlidir, gizlide aradığın zaman meydanda!" 

Sadık Yalsızuçanlar'ın "Ankâ" romanını okuduğumda, bu tefeülümün romana aksedişini hayretler içerisinde müşahade ettim. Niyazî Mısrî hazretleri hakkında bir tez hazırlamakta olan Mehmed'in, pîrin izini sürerken karşılaştığı hakikatlerin her kapıda başka bir mânâya bürünüşünün garip ve bir o kadar da ürpertici hikâyesiydi okuduğum. Bir roman da değildi sanki, âdetâ hâl'in âteşin risâlesiydi…

Tez için ilk hazırlıklara başladığında pervane misali âteşe çekildiğinin farkında bile değildi Mehmet. Tez diye başladığı şey, cılız bir mum aleviyle aydınlanan ve her tarafı kağıtlarla kaplı bir çilehaneden başka neydi ki? Yanmak için krater dibinde bir oda verilmişti ona. Kelime, işaret  ve simgelerle başladığı yolculuğunda elinde tuttuğu cılız mum eleviyle önüne düşen ışık, aydınlatmaktan çok karartıyordu sanki her şeyi. Bu karanlıkta gölgeler belirmeye başlamıştı.

Her yanından yükseltilmiş kağıttan duvarlar gibi, âdetâ başka bir âlemin içine alınmıştı. İzini sürdüğü pîr, bir zaman sonra kelimelerin üzerinde büyük bir gölge olarak belirmeye başlamıştı bile. Daha ilk adımda sönmüştü elindeki titrek mumun alevi de. Öyle ki; oldukça meşakkatli geçecek bu yolcuğun başında elinde ne bir tez, ne de onu hazırlamaya mecâli kalmıştı. Çünkü 'hakikati apacık aramaya çıktığında gizleniyor, gizlide aradığı şeyleri bir vakit sonra ayan beyan ortada buluyordu.' Pîr, kıskıvrak yakalamıştı onu!..

Karısı ve oğluyla yaşadığı problemler yüzünden tezi hazırlaması da imkânsız hâle gelmişti. Esâsında bu, pîrin onu kuşatmasından başka bir şey değildi. Üzerine çöken ağırlık tıpkı bir gece gibi hakikatlerin üzerini örterek varlıkların gölgesini heyula gibi büyütüyordu. Çile ise, bir sarmaşık gibi gündelik hayatına dolandıkça dolanıyordu. Zaten çok geçmeden klavyedeki kelimeler de kullanılmaktan dolayı yıpranmış ve içinde bir suskunluk denizine dönüşmüştü.

Artık kelimeler de  aşkın içinde erimiş, Mehmet hâl içinde dilsizleşmişti. Çünkü tarihi neredeyse ezele uzanan o âşk denizinin içinde olduğunun farkında bile değildi. Bunu farkeden hocası ona Mısrî'yi bırakıp Yunus'u çalışmasını tavsiye etmiş olsa da artık çok gecikmişti. Hakikat; bazen gece gibi gizli ve karanlıklardaydı ya? Gündelik hayatın üzerine çöken gaflet perdesi geceye, gecenin içindeki gize ve o gizdeki hakikatlere bakmak isteyen gözleri de yumuyordu. Mehmet ne zaman zihninin suları altında kaldığı gerçeklere bakmak istese, hep belli belirsiz bir iz, bir ışık görüyordu. Oysa o yansıyan ışığı değil, ışığın kendisini istiyordu. Hakikatin kendisini…  

Garip bir hâlin içindeydi Mehmet. Geçmiş ile gelecek zamanın kesiştiği bir noktada, bitmiş şeylerle henüz başlamamış hadiseler arasında, varlık ile yokluğun sınırında suskunluk içinde bekliyordu elleri. Çünkü ruha en uzak uzvu elleridir insanın. Dudaklar bazen keyfince gerçeği saklar, gözler ise herşeyi ele verir. Oysa eller… Eller hakikat karşısında hep titrer… Bu yüzden sonsuz bir bakış lâzımdır sonsuza sonsuzca bakabilmek için. Çünkü insan durduğu yerdedir ve ancak geldiği durağa bir ad takabilir.  

Yani bir kaç yüzyıl önce yaşamış kadîm bir pîr ile Mehmet arasındaki rabıtayı elbetteki 'mürit ve mürşit' arasındaki münasebet gibi değerlendiremeyiz. Pîrin yaşadığı devirdeki meşakkatler ve mekânlar üzerine de bir kurgu değil roman elbetteki. Hâl ile yürüyen Mehmet'in zaman üstü nazarına girdiği büyük mürşîdin tecrübeleriyle kendi zamanındaki adımlarını atıyor oluşudur. Çünkü yolun yarısını çoktan yürümüş, geri dönemeyeceği kadar uzaklaşmıştır kendi dününün kıyılarından. Soğuk, dipsiz ve anaforlu bir imtihan denizinin ortasında pîr gibi bir akıntıya kapılmıştır hayatı. Hazreti pîrin adımları gibi büyük adımlar atmak elbetteki bu modern zamanda her Mehmed'in harcı değildir. 

Terkedilmek ne korkunç bir kelimedir. Vedâ edip gitmek, bırakılmak, ayrılamak… Hayat hep bu yüzüyle çıkıyordu karşısına Mehmet'in. Oysa bir tek vedâ bile bir ömrünü tarumar etmeye yetmez mi insanın? Buna rağmen Mehmet yürüyordu hayatta. Sanki var olmayan bir denizde, var olmayan bir midyenin içindeki var olmayan bir inciyi arıyordu. Onun adı saadetti. Eşinin onu terketmek istesi ve küskün oğlunun yüreğini çiziktirdiği ıstırap gün geçtikçe yiv yiv derinleşiyordu. Esasında hayatımızdaki bir insanın sevgisini kaybetmemiz zorlukla tırmanılmış bir doruktan aşağı yuvarlanmakla eş değerde değil midir? Ve daha pek çok acılar, acılar, hatıralar… Ancak Niyazî Mısrî hazretleri hayatına aktıktan sonra kanamaya başlamıştı ruhundaki yaralarda. O okşadıkça, deştikçe daha da derine gidiyordu. Hâlbuki hep aynı yerdeydiler, hep oradaydılar zaten.

Zamanın bir su gibi akıp gitmesine, avuçlarında bir şey bırakmamasına dayanmıyordu yüreği. Acının sınırları var mıdır sizce? Romanın, eşinin onu terkedip başka eve taşınmasından sonraki kısmı, işte bu sınırı zorluyor bence.  Eşinin ona bir zamanlar verdiği ve Mehmet'in de sonsuz bir güvenle içtiği bu bir avuç sevgi, küçük bir çocuğun erimemesi için avucunda tutmaya çalıştığı bir kar tenesi gibi eriyiverip gidivermişti. Eriyen suyun parmaklardan akıp gitmesi tanımsız bir acı vermişti ruhuna. Zaman da böyleydi işte Mehmet'in avuçlarında. Ankâ'; durdurulumayan bir zaman akışında, yaşanan her an'ın artık geçmiş olmasının insana verdiği bir iç sıkıntısının romanı olabilir mi? Tam da öyle…

Niyazî Mısrî hazretleri onu sonsuz ve dar bir zaman aralığından geçiriyordu. Hiç bir yerde durmasına ve bir hâdiseye ikinci defa bakmasına izin vermiyordu. Bunun bir gelecek korkusu olduğunu sanabilir belki okur. Ama bence değil. Hayattan ölüme doğru yol alışı ya da anıların hiç yaşanmamışçasına birbiri ardınca kaybolup gitmesinin o yalın ve klasik hüznünden bahsetmiyor ki roman. Çünkü Mehmet izlerle yol alıyordu, hatta gerçek ölümlerle. Niyazî Mısrî hazretleri, hiç olmadık bir zamanda karşısına çıkıyordu incitilmiş hayatının.

Acaba incitilen kendi miydi, yoksa asıl incitilmiş birinin târumar edilmiş hayatının enkazını ruhunda hissedişi miydi Mehmet'in? Bazen bir düşten uyanır gibi uyanmak istiyordu kaydığı bu çile oluğundan. Ancak, bu bahsini ettiğim de ölüm değil gene. Asıl ölüm, hiç hesapta olmayarak çıktığı bu yolculukta, kendi kıyılarından binlerce mil uzakta, başka bir ruhun incinmiş hayatına ortak olarak aynı çile yumağında sarılmasıydı.  

Niyazi Mısrî hazretlerinin büyük bir Ankâ olduğu zamanında anlaşılamamış ve bir damla huzur bulmak için sığındığı yuvası bile tarumar edilerek prangalara vurulup sürgüne gönderilmiş büyük bir muzdariptir. Buna rağmen uçmaktan vazgeçmeyen büyük bir Ankâ'dır. Bu kitab "dünya vârına ve itibârına tenezlsüzlüğün bir risalesi olabilir mi aynı zamanda? Elbette. Yalsızuçanlar, Niyazî Mısrî hazretlerinin hayatına vakıf olduğu için onun aşk zincirinin halkalarını da çok iyi biliyor ve onları üç 'mim' de düğümlüyor. Niyâzi Mısrî -asıl adı Mehmet'tir- roman kahramanı Mehmet ve Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v)… Altun Silsile'nin yaldız tozları romandaki bu üç mimi aşk bağında buluşturuyor.

Ankâ, Simurg'u simgeleyen ve dünyanın yokoluşuna üç defa şahit olacak kadar yaşlı bir kuştur. Ferîdüddîn Attar hazretleri Mantık-al Tayr adlı eserinde bu efsanevi kuşun uçuşunda bilgi ağacının yapraklarını hışırtadışını ve bu ağaçlardan dökülen tohumların bahşettiği şifayı bir seyr-I süluk yolcuğunun hikâyesi eyler. Feridüddin Attar hazretleri Simurg'a ulaşmak için yolculuğa çıkan kuşların hallerine ve vâdilerde çektikelri çile ve meşakkatlere ne kadar vâkıfsa üstâd Yalsızuçanlar da Mantık-al Tayr'a o kadar vâkıftır.   Mehmet Simurg'a yani Ankâ'ya doğru uçan bir kuştur.

Sağa sola çarparak, kanatlarında yaralar açılan bir uçuştur onunkisi. Ankâ, yeryüzüyle gökyüzü arasında yükselen bir çığlığın romanıdır. Her nesnenin kayıp gölgesi, her sesin bin parçaya bölünmüş  hâli ve yankısıdır. Hâl kısmını anlatmak pek mümkün değil bu romanın. Çünkü her okuyanın kendi hâlinden anlayacağı bir yakaza rüyasıdır.  Bu roman "Hâl… Âteş ve Ankâ'nın kitabıdır… 'Hâl'in Âteşin Risâlesi…"  Bütün dünyaya iyi okumalar…

 

Milli Gazete, 11-12-2008

 


Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 655

Bu yazıya ilk yorumu yazın
RSS yorumları

Yorum yaz
  • Lütfen yorumunuzun yazının konusu ile alakalı olmasına dikkat edin.
  • Kişisel hakaret içeren yorumlar silinecektir.
  • Reklam amaçlı yorumlar silinecektir.
  • 'Gönder' düğmesine basmadan önce yeni bir güvenlik kodu üretmek için tarayıcınızın *Yenile* düğmesine basın.
  • Yukarıdaki durum yanlış güvenlik kodu girildiği durumlarda geçerlidir.
İsim:
E-posta:
Web sayfası:
Başlık:
BBCode:Web AddressEmail AddressBold TextItalic TextUnderlined TextQuoteCodeOpen ListList ItemClose List
Yorum:



Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.

 
< Önceki   Sonraki >
"Ayrılığa ulaşsaydık, ona kendi acısını tattırırdık." İbn Arabi  

DÜŞ BAHÇESİ

dusbahcesi

Facebook

Son yorumlar

Kürt Dilinde Tasavvuf
MOLLA İ CEZERİNİN KÜRTÇE DİVAN NI KİTAP OLARAK ALMAK İSTİYOR...
25/01/12 21:17 Dahası...
@ GÜLŞİN

Sadık Yalsızuçanlar ile...
özdeş ruhlar
Değerli Kalemşah ekibi, Handan Güler ve Sadık Hocam... Özdeş...
05/01/12 21:37 Dahası...
@ süheyla yıldırım

Hiç yayınlandı
kitap çok guzel.. Yazarımız Sadık YALSIZUÇANLAR'ın ellerine ...
02/01/12 16:00 Dahası...
@ feyza

Sadık Yalsızuçanlar ve "Anka...
haticenesibe
çok güzel :grin :grin :grin :grin
02/01/12 16:00 Dahası...
@ hacer

Aşkı bilmek isteyen Mevlâna ol...
Müstefid
Allah razı olsun müstefid oldum. Muhabbetle üstadım...
09/12/11 22:19 Dahası...
@ kadir

ÇİZMECE

[ Kedi dili samur fırça (Yumuşak) No:02616
Palet ve Spatula ( Ortaboy)
Yağ ve Terebentin (Yağlıboya yağı )
Tuval
Maries boya ( Herrenkten ve özellikle ara renklerden ) 12'li yada 24'lü.
]


Son Okuduklarım

Arama motorları akla zarar mı?
18.07.2011 20:06
Aşağıdaki satırlarda okuyacağınız makalede vermeye çalıştığım mesajla bilgisayar başında yaşadığım durum çelişiyor olsa da,... Devamını oku...
Imam 'Ali in der islamischen Gnosis - Teil 4 | Über die Liebe und Gefolgschaft
29.04.2011 17:35
Verehrte Leser, lange haben wir unseren Blog nicht angefasst. Es waren äussere Umstände die unsere lange Abstinenz veranlasst haben.... Devamını oku...
Anadolu Nefesi
29.04.2011 17:27
Ondörtbin yıl gezdim pervanelikteSıtkı ismin duydum divanelikteİçtim şarabını mestanelikteKırkların cem'inde dara düş... Devamını oku...
Haktır Allahım Muhammed mahım
29.04.2011 17:24
Haktır Allahım Muhammed mahım Ali'dir şahım efendim Allah eyvallah Fatıma Zehra Hatice Kübra Nuri kibriya efendim Allah eyvallah ... Devamını oku...
Devriyye
29.04.2011 17:21
(18) Âşık, gel, cân kulağıyla bu sözleri duy. Gel, insanın aslı nedir anla. Sırları ulu orta yerde anlatma.... Devamını oku...
Denizlili Mehmet Emin Efendi
05.04.2011 21:54
Hakk’ın insâna gelinceye kadar girmediği hiçbir şekil ve bir sûret ve bir renk kalmamıştır. Çünki bir ağacın... Devamını oku...
Su Uğultusu
02.03.2011 22:12
Öğleyi hızla geçerek bir ayrılık ikindisine uğruyor zaman. Yaşlı ve yorgun ruhum vedalaşıp uzaklaşıyor gölge ve ışıktan ... Devamını oku...

YENİ ALBÜM

Haberdar ol

E-Bülten'e abone ol

ÜYE GİRİŞİ






Şifrenizi mi kaybettiniz?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

KİMLER ÇEVRİMİÇİ

Şuanda 17 konuk çevrimiçi

Konan, göçen

mod_vvisit_counterBugün125
mod_vvisit_counterDün182
mod_vvisit_counterBu hafta488
mod_vvisit_counterBu ay1376
mod_vvisit_counter[07.08.08'den]358910

BİRLİK