“Attığın vakit sen atmadın, lâkin Allah attı. Ve bunu, Allah müminleri güzel bir imtihana tâbi tutmak için yaptı. Şüphesiz ki Allah hakkıyla işitir ve bilir.” “Beni isteyen Beni arar, Beni arayan Beni bulur, Beni bulan Beni sever, Beni seven Bana âşık olur, Bana âşık olana Ben de âşık olurum. Ben âşık olduğumu öldürürüm. Öldürdüğümün diyetini ödemek bana düşer. Onun karşılığı da bizzat Benim.”
Sadık Yalsızuçanlar’ın “Gezgin” adlı romanı, büyük mutasavvıf İbn Arabî’nin, maddi düzeyde gerçekleşen yolculuklarına içkin olan manevi menzilleri kat etmesini konu ediniyor. Mekânda yolculuk, zamansızlık içinde atılan kulaçlarla sürdürülen bir ebediyet yolculuğunun mecazı olarak kullanılıyor. Yalsızuçanlar, bu yolculuğu, kendi ruhî tekâmülüne ortak ederek kendi yolculuğu haline getirirken, okuyucuyu da bu yolculukta adeta İbn Arabî’nin yoldaşı Abdullah haline dönüştürüyor.
Gezgin’in yolculuğu, manevi menziller arasında bulunan iki büyük durak arasındaki devasa tırmanıştır. Roman, büyük bir denizin, bir göl ile karşılaşmasıyla başlar ve iki “sahilsiz umman”ın birbirine kavuşmasıyla biter. İki büyük durak arasında peşine düşülen soru, “evet ile hayır”ın anlamıdır. Yalsızuçanlar’ın romanı, “evet ile hayır”ı anlama yolculuğunda bir tefekkür, bir hikmet meyvesi olarak tadılabilir.
Deniz ile Göl
Ummanın göl ile karşılaştığı ilk durak… Henüz yirmilerine bile gelmemiş hakîm ile ömrünün son demlerini yaşamakta olan filozofun karşılaşması. İbn Arabî ile İbn Rüşd’ün… Böyle bir karşılaşmanın olup olmadığı konusunda tartışmalar muhtelif olsa da, Yalsızuçanlar’ın, romanının giriş kısmı olarak bu karşılaşmayı ele alması birkaç açıdan anlamlıdır.
Bu karşılaşma, romanın tümünde peşine düşülen sorunun, “evet ile hayır”ın anlamının ne olduğu sorusunun, zihinlerimize imza attığı ilk an olması açısından önemlidir. Filozof, büyük bir hakîmden aklıyla ulaştığı menzillerin doğruluğunun teyidini istemektedir adeta. Sessizliğin hakim olduğu bu karşılaşma, aynı zamanda Endülüs’ün manevi ve düşünsel bir portresini ortaya koyuyor olması açısından da önemlidir. Ünü ülkeleri aşmış çağın en büyük filozofu, düşüncesiyle geldiği menzilin doğru ya da yanlışlığını gencecik bir mutasavvıfa soracak kadar hikmet aşığıdır. Hikmetin düşünce ile varılan bir menzilin çok ötelerine aştığının farkındadır ki, yaşını, ününü hiçe sayarak gencecik bir dervişin gözlerinin içine bakmaktadır. Bu portre, Endülüs’ü dünyanın gelmiş geçmiş en büyük medeniyetlerinden birisi yapan şeyi resmetmektedir: Hangi kanaldan olursa olsun hikmete duyulan büyük aşkı…
İslam düşüncesinde hikmetle bağı en kopuk olduğu düşünülen bir filozofun dahi, bulunduğu noktada, hikmet aşkıyla yanıp tutuşan bir tevazua işaret etmesi önemlidir. Felsefede ve düşüncede neleri kaybettiğimizin anlaşılması açısından çok daha önemlidir bu karşılaşma.
Deniz, henüz “sahilsiz umman” olmamış bir deniz, o denize ve o denizin açıldığı sonsuzluğa ulaşmak için kendisiyle deniz arasında kanallar açmak için toprağı delmeye çalışan “Göl” ile karşılaşır. Göl, denize ulaşmak ister, ama önü engellerle doludur. Onu göl yapan özellikler, aynı zamanda onun deniz olmasını engelleyen bentleri oluşturur. Toprağı delip denize kanal açmaya çalıştıkça, gölün özellikleriyle denizin özellikleri arasındaki aşılmaz uçurumlar daha net ortaya çıkar. Göl, denize ulaşmak için, tam da onu göl olmaya mahkûm eden özelliklerini kullanmaktadır çünkü.
Ancak o gölün, şimdiki göllerden farkı, büyük hikmet aşkındadır büyük oranda. Şimdiki göller göl olmaktan mesut ve memnun olarak, kibirle, göle okyanusu sığdırmaya çalışan boş uğraşlar içindedirler. Endülüs’teki gölün, deniz olmak yönündeki iştiyakı, Endülüs’ün tüm manevi-düşünsel iklimini gösteren ve onu bugünkü medeniyetlerden farklı kılan ikinci portresi olmaktadır.
Yalsızuçanlar, romanın büyük bölümünün geçtiği Endülüs’ün bir portresini, iki büyük şahsiyet arasındaki büyük oranda sessizlikten ibaret olan bu karşılaşmaya sığdırarak, romanını, büyük tasavvuf eserlerinin kalbine doğru taşıyor.
Filozof, hakîmden beklediği cevabı, o zamana kadar ulaştığı menzilin onayı anlamına geldiğini düşündüğü “evet” kelimesini almışken, sonrasında gelen bir “hayır” cevabı ile sarsılır. Ancak sarsılan sadece filozof değildir. Sarsılan, Gezgin ile birlikte yola, sırf bu “evet ile hayır”ın anlamını aramak için çıkacak olan okuyucudur aynı zamanda. Okuyucunun zihnine ve gönlüne o büyük soru böylece düşer; ana rahmine düşen tohum gibi… Zihnin ve gönlün rahminde gittikçe büyüyen ve en sonunda, ancak doğum anında cevabı anlaşılabilecek olan bir sorudur bu. Evet ve hayır ne demektir? Gezgin, filozofa evet ve hayır derken tam olarak neyi kast ediyordur?
İki “Sahilsiz Umman”
“Evet ve hayır” kelimelerinin, sadece filozofa verilmiş bir cevap değil, Gezgin’in hem kendisine, hem romanın yazarına, hem de okuyucuya, hikmetin özeti olarak ortaya çıkardığı bir meyve olduğunu romanın sonunda iki sahilsiz umman arasındaki karşılaşma sonrasında öğreniriz.
İbn Arabî ile Mevlânâ’nın karşılaşıp karşılaşmadığı konusunda da, aynen İbn Rüşd karşılaşması için olduğu gibi rivayetler çoktur. Kimi rivayetlerde birbirlerinden haberdar oldukları ama hiç karşılaşmadıkları ifade edilirken, kimilerinde de karşılaştıkları hatta sohbet ettikleri ifade edilir. Ancak bu rivayetler arasında, kavuşmanın gerçekleştiği anın seçilmesi, Gezgin’in izlediği yolun ve kat ettiği menzilin anlamına nüfuz edebilmek için hayati önem arz eder. Zira “deniz ve göl karşılaşması” da, “iki sahilsiz ummanın kavuşması” da aynı soru ve sorunu gözümüzün önüne getirir. Evet ile hayır birlikteliği, hikmetin özetidir. Bu hikmet, ister filozoflar, ister hikmette belirli bir aşama kaydetmiş hakîmler için olsun, en temel hakikati temsil eder. İnsana, bu hayatta verilen en büyük hediyedir “evet ile hayır” birlikteliğinin farkına varmak.
“Gezgin” ve Tasavvufî Anlatımın İmkânları
Sadık Yalsızuçanlar, büyük muhabbet beslediği İbn Arabî Hazretlerinin manevi yolculuğunu anla(t)maya çalışırken, İbn Arabî ve diğer mutasavvıfların kullandığı dil araçlarına vakıf olması sonucu ortaya çıkan hikemi bir dili roman içinde harman ediyor. Roman, klasik roman formundan ziyade, tasavvufi bir mesnevi anlatım formunun, menkıbeler ve büyük tasavvuf klasiklerinden özellikle Futuhat ve Fusus’tan alıntılarla bezenmesi sonucu oluşan kendine has bir dokuya sahip. İç içe geçmiş ve tarihsel, zamansal ya da mekânsal süreklilik derdi olmayan hikâyelerle, velilerin hikmetlerinin anlatıldığı bölümlerde ortaya çıkan şiirsel-rüya atmosferi romanın tümüne nüfuz ediyor. Kronolojik-mekanik bir zaman değil, ebediyet içinde, her anın ebediyete kulaç açmak anlamına geldiği bir yoğunluk olarak zaman söz konusudur.
Başlangıç, gelişme ve sonuç bölümlerinin zaman, mekân ilişkisi gözetilerek oluşturulduğu bir roman değil, hikmetin aranması sürecinde, İbn Arabî’nin bir sufi olarak, yapbozlardan oluşan bir portresinin oluşturulması söz konusudur. İlk okunuşunda özellikle sonlara varmadan önce zihnimizde roman hakkında hâsıl olan zaman, mekân ve olay ilişkileri dağınıklığının sebebi de büyük oranda budur. Yazar, İbn Arabî’nin manevi gelişimindeki köşe taşlarını, kendi manevi gelişimini ortaya koyacak ve o manevi gelişimle okuyucunun manevi gelişimini paralelleştirecek bir yöntemle ortaya koyuyor. İbn Arabî’de harfler, kelimeler ve düşüncelerin aynı anda ortaya çıkmasına benzer bir durum, Yalsızuçanlar’ın romanında da baskın durumda. Romanda hangi parçanın, yapbozun neresine geldiği ve orasının hikmetin hangi konumuna tekabül ettiği, ancak portre ortaya çıktıktan sonra anlaşılabiliyor.
Romanda, bir süzgeçten süzülen bal gibi, hakikatin tezahürleri de ince ince ve yavaşça dökülüyor. Menzillerinin ilki olan şefkat menzilinde, Gezgin’in “Fusûs’ul-hikem”in son faslını yazdığına şahit oluruz. Her şeyin adını yeniden öğrenme makamıdır bu. Boşalmış zihnine Muhammed sözcüğünden başlayarak tüm kelimelerin hikmetleriyle yüklendiği merhale... Romanın, hikmet ile şiirin özlülüğünü birleştiren en güçlü bölümlerinden olan bu bölümde, Kudret Kalemi’nin yazdıklarını son sözcük olan “Menzil” kelimesine kadar okumaya koyuluruz. Her kelime yeni bir boyut, yeni bir tefekkür düzlemi anlamına gelir. Varolanların tümüne şefkat, bu tefekkür ve yolculukla birlikte ortaya çıkar.
Yalsızuçanlar, romanda Gezgin’in yolculuğundaki köşe taşlarını ortaya koyarken, İbn Arabî ve diğer büyük mutasavvıflardan hikmet damlalarını tefekkür etmemize ve tatmamıza zemin hazırlar. “Tüm Kutsal Kitap Fatiha’da, Fatiha besmelede, besmele be harfinde, be harfi ise ayırt edici bir noktada bulunur. İşte ben, o ayırt edici noktayım.” Tasavvufun en değerli açılımlarından birisi olan bu iç içe geçmişlik, sadece varlık düzeylerini değil, bilmenin, anlamanın düzeylerini de açığa serer. “Varlık bir değil, tektir. Bir, sayılabilenlerin ilkidir. Oysa O sayılamaz bir tekliktedir, biriciktir… Harfler mürekkebin işaretleridir. Hiçbir harf yoktur ki mürekkeple boyanmamış olsun. Harflerin rengi mürekkebin boyasıdır. Harflerin boyası ise sadece yanılsamadır. Onların içi mürekkebin kalbindedir. Belirmeleri mürekkebin izniyledir. Harflerin yazgısını mürekkep belirler. Ve O’ndan başka bir şey yoktur… Onlar aynı değildir. Sakın ola ki, şu budur, o budur deme. Bunu söylemek çılgınlık olur. Çünkü hiçbir harfin olmadığı zaman da sadece O vardı. Ve harfler yok olduktan sonra da sadece O kalacaktır. Harflerin tümü yok olacaktır, sadece mürekkebin yüzü kalacaktır sonsuzca. Harflerin göründüğüne bakıp aldanma, onlar sadece birer gölgedir. Onlara bakarken gözlerin gördüğü sadece mürekkeptir, bunu unutma. Hiçbir harf mürekkebe ne bir şey ekleyebilir, ne de ondan bir şey eksiltebilir. Nerede bir harf varsa, mürekkebiyle birlikte vardır. ”
Romanda Gezgin’in Abdullah ile karşılaşması, en az başlangıç ve sondaki karşılaşmalar kadar önemli bir vurguya sahiptir. Bu karşılaşma, “evet ile hayır” kelimelerinin bir başka anlamlandırılması olarak okunabilir. Abdullah, Gezgin ile karşılaştığı sırada içki içip bir kadınla ahlaksız hareketler içindedir. Gezgin’in, kendisine yönelik aşağılamalarının en yüksek derecede olduğu bir döneme denk gelir bu karşılaşma. Ve Gezgin “eğer tüm insanlar benden üstünse, ben de bu zenciden üstün olmalıyım” diye düşünürken, kıyıdan açıkta boğulmakta olan birilerinin sesi duyulur. Zenci boğulmakta olan beş kişiden dördünü kurtarır ve Gezgin’e dönerek “madem benden üstünsün sonuncuyu da sen kurtar” der. Bu karşılaşma evet ve hayır kelimelerinin anlamı üzerine başka bir tefekkür düzlemi daha açar.
Abdullah, Gezgin’in en büyük dostu ve yoldaşı olacaktır bu büyük yolculukta. Gezgin, “Zenci”ye “hayır” dediği anda varoluşun ve hikmetin “evet” kelimesiyle karşılaşır. Evet ve hayır sarmaldır; döner dururlar. Durduğumuz yerin sağlamlığına sonsuz güven büyük aldanıştır. Abdullah ile karşılaşış, merhalelerdeki ifrat ve tefriti; yani sufinin kendini aşırı alçaltması ya da yükseltmesine yönelik bir reddiyeyi ortaya koyar. Varoluş çok boyutludur ve tüm boyutlara hâkim olan bir tek Allah’tır. Evet ile hayır, varolanların tümüyle ve Yaratan ile ilişkimizi belirler. O ilişkilerimizde her duruşumuz hem evet, hem de hayırları bünyesinde barındırır.
Yalsızuçanlar romanda, son derece zor anlaşılır, çetrefilli varlık ve oluş mevzularını, kendi manevi tekâmülündeki yapbozu, İbn Arabî’nin ruhsal macerası paralelinde bizle birlikte çözmeye çalışarak bir su duruluğunda ortaya koymayı beceriyor. İbn Arabî, Mevlana, Attar gibi büyük mutasavvıflara muhabbet, romanın diline ve açılımına da sirayet eden bir katman olarak zor anlaşılırlığı kolaya devşiriyor.
“Bakış, her şey bakıştan ibarettir. O’nun belirmesiyle bakış arasına hiçbir şey girmediğine göre, bu dünyada diğerlerinin de O’nu dış gözleriyle görmesini engelleyen nedir? Öyle sanıyorum ki bu engelin nedeni, Hakk’ın Zat’ının üzerine bakış düşmesine izin vermemeyi kabul etmemesi değildir. Bu engel, bakış alışkanlığının yokluğundan meydana gelir. Büyüklerden birisinin söylediği gibi, bu dünyada Hakk’ın görünmesini engelleyen şey, yaratıkların O’nu tanımamalarıdır.” Gezgin bunları söylerken, evet ile hayır kelimelerinin anlamını deneyimleme yolunda bir adım daha attığımızı fark ediyoruz.
İnsan, menzilleri aşarken, her menzilde yeni bir bakış kazanıyor. O bakış bir “evet” oluştururken ve bir düğümü çözerken, bir başka düğüm oluşuyor ve o düğümle birlikte bir “hayır” yaratılıyor. Her menzil yeni evet ve yeni hayırlar anlamına geliyor. Gezgin’in hayatının son deminde “Evet ile hayır… Yıllar sonra bu soruya yine bu iki kelimeyle cevap verebiliyorum” sözündeki hikmet de buradadır kanımca.
Yolculuk, Varlığın kalbine yolculuksa şayet, ebediyet şerbetinden içmeden ve sahilsiz bir ummanda kulaç atmayı göze almadan başarılabilecek bir şey değildir. Varlığın kalbine yönelik her menzil, varolanlara ve oluşa dair yeni bir bakış, yeni bir görünüm demek. Sonsuzluk içinde zamanın ve mekânın önemi yoktur. Yalsızuçanlar’ın romanındaki zaman ve mekânsızlık büyük oranda bununla ilgilidir. Yolculuğun tek katığı ve bineği aşktır. “Aşk, bütün varlığı kuşatır. Marifet de bu düzeyden çıkar… Kutsal Kitap’ın sonsuz denizine dal. Onun zahiri anlamlarını açıklayanların düşüncelerine kulak verme. Eğer soluğuna güvenmiyorsan, sakın o denize girme. Oraya dalan kimsenin gözü, kıyıya yakın yerlere bakıyorsa girmesin.”
Sadık Yalsızuçanlar, okuyucusunun elinden tutarak aşk denizine, sahilsiz bir ummana taşımayı amaçlıyor onu. Kendisiyle birlikte okuyucusunu, tevazu ile hemhal olmuş bir dille, evet ile hayır deneyimini birlikte yaşamaya davet ediyor. Akılla ulaşılan menzildeki evet ve hayırdan sonra, aklın yetmediği menzillerdeki deneyimlerde de evet ile hayır kelimelerinin iç içe olduğunu deneyimliyoruz hep birlikte.
“Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitab’a ve daha önce indirdiği kitaba iman edin…” ayetinin anlamı işte bu evet ve hayırları tefekkür edebilmekte gizli. İman düzeyi, ulaşılan menzillerdeki düzeyle eşdeğer… Allah, zaten iman etmiş olan mümine, her seferinde yeniden “iman edin” buyururken, evet ve hayır kelimeleri arasındaki eşsiz birlikteliğe işaret ediyor olabilir. Zira her iman düzeyi, her menzil yeni bir bakış, yeni bir görüş demektir. Açılan her yeni kapı, kilitlenen bir kapıya; kilitlenen bir kapı da açılan yüzlerce kapıya karşılık gelir çünkü. Her açılan kapı evet anlamındayken, kilitlenen bir kapı hayır kelimesine denk gelir. Allah, sonsuz varoluş peçeleri arkasında, evet ve hayır kelimeleri ile bizim O’nu bilmemizi bekler.
Evet ile hayır; felsefenin, hikmet aşkı anlamına geldiği dönemlerde kullanabileceği, ama modern zamanlarda yıkıma uğramış düzeyi… Hikmetin en geniş ve en anlamlı özeti… Sadık Yalsızuçanlar, evet ile hayır bineğine binerek, okuyucusunu da eşlik ettiği yolculuktan, okuyucusunun yeni kapılar açarak dönmesine vesile oluyor.
Ayraç16, Şubat.2011 Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 1474
|