|
|
| D e m |
| Yazan moroccom@gmail.com | ||||||||||||||||||||||||||||||
| 31.10.2009 08:22 | ||||||||||||||||||||||||||||||
|
Böyle yazıyor Dem’in bir yerlerinde Sadık Yalsızuçanlar, Cemil’in hayat hikâyesini anlatırken. Cemil ismini telaffuz edip geçmemeli elbet. Yazar Cemil’i anlatırken bizlere otobiyografik bir roman kuruyor. Böyle bir romanda acılarını yazıyor, acıların en ayyuka çıktığı zamanlar ergenliğin en deli çağlarından başlıyor. Kimi zaman çocukluğuna gidiyor, kimi zaman masa başında oturup bilgisayar ekranının karşısında geçirdiği günleri anlatıyor. Anılar, unutulmaya yüz tutmuş bir iş arkadaşının hastalığını da hatırlıyor ve acıtacak biçimde kalemden kâğıda geçiyor. 1960lı yılların Malatya’sında geçen çocukluk günlerinin en kayda değer ve en ümit aşılayan anıları dedeler ve büyükanneler ile ilgili. Onların varlığı çocukluğun korkunç manzaralarına kol kanat geriyor. Koşmaktan yorulup ta ekmeğin arasına dürülüveren nevalelerle enerji depolanıyor. Onlara ait evlerin kuytu gölgelerinde uykuya dalınıyor ve hep o gecelerde nefis rüyalar görülüp, o görülen rüyalar hayra yoruluyor. O zaman televizyon yoktu. Televizyon olan odaya babaannem girmezdi. Babaannem leylak gibi kokuyordu. O zaman çok güzel kokular vardı. Pis şeyler yoktu. Cam gibiydi her şey… Beyazı görüyordum. Annemin elleri beyazdı, anneannemin, babamın, dedemin, teyzelerimin elleri, yüzleri ayakları beyazdı. Gözleri çok canlıydı. Bakarken gülümsüyorlardı… Dedim ya cennet gibiydi. Cennetin nasıl bir yer olduğunu sorardım anneanneme, bizim bahçe gibi anlatırdı… Ama acılar büyüdükçe insanın yakasına daha çok yapışıyor öyle değil mi? Büyüyoruz ve ellerimizi yitiriyoruz. İçinde yer aldığımız ailemizden geliyor bu yaralarda. Çocuğuz, safiyiz desek te kimseye dinletemiyoruz… O günler ben çocuktum. Ağırlığımla suya dalmamıştım henüz. Ve delikanlı çağları. Ağabeyin peşinden gidilen devrimci mekânlar. O zamanlar sigaraya da alışmışsın. Göz gözü görmüyor toplandığınız yerlerde. İnsanlar belki de gözlerini birbirlerinden kaçırıyorlar bizim zamanlarımızdaki gibi. Bu kadar acının arasında bazen mutlu vakitler de tasarlanıyor. Mutlu ve umarsız zamanlar. Bir birinci sigarası yak, çök tenhaya ve unut her şeyi. Öksürük nöbetleri bile kâr etmez bu zevki anlatmaya. Kendimizi öldürürken mutlu oluyoruz. Lakin ya anne yakalarsa… Anneme yakalandık. Sırtıma inen yumruklardan ciğerimin söküldüğünü hissettim. Sonra babamın Yenice’sinden çalamadığımız anlarda çizgili, sarı defter kâğıdına, kurumuş kavak, kayısı veya dut yapraklarını ezerek sardığımız o acı cigaralardan içtik... Baban öldüresiye dövse de annen işte. Babanın kahrını çeken o ulu kadın. Hiçbir zaman şikayet etmedi halinden. Hep içine attı. Bütün aileyi bir arada tuttu yıllarca. Dayaklar, aldatmalar ve yalanların içinde duru bir su gibiydi annen. Babamla ilgili sırları asla faş etmezdi. Ağzı mühürlüydü. Kendisine sürekli acı veren bu adamı sadece onun öfkesinden korktuğu için kolluyor olamazdı. Yıllar sonra annemin sabrını gördüm. Sabır ve dua… onu tutan ve babamın düzeleceğine ilişkin inancını pekiştiren bu idi… Bu kadar karmaşa ve umutsuzluğun arasında güzel şeyler de olmuyor değildi. Aşkın rahmet olduğunu o zamanlarda anlamıştın. Halvet Der Encümen’de de anlatırdı. İsmi Nigar. Bir tilki yağmuru sonrası peşinden takip edilen kalın dudaklı o kız işte. Bakışlarını kaçırmak istesen de artık geri dönülmez bir noktada olduğunu sen de biliyorsundur. Görünce, kalbindeki bağı çözüp bana attı, kendine bağladı. Aşkın rahmetiymiş bu, bunu yıllar sonra anladım. O an neler olduğunu hatırlamıyorum. Sadece iri, badem gözlerini hatırlıyorum. Bir de gamzesini. Gülümseyince belirmişti… … İlk kez korunaksız bir kışa girecektik. Varsa yoksa Nigar. Bir gülse, konuşsa, baksa, ahh şu yağmurda bir ıslansak, birlikte yürüse, ona deliler gibi sevdiğimi söylesem, onsuz öleceğimi. İlk gençlik zamanları. Hiç unutmayacağını zannettiğin günler. Karnına bir bıçak sokulup, usul usul çeviriyor sanki. İçinde hep bir yara. Kanaman durmaksızın sürüyor. Bir pansumancı bekliyorsun Cemil. … Gözlerine uzun süre bakamıyor, bakışlarımı kaçırıyordum. İçim eriyordu. Kalbim duracakmış gibi küt küt atıyordu. O da öyleydi. Zaten onu ne zaman görsem kalbim duracakmış gibi oluyordu. Görmeyince delicesine özlüyordum. Her şeyini merak ediyordum. Ona, onu deliler gibi sevdiğimi bir söyleyebilsem… Olmuyordu, tam söz dilime geldiğinde tıkanıyordum. Sonrasında aşkın hızı ile gönlünün hızı arasında kalacaksın. Bir gün okul bahçesinin gerisinde tanıştığın bir asker bütün hayatının rotasını değiştirecek. Bir çay içmeye gidip bütün bir hayatını oraya teslim edeceksin. … bu kelimeleri daha önce hiç duymamış gibiydim. Oysa bir çok sözcük tanıdıktı. Onları biliyordum. Dinledikçe bedenim iyice hafifledi. Ağırlıklarım gitti. Boğazım düğümlenmeye başladı. Kalbimi hiç bu kadar hissetmemiştim. Ağlamak istiyordum. Dışarıdaki dünyadan tümüyle kopmuştum. Bir an bunun bir rüya olduğunu düşündüm. Hayatının geri kalanında süre giden bir acı var yine de. Artık umursamıyorsun ama peki ya Nigar ne olacak? Sevmeyi kaldırıp bir kenara koyabilecek misin? Toprağa beraber gideceğini haykırmak istediğin bu aşk o kadar ağırdı ki… Sevmek nasıl bir şeydi! Yaşayarak öğrenmek bu olsa gerekti… O an gözlerinin içinde bir çocuk ve bir dağ, bir dünya olduğunu, o dağın içinde bir hazine olduğunu hissettim. Onu gerçekten seviyordum. Annenin hüzünlü zamanlarında sen ona bakmaya kıyamazdın. Bütün cefayı sırtlanmış bu kadının çektiği eziyetler hiç bitmeyecek gibiydi. Ağabeyin yine mahpus damına düşecek ve yine ağır bir keder evin duvarlarını kaplayıverecekti. Olsun. Ümit ve aşk seni sarmış sarmalamış. Keder dediğin nedir. Bu günler de geçecek. Güzel günler görecektiniz. Güzel ve ümitvar günler… Ümid etmek için ızdırap çekmeli önce. Ağlamalı. Geceleri ip gibi yanaklarından inmeli gözyaşı. Sonra okudun, okudun ve okudun… Kitabı rastgele açtım. Karanlıkta mum arar gibi. Mağarada kaybolmuştum, bir çıkış yolu arıyordum. Bir ışık olacak mıydı? Bir şey bulacak mıydım? … Ne zaman kitabını elime alsam, aklıma hep o söz geliyor. Ne kadarsan bilirsen bil, söylediklerin karşındakilerin anlayabileceği kadardır. Ne kadar, diyorum, okursan oku, anlayabildiğin yaşadığın kadardır. Hava kararıyor. Bir yol ayrımında olmak ne kadar da zor geliyor. Nigar’a söyleyeceklerin var ama nasıl söyleyeceksin. Ona yaşamının dönüm noktasını anlatıp müsaademi etmesini isteyeceksin. Güneş ağaçların ardına saklanıyor. Ardına bakmadan yürüyeceksin bunu sende biliyorsun ama Nigar’ın gözleri hep yüreğine iliştirilmiş olarak kalacak. Nigar’ın beyaz elleri post it gibi beyninin bir köşesinde yapıştırılmış olarak ömür boyu takılı kalacak. Hayatın demi yaşadıkça çıkacak… Dem bu demdir dem bu demdir dem bu demdir dem bu dem… Bu demin devranı değirmendedir… Dünya da bir değirmendir… dünya da bir değirmendir… Dünyanın bir değirmen olduğunu senden öğrendim efendim… http://moroccom.blogspot.com/ Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 820
Yorum yaz
|
||||||||||||||||||||||||||||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| Güzerân |
| Sırlı tuğlalar |
| Bilişmeler |
| E - kitap |
| Haberler |
| Endam Aynası |
| Bağlantılar |
| Arama |
| Eve dön |
| Arşiv [Eski site] |
| Misafir defteri |
| Kürt Dilinde Tasavvuf |
| MOLLA İ CEZERİNİN KÜRTÇE DİVAN NI KİTAP OLARAK ALMAK İSTİYOR... |
| 25/01/12 21:17 Dahası... |
| @ GÜLŞİN |
| Sadık Yalsızuçanlar ile... |
|
özdeş ruhlar Değerli Kalemşah ekibi, Handan Güler ve Sadık Hocam... Özdeş... |
| 05/01/12 21:37 Dahası... |
| @ süheyla yıldırım |
| Hiç yayınlandı |
| kitap çok guzel.. Yazarımız Sadık YALSIZUÇANLAR'ın ellerine ... |
| 02/01/12 16:00 Dahası... |
| @ feyza |
| Sadık Yalsızuçanlar ve "Anka... |
|
haticenesibe çok güzel :grin :grin :grin :grin |
| 02/01/12 16:00 Dahası... |
| @ hacer |
| Aşkı bilmek isteyen Mevlâna ol... |
|
Müstefid Allah razı olsun müstefid oldum. Muhabbetle üstadım... |
| 09/12/11 22:19 Dahası... |
| @ kadir |
![]() | Bugün | 157 |
![]() | Dün | 181 |
![]() | Bu hafta | 338 |
![]() | Bu ay | 1226 |
![]() | [07.08.08'den] | 358760 |