|
Bir âşık-ı Sadık: Yalsızuçanlar |
|
Yazan Senem Gezeroğlu
|
|
13.11.2008 22:11 |
“Bilemezsin… Sırdır bu… Sırrı kimse bilemez… Bilinmez… Varlıkla yokluk arasındaki gizliliktir sır… O’nun bildirmediği, kimsenin bilmediğidir…”
Kalemine sır saklayan ve iç âlemine yaptığı seyahatle O’nun sırrına ulaşmaya çalışan seyyah ruhlu, derviş ruhlu bir kalemdir Sadık Yalsızuçanlar. Simurga giden yolda, acılı, sancılı, sıkıntılı bir yüreğin kanat çırpınışlarını işler satırlarına…Ve tüm bu buhrânlardan, hafakanlardan sonra bilmenin ve bulmanın aydınlığında parlayan sayfalarda inşirahın nefesi, huzurun sesi ve aşkın adresi belirir. Kaf Dağı görünmüştür.
Sadık Yalsızuçanlar, bu yolculuğa kalemiyle, yüreğiyle çıkmak ister. Çünkü “gönül deniz, dil kıyıdır; deniz dalgalandıkça içindekileri kıyıya vurur.”
Kul olmanın verdiği acizlikle, kül olmanın verdiği çile, benlikten sıyrılıp aşkın yollarında birleşir. Sırrı görebilmek için istenen göz, Yalsızuçanlar’ın kaleminde köz olmuş bir gönül dağının kabarcıklarından başka bir şey değildir.
“Bana bir göz bağışla efendim/ Onunla onları göreyim/ Onlara bakarken kendimi göreyim, Seni göreyim/ Bu yetmez/ Bana bir göz bağışla efendim/ Verdiğin ilk gözle var olan her şeyi yak efendim/ Dokuzyüzdoksandokuzunu sadece ben bileyim efendim/ Sadece ben bileyim”
Sadık Yalsızuçanlar, içinden gelen sesin yankısına kapılar ve dökülür cümle. Edebiyatımızın çeşitli türlerinde kalem oynatan Yalsızuçanlar, gelenek ve yeniliğin kesiştiği noktada, aklın ve aşkın birleştiği doğruda bekler harflerini. Ve dökülür cümle… Teslimiyetle…
Sadık Yalsızuçanlar, kalbinin âşiyânında beslediği aşkı, ekseriyetle, tasavvufun objektifinden süzerek yazıyor. “Benim öyküm böyle başladı.” diyerek; kendi hikâyesini eserlerinin kelimelerine gizleyerek; kendi aklını, kendi kalbini ortaya dökerek yazıyor. Hikmet, himmet ve muhabbetle…
Elif Gibi Yapayalnız hâliyle, elif gibi Bir’e, Tek’e, Vahdet’e yazıyor… Yazıyor…
Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 958
|