Sadık Yalsızuçanlar’ın yeni kitabı ‘Dem’, bir roman mı, yoksa kıssa mı? Bu soruya farklı farklı cevaplar vermek ve bu cevapları da temellendirmek mümkün elbette. Ancak benim meramım, ifade etmek istediğim bu değil. Çünkü birçok insanın tanığı bir insanın bir başka insanın şahsi aynasında göstermeyi amaçlayan bu kitapta beni bu yazıyı yazmama sevkeden saik bu değil. Zira ‘aynasız’ bir edebiyat müfettişi olarak bakmamak lazım esere. Şimdiden ihtar edeyim. Daha ilk paragrafta geçen ayna mecazı da aklınıza Stendhal’i getirmesin. Evet, Kızıl ile Kara’nın 13. bölümü Saint Réal’den bir alıntıyla başlar: “Bir roman bir yol boyunca gezdirilen bir aynadır.” Kaldı ki illa bir ayna mecazı yapacaksak niye Mesnevi’den olmasın değil mi? Neyse sözün gemini çekelim ve istikametimizi Dem’e doğru yöneltelim.
AYNANIN TOZUNU ALMAK Evet, esasen ‘Dem’, Saidi Nursi’nin bir başka hayata olan yansıması olarak tarif edilebilecek bir kitap. Zaten bu yüzden önce Bediüzzaman’ı bize yansıtacak olan kişiyle tanışıyoruz. Bir şakirdin hikâyesi. Ancak kartondan kesilmiş bir şakird değil bu. Etiyle, kemiğiyle, dayısıyla, yalnızlığı ile pür bir insan o. Şeyh Sadi Şirazi'nin "İnsan, yek katre-i hunest ve hezar endişe" diye tarif ettiği insan. Bir damla kan ve binlerce endişe… Dem’in ilk kırk sayfasında aynanın leke dolu olması ise daha sonra yaşayacağı ‘arınma’ hikâyesi ile berraklaşmasının vurgulaması açısından önemli. Bediüzzaman’ı tanıma macerası içinde kendisini tanıyan bir insanın hikâyesi ile karşı karşıyayız. Bu da bizi akademik, soğuk bir enformasyon aktarımının ötesine taşıyor. Nitekim Sadık Yalsızuçanlar Asım Öz’ün sorularını yanıtlarken “Dem”in bu yönüne özel bir vurguda bulunuyor: “Dem, biyografik bir roman değil. Önceki üç romanım da öyle değil. Gezgin, Cam ve Elmas ile Anka, üç büyük bilgenin, İbn Arabi’nin, Harakani’nin ve Niyazi Mısri’nin dünyasına nüfuz etme çabaları idi. Üçü de, ikincil kahramanlarının öyküsüydü. Birinde bir görüntü yönetmeninin örselenmiş, yaralanmış dünyasını o bilgenin irfanı içinden onarma çabası söz konusu oldu, diğerinde yine benzer bir hal yaşayan insanların hikâyesi söz konusu idi.” DEV-GENÇ’TEN NURA Evet, ‘Dem’de Bediüzzaman’a doğrudan doğruya bakmıyoruz. Öncelikle bu kitabın bir biyografi olmamasından kaynaklanan bir durum bu. Ayrıca kurulan dolayım uzaklaştıran değil tam tersine yakınlaştıran bir dolayım. Bediüzzaman’ı okuyan bir zihni okumak ilham verici bir tecrübe. Ancak sadece bir zihnin hikâyesi değil elbette anlatılan. Bir taşra kentindeki yazlık sinemanın çevresinde gelişen, Yeşilçam filmlerinin, eski popüler şarkı ve türkülerin hüzünlerinin aktığı bir hikâye bu. Ağabeyi ile Dev Genç’e giden bir delikanlının Nur talebesi olmasının hikâyesi. Böyle bir gencin Bediüzzaman’ı tanıması, ona duyduğu muhabbet ve bütün bunlar yaşanırken sürekli tekrar eden iç muhasebeler… “Dem” işte böylesi bir roman. ‘Dem’ nasıl bir akış, nasıl bir kıvam olduğunu göstermek için bir alıntı yapmaya niyet edince hüsrana uğradım. Çünkü nereden seçsem bütün kitabı sayfaya aktarmam gerektiğini fark ettim. Yine de kitaba ihanet etmek pahasına birkaç cümleyi buraya not düşmeye kararlıyım: “Yerdeyiz, arzda yaşıyoruz ama göklerle çevriliyiz…risalelerini okurken gökler yere iniyor, kelimelere bürünüyor…bizi göğe çıkarıyorsun, kelimelerine tutununca yüceliyoruz efendim…hakikat göğü burası…kainat kitabının en ışıltılı sayfası…sayısız kelime var içinde…sonsuz harfler…” Dem’i okurken bugüne kadar okuduğum tüm Sadık Yalsızuçanlar eserleri gözümün önünden geçti. Yine de yeni bir eserle karşı karşıya idim elbette. Yalsızuçanlar Dem’de bütün eserlerini demleyip, yepyeni, taptaze bir kitaba imza atmış. Nasıl mı yapmış? Bu soruyu her okur kendi hesabına cevaplamalı. Okura tek hatırlatmam şu olacak. Bu kitabı bir seferde okuyup, bitirebileceğinizi sanıyorsanız, fena halde yanılıyorsunuz. Dergibi, 12 Ekim 2009
Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 1080
|