Çağımızın büyük bilgesi Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin bugün, cemale yürüyüşünün kırkdokuzuncu yıldönümü. Yarım yüzyıl önce bugün, ‘mübarek bir şehir’ dediği ve Sevgili’ye kavuşmak üzere çileli bir yolculuktan sonra geldiği Urfa’da bir otel odasında can kafesten uçmuştu. Yarım yüzyıldır, Bediüzzaman’ın o puslu, karanlık zamanda, bugüne ve yarına uzantılar veren ne türden bir kişisel ve toplumsal yenilenme ve yenileme işlemi gerçekleştirdiği tartışılıyor. Eserleri için, ‘ne Batı’nın fenlerinden ne Doğunun ilimlerinden alınmış, doğrudan doğruya Kuran’ın arşından iktibas edilmiştir’ diyen bu muazzez bilgenin henüz nasıl bir marifet ve hikmete yuvalık ettiği tam olarak anlaşılamamıştır. Heidegger’in patika ve/veya çığır dediği o yepyeni yolu açan sırlanmış bir abdal olarak Bediüzzaman’ın derinliğini henüz Türkiye okur yazarları kavrayamadı dense yeridir.
Kişiliği etrafında oluşan sevgi ve saygı bir yana, onun dini aklileştirdiği, pozitivist etkiler taşıdığı, çoğu zaman faydacılığa düştüğüne ilişkin spekülasyonlar da kimi çevrelerce zaman zaman sürdürülüyor. İnşa ettiği o zengin irfani yapının onyıllar sonra gelecek olan yeni kuşaklarca anlaşılabileceğini bizatihi kendisi söylemiş, ‘varsın çağdaşlarım beni anlamasınlar’ demişti. O’nu anlayan, derinden kavrayan ve açtığı o zümrüt yeşili yoldan yürüyerek dünyanın farklı coğrafyalarında bilgelik sofraları açanlar oldu. Yüzlerce kitap, tez, binlerce makale, onlarca sempozyum, açık oturum, panel, konferans, film gerçekleştirildi hakkında. Ne ki, Risale-i Nur’un ehline açık, ehil olmayana kapalı olan o hermetik dili yeterince çözülemedi, sırlanmış olan hikmetlerine hakkıyla nüfuz edilemedi. Binbir yapraklı bir gonca gibi açtıkça açılıyor ve içinden Muhammedi gülün kokuları saçılıyor. ‘Vird makamında da okunabilir’ dediği saf ve katışıksız marifet olan Risaleleri, her okuyanın kalbine yeniden sefer ediyor, insanların ve şehirlerin kapılarını fethediyor, hakikate açıyor. Hikmetin dili sembol ve sükuttur, derler. Lakin, Anadolu topraklarını yüzyıllar önce Türkçe kelamla mayalayan Yunus Emre’mizden bu yana binlerce bilge gelip geçti, şairane ikamet etti bu topraklarda, bülbül gibi şakıdı, düşündü, tattı, yazdı, söz ve gözle insanları mayaladı. Onların modern zamanlarda en göz kamaştırıcı olanı Bediüzzaman idi. Zamanın seçkini, güzeli ve soylusu denmesi bundandır. Zahir ilimleri kısa sürede edinmekle kalmadı, Yedinci Şua’da, yani Ayetü’l-Kübra’da solukkesici biçimde anlattığı üzre manevi yetkinleşme yolculuğunu tamamladı, ve İlahi Hakikat’i en üst düzeyde idrak ederek ‘tevhid-i sırf’ dediği o ilme, ledün ilmine ulaştı. ‘Risale-i Nur, tefekkür değil, tagaddidir; marifet değil şuhuttur’ deyişinden de anlıyoruz ki, bu, varlığın tek bir varoluş sırrı içinde algılandığı birlik ilmi idi. ‘İlim bir nokta idi, onu cahiller çoğalttı’ sırrının merkezine sızdı, ilmi bir noktaya odakladı, o noktayı gülün yaprakları gibi tek tek açarak bizi yeniden kalbimizle, Hakikatle buluşturdu. Bediüzzaman, Sokrates’in savunmasından daha ileri bir sözle, otuz yıl kesintisiz biçimde dünyayı kendisine zindan edenlere karşı dik durdu, ‘Hakkın hatırı alidir, hiçbir hatıra feda edilmez’ dedi. Sadece bunu söylemekle kalmadı, ‘bana bu eziyeti, bu zulmü reva görenlere haklarımı helal ediyorum’ diyerek üzerindeki kul haklarından feragat etti. Dünya için ne sevindi ne üzüldü. Bu, ancak İlahi ahlakla ahlaklanmış, ahlakı Kuran olanların duruşu, sözü olabilir. Yüzyılın başında, nasıl tersine döndürülemez bir sürecin, kitlesel ve küresel olan modernleşme sürecinin başlamakta olduğunu gördü. Gelecek olan kasırgadan kurtulmak üzere Erek dağının doruklarına tırmandı. O daima kartal gibi yükseklerdeydi. Büyük Bilge Muhyiddin Arabi’yi, ‘İslami ilimlerin mucizesi’ şeklinde niteliyordu. ‘O kartaldır, ben ise sinek dahi olsam ondan yüksek uçabilirim’ imasında bulunuyordu. Ya dağlarda, ya ağaç kovuklarında veya zindanlarda yaşadı. Dünya müminin zindanıdır, biliyordu. Sınavı çetindi, farkındaydı. Daima kuşatıcı bir merhamet ve şefkatle ama Hakikat’e sadakatin gerektirdiği bir vakar ve sağlamlıkla dik durdu. Kendisine Doğu umumi vaizliği ve milletvekilliği önerenleri elinin tersiyle iterek tekrar dağlara ve Ahmed-i Hani’nin makamına çekildi. Erek dağında, Allah’ın gayret kubbesinde gizlenen o büyük bilgeler gibi yaşadı. Burada, bir öğrencisi köyünden getirdiği kavurmayı yiyen köpeğe ilendiğinde, ‘köpeğin gıybetini yapmayın’, ‘dağlardaki yabani meyveler, burada yaşayan vahşi hayvanların rızkıdır, onlara ilişmeyin’, ‘karınca yuvasını dağıtmayın, yuva yıkılarak yuva yapılmaz’ derken, bize yetkin insanın kim olduğuna ilişkin ipuçları veriyordu. İman esaslarının sarsıldığını, insanın ve toplumun kalbinde derin bir düzensizliğe yol açacak kimi toplumsal ve siyasal reformların gerçekleşmekte olduğunu görmüştü. Bu yüzden o esasların yeniden inşası için çileli ve sabırlı bir çabaya soyundu. Karınca sabrıyla onyıllarca tecritte, sürgünde, zindanda kaldı, varlığın yokluktan geçtiğini bildiğinden, minnetsiz, vakur, nefsinden, benliğinden vazgeçerek yazdı, okudu, okuttu. Bediüzzaman, kendisini ‘tercüman’ olarak niteler. Fütuhat’tan öğreniyoruz ki, tercüman, ‘velayetin ve hakikatin bütün dillerini bilen’ kimsedir. Nur Risaleleri için, ‘Kur’an’ın tercümanı’ der. Kur’an ise, gayb aleminin tercümanıdır. Elli yaması bulunan bir şalvarı, biri lastik diğeri kundura bir çift ayakkabısı, bir ıbrığı, çinko çaydanlığı, bardağı ve lehimli bir kaşığı vardı. Ölüm zabtını tutan Savcı bunu listelemiştir. Şalvarına ilişkin bir ayrıntıyı aktarmak isterim. Abdulkadir Badıllı’da bulunan bir mektubundan öğreniyoruz. Bir gün talebelerinden merhum Hulusi Yahyagil, kendisini ziyarete gelmiş, Elazığ’a döndüğünde bir şalvar diktirmiş ve göndermek istemiş. Yedinci Şua’dan on nüsha gönderen Bediüzzaman’ın mektubunu cevaplarken, armağan kabul etmediğini bildiğinden, kendisinin yamalı şalvarıyla yeni diktirdiği şalvarı takas etmeyi önermiş. ‘Bunu lütfen kabul edin, sizin yamalı şalvarınızı da muhtaç birine benim adıma tasadduk edin’ demiş. Bediüzzaman cevabi mektubunda şöyle demiş : ‘Hediye kabul etmeme kaidemi bozmayan bir teklif. Gönderdiğin şalvarı aldım. Benim tasadduk etmemi istediğin yamalı şalvarımı birine vermek istedim. Ama kimse kabul etmedi. Kendimden başka layık bulamadım. Senin gönderdiğin yeni şalvarı birine verdim, yamalı yine bende kaldı…’ Bediüzzaman, Doğu ile Batı’nın yüzyıllar boyu hem ayrı ayrı sembollerini hem de aralarındaki sembolik alışverişi biliyordu. Ama bilgi ile bu işlerin olamayacağının da farkındaydı. O, yumruğunu insanın kalbine vuran sözler yazdı. Onun dili, İmam-ı Rabbani’nin, Gazzali’nin, Geylani’nin, Hz. Mevlana’nın, Hz. Mısri’nin, Doğulu Batılı azizlerin, bilgelerin dili gibi hikmet ve marifete iklim olan zengin bir dildir. Hem kendi memleketinin, dünyanın meselelerini hem de özellikle imanın esaslarının derdindedir. Dünden bugüne ve yarına, şahsi ve toplumsal krizleri yönetmeye aday son derece kullanışlı, yeniden inşa edici, kurucu, onarıcı ve iyileştirici düşüncelerin sahibidir. Bediüzzaman’a, eserlerine, talebelerine ve izleyenlerine ilişkin son derece çirkin, gerçekdışı bir kirli propaganda yapılmış, ama bu oyun bozulmuş, hiçbir zaman da tutmamıştır. Eserlerine ve çabalarına öfkeli, kuşkucu veya küçümseyerek bakanların tutumlarını boşa çıkarmış; okurları, bağlıları, sevdalıları giderek çoğalmış, bu irfan dairesi gitgide genişlemiş, eserleri dünya dillerine çevrilmiş, okuyanın yaşamının kılcal uçlarına değin sızmış, onları yenilemiş, beslemiş, büyütmüştür. Bilgeler Bilgesi Hz. Rabia bir yakarışında, ‘Allahım!’ der, ‘ne Senin ateşinden korktuğum ne de Cennetini umduğum için sana kulluk ediyorum. Seni sevdiğim içindir bu ibadetin, niyazım…’ Bediüzzaman da, Eşref Edip’e verdiği mülakatta, ‘gözümde ne cennet sevdası var ne cehennem korkusu…eğer milletimin imanını selamette görürsem cehennemin alevleri arasında yanmaya razıyım. Çünkü bedenim yanarken gönlüm gül gülistan olur…’ Bu muazzez bilgenin mübarek bedeni kırkdokuz yıl önce aramızdan ayrıldı lakin ruhu ve o ruhun tanıklık ettiği hikmetler, marifetler ve sırlar aklımızı ve kalbimizi yeniden yeniden derliyor toparlıyor. Onun binlerce güzelim sözlerinden kendi payıma düşeni tekrarlıyorum : “Ey insan! Eğer yalnız Ona abd olsan, bütün mahlukat üstünde bir mevki kazanırsın. Eğer ubudiyetten istinkaf etsen, aciz mahlukata zelil bir abd olursun.”
Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 1515
|