Son ‘Kürt Lordu’ göçtü. Bu nitelemeyi kim kullanmıştı, hatırlamıyorum. Ama yakışıyordu.
Abdulmelik Fırat, asıl yurduna gitti. Şeyh Said’in torunu idi.
Genç Siviller’den ödünç alarak söyleyeyim, ‘Cumhuriyet’in gözü yaşlı çocukları’ndandı.
Türkiye, ‘Kürt açılımı’, ‘demokratik açılım’ veya Anayasa değişikliği yapabilecek niyeti göstermesine karşın, bu süreci sonuna değin götürebilecek bir irade ortalıkta görünmüyor.
Sürecin Fırat gibi henüz görüşülmeyen birçok aktörü var(dı). Diaspora Kürt elitleriyle sanırım temas kurulamadı. Fırat gibi PKK angajmanı olmayan âkil adamların Kürt sorunuyla ilgili anayasal reformlara kullanışlı katkılar vereceği açık. Neyse, bu ayrı bir fasıl. Yüzyıl’ın hikâyesi Abdulmelik Fırat’ın ve dedesinin yaşam öyküsü, Modern Türkiye’nin hikâyesinin önemli bir bölümünü oluşturuyor. Kendi dilinden dinleyelim: “... Dedemin başkaldırısından on yıl sonra, 1934’te Erzurum’un Hınıs kasabasında dünyaya geldim. 1925 sürgününden sonra 1935’te ailece ikinci sürgünü yaşadık. Ailemle birlikte Trakya’da Istranca ormanları içindeki Vize ilçesine bağlı Sergen Köyü’nde mecburi iskâna tâbi tutularak, on üç yıl kamp hayatı yaşadık. 1947 yılında Mecburi İskân Kanunu kaldırılınca, biz de Erzurum’un Hınıs ilçesi Kolhisar Köyü’ne geri döndük. 1952 yılında Hınıs’ta ortaokulu bitirdikten sonra, 1954’te Erzurum Lisesi’ne bir süre devam ettim. 1957’de Ankara’da liseyi dışarıdan bitirdim. 1957 seçimlerinde dönemin iktidarı tarafından “Şeyh Said ailesinden birinin Meclis’e girmesi” talebi üzerine, seçim sonucu Meclis’e girdim. 1960 Askerî Darbesi’nde milletvekili kimliğimle Yassıada’da yargılandım. Bir buçuk sene Kayseri Cezaevi’nde yattıktan sonra 1962’de serbest bırakıldım. Yaklaşık on yedi sene siyasi haklarımdan mahrum bir şekilde Ankara’daki evimde gözetim altında tutuldum. 12 Eylül 1980 Darbesi’nde, Ankara’da tutuklanarak Erzurum’a götürüldüm. Yirmi günlük tutukluluk süresince bana işkence yapıldı, o koşullarda bana yapılan iğneden Hepatit-B hastalığına yakalandım ve iki sene yataktan kalkamadım. 1991 seçimlerinde DYP’den Erzurum Milletvekili olarak meclise girdim. 1995’e kadar bu görevimi sürdürdükten sonra, 12 Ocak 1996’da, iki sene önce işkenceyle ifadesi alınmış birisinin beyanatlarına dayanılarak, hasta halimle evimden alınıp, Bayrampaşa Cezaevi’ne konuldum. Elli beş gün tutuklu kaldıktan sonra, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldım. 2002’den bu yana, Hak ve Özgürlükler Partisi (HAK-PAR)’nin Genel Başkanlığı görevini sürdürmekteyim...)” Fırat’ın hikâyesi bununla da kalmadı. Uğradığı eziyetlerden yaşlılık günlerini de sıkıntılı geçirdi. Türkiye’miz, maalesef, çocuklarını mutsuz eden, onlara acı çektiren bir ülke. Fırat, dedesine ilişkin acı hatıralarla büyüdü. Gönül isterdi ki, Kürtçe ve Türkçenin yanı sıra Arapça, Farsça, İngilizce ve Fransızca da bilen bu son Kürt bilgesinin, yaşarken kıymeti bilinsin. Kendisini bu topraklarda yaşadığı için huzurlu hissetsin. Ölüm haberini aldığımda boğazım düğümlendi. Onu son kez, iki önceki Abant toplantısında görmüş, dinlemiştim. “Bana biraz tahammül edin, uzun konuşacağım” diye başlayıp, Kürt, Fars, Arap ve Türk bilgelik geleneklerinden alıntıladığı beyitlerle bezeli, büyüleyici bir konuşma yapmıştı. Sadece bu birikimi bakımından değil, siyasal yaşamımız, insan hakları ve demokrasi düşüncemiz ve tecrübelerimiz açısından da çok dikkate değer bir kişilikti. Necip Fazıl’ın kaleminden Dedesi de hâlâ sisler arasındadır. Necip Fazıl’ın Son Devrin Din Mazlumları’nda tarihsel veriler açısından gerçekçi bir öyküsü vardır. Ne ki, o dönem olaylarının belgeleri tümüyle ortaya konmuş ve sağlıklı bir hikâye yazılmış değildir. Şeyh Said’in İngilizlerle ilişkisi iddiası hâlâ ezberlerdedir. Fırat, bir söyleşisinde buna ilişkin kesin konuşmuştu: “... Bugün Türkiye’yi yönlendiren iki önemli kuruluş var. Biri Türk Tarih Kurumu, ötekisi ise Türk Dil Kurumudur. Dil Kurumu; Türk dilini yozlaştırmak ve Anadolu kökeninden uzaklaştırmak, uyduruk kelimeler üretmekle görevlidir. Tarih Kurumu ise rejimin saçma sapan görüşlerine kılıf hazırlayarak gerçekleri perdelemek, gerçek dışı senaryolar hazırlamakla görevlidir. Sistemin uygulayıcı ikinci adamı İsmet İnönü, yazdığı hatıratında; ‘1925 Şeyh Said hadisesinde İngiliz ve herhangi bir dış gücün ilişkisine rastlanmamıştır’ der.” Bu ülkenin meta hikâyesini, bu coğrafyada yaşamış medeniyetler, dinî ve etnik gruplar ve onların inşa ettiği değerler oluşturuyor. Müslümanlar, Hıristiyanlar, Yahudiler, Türkler, Araplar, Kürtler, Farslar, Ermeniler, Rumlar, Süryaniler, Lazlar, Gürcüler, Çerkesler... Onlarca dinî ve etnik topluluğun ürettiği değerlerin adeta hamulesi olan bu kozmik birikim, modern zamanlarda ideolojik körlükle karşı karşıyadır. Bu büyük hikâye içerisinde Kürt dilinde üretilmiş değerler modernlerce hâlâ bilinmiyor. Fırat, bu anlamda geleneğin son tanıklarındandı. Bizatihi taşıyıcısı idi. Mekânı cennet olsun. http://www.taraf.com.tr/haber/41609.htm Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 1405
|