Mümtaze’r hoca kullandı başlığı ama Yazıcıoğlu’nun ardından birkaç kelam ederken başka bir başlık aklıma gelmiyor. Bu, bir ünvana dönüşmüş, ‘Başkan’ ikinci adı olmuş, onunla bir selamı dahi olsa, hemen herkes ‘Muhsin Başkan’ diye söz etmiştir. Yazıcıoğlu eşikten geçti. Yanarak, boğularak, donarak, doğum esnasında, kanser veya ağır nüzul ile ölüm manevi şehitliktir. O’ndan geldik, dönüşümüz O’nadır, Yunus Emre’mizin sözüyle, ‘ölürse tenler ölür/canlar ölesi değil…’ Üstelik, Yazıcıoğlu, özellikle yedibuçuk yıllık Mamak cehenneminden sonra kavileşen imanı ile ölümün vuslat oluşunu tatmış bir mümindi. Yani ‘her dem yeni doğarız/bizden kim usanası’ diyenin Türkçe sözle mayaladığı Anadolu topraklarından yeşermiş bir ‘hormonsuz köylü’ idi. Ruhun terk ettiği bedenini kendisi gibi köylüler buldu. İki gün boyunca ‘Devlet’in ulaşmadığı o çetin yere onyedi köylü ulaştı.
Yazıcıoğlu ile ölümünden beş altı gün önce Kanal A’daki bir canlı yayınından sonra, Öveçler’deki bir dostunun ofisinde birkaç saat sohbet etmiştik. Yol arkadaşlarından Zülfü Canpolat’la ‘Başkan’ adında, kendi yaşamını konu alan bir söyleşi kitap çalışması yapıyorduk. Üç gün boyunca yaptığımız söyleşi beni derinden etkilemişti. Canpolat’ın özellikle Elazığ’da Oniki Eylülün kabus dolu günlerinde hücrede ve tutukevinde yaşadığı kıyıcı zulmü de konuşmuştuk. 12 Eylül, Türkiye’nin en tahripkar cehennemidir. Bu ateşin içinden milyonlarca genç geçti. Diyarbakır’da onbinlerce Kürt yedi sekiz yıl içinde sistematik biçimde işkenceden geçirildi. Erzurum, Elazığ, Erzincan, Ankara-Mamak vb. tutukevlerinde, işkencehanelerde yüzbinlerce Ülkücünün insanlığına kıyıldı. Metris başta olmak üzere pek çok tutukevinden solcu, sosyalist onbinlerce gencin bedeni tahrip edildi, onuru zedelendi, insanlık umutları budandı. Kendi anılarında ihtilali bir iki yıl öncesinden itibaren planladıklarını söyleyen Cuntacıların, Menderes’in tabiriyle ‘süngülerin gölgesindeki Efendileri’ kimdi, bugün az çok biliyoruz. Bu süreci nasıl hazırladılar, olgunlaştırdılar ve ihtilalle birlikte neler oldu, bugüne uzantılar veren ne türden ağır tahripler aldık bunları da bugün konuşabiliyoruz. Türkiye şuuruna giydirilen o deli gömleklerinden giderek kurtuldu lakin o ağır travmaların izleri kaldı, anayasa krizi giderek derinleşti. Bugünden yarına artık Türkiye’nin daha demokratik, daha özgürlükçü, daha onurlu ve tarihsel hafızasına, ilgili olduğu medeniyet coğrafyasına daha ayarlı bir ülke olacağını umabiliyoruz. Muhsin Yazıcıoğlu, Türkiye’nin son çeyrek yüzyıllık toplumsal-siyasal tarihinin ve hafızasının en önemli aktörlerindendi. Özellikle anıları ve ibretli yaşam öyküsü, bizim açımızdan son derece değerli bilgiler içeriyordu. Ne yazık ki o hafıza da birlikte gitti. O akşamki görüşmemizde Canpolat’ın anlattıklarından bir kısmını aktardığımda heyecanlandı ve kendi birikimini, ihtilal günlerini, Mamak’ı, sonrasındaki kavgasını da öyküleyebileceğine ilişkin imalarda bulundu. Seçimden sonra tekrar bir araya gelecektik, vuslat mahşere kaldı. Yazıcıoğlu’nun siyasal yaşamımızdaki yerini anlayabilmek için bu anıları bilmek gerekir. Pek az bir kısmını anlatmıştır. Kendinden söz etmekten hoşlanmıyordu, belliydi. Yaşadıkları ne kadar ağır da olsa küçümsüyordu. İnsanın kendisine zulmedenleri bağışlaması yüksek bir insanlık durumudur. Bunu ancak ‘acılardan daha büyük bir yer yoktur’ diyebilen ermişler başarabilir. Hakikatle temas kurma imkanları açık bir adamdı Yazıcıoğlu. Mamak’ta, beşbuçuk yıl, yanlış okumadınız tamı tamına beşbuçuk yıl boyunca üç, bazen dört kişiyle, üç metrekarelik –yanlış okumadınız- sadece üç metrekarelik bir hücreyi paylaşmıştı. Bunun ne anlama geldiğini bir an durup düşünmenizi salık veririm. Beşbuçuk yıl boyunca birkaç kişiyle –diğerleri Devrimci sanıklar- üç metrekarelik bir hücrede yaşamak, oradan canlı çıkmak, sağlığını korumak, ruhu daha da güçlenmiş, inancı pekişmiş olmak ne demektir, şahsen ben anlamakta zorlanıyorum. Bu, kadim zamanların azizlerinin sığındıkları ve uzun yıllar kaldıkları mağarayı anımsatıyor. Mağaradan çıkış, Yunus peygamber gibi, insanlardan, dış dünyadan soyutlanmadan sonraki çıkış gibidir. Sabrı öğrenmek ancak böyle mümkün olabilir. Yazıcıoğlu, bir aya yakın ağır, sistematik işkence görmüş, sonraki zamanlarda ise bizatihi kendisi işkence olan toplam yedibuçuk yıl geçirmiştik. Benzer işkencelerden sonra idama yürürken, ‘kimseye kırgın değilim’ diyen Menderes gibi, ne milletine, ne devlete, ne de bu zulmü kendisine, arkadaşlarına reva görenlere öfke duymamıştır. Bu, bir insanın iyi bir insan olması için tek başına yeter bir nedendir. Yacızıoğlu, orada, solcu sanıklara yapılan işkenceye de itiraz etmiş, bu yüzden daha ağır hücre cezaları almıştır. Kendi dilinden dinleyelim : “Tecrit hücrelerinde yatıyoruz. Bir gün sol görüşe sahip birini hücrenin içerisinde yatırdılar. Ayağını kapının demir parmaklığı arasından dışarı çıkarttılar. Ayaklarının altına vuruyorlar. Önce hiç sesi çıkmadı. Ondan sonra ufak ufak sesler çıkmaya başladı, sonra bağırmaya başladı. Onun üzerine ben bağırdım hücremden. “Yetti be, yeter artık!” dedim. Geldiler, kapımı açtılar. “Sen ne diyorsun?” dediler. Dedim ki: “Yeter artık, insanız biz.” Kaptılar beni götürdüler. Komutanların karşısına çıkardılar. Bir tanesi dedi ki: “Allah Allah sen Muhsin Yazıcıoğlu’sun öyle mi? Sen niye askere karşı geldin?” Olayı anlattım. “Sana ne?” dedi. Dedim ki: “Ben insanım, biz insanız.” O da diyor ki: “Bu, senin dışarıda dövüştüğün adam.” Ondan sonra da hücre cezasına çarptırıldım.” Bu da çok önemlidir, bizim siyasal tarihimizde benzerine ender rastladığımız bir siyasal kişilik olduğunu gösterir. Bir zamanlar Kürt milletvekilleri Meclis’ten derdest edilirken dönemin muktedirleri seyirci kalmış, sonradan kendileri aynı muameleye maruz kaldıklarında demokrasiyi keşfetmişlerdi. Yazıcıoğlu, demokratlığı, yıllarını geçirdiği o hücrelerde öğrenmişti. ‘Asıl özgürlük ötekinin özgürlüğüdür’ diyenle aynı saftaydı. Kamu kaynaklarını kullanmama, kullanmak zorunda kaldığında aşırı biçimde titizlenmesi de bundandır. O’nun değerini asıl pekiştiren süreç, 28 Şubat’tır, oradaki dik duruşu, ilkeli ve ödünsüz tutumudur. ‘Toplarını millete çevirenlere selam durmam’ sözü, yakın siyasal tarihimize ondan yana bir onur nişanesi olarak geçmiştir. Nefsinden çok ötekini önceleyen Fütüvvet ahlakına sahipti. Bu duyarlığını son seçimlerde projelendirmişti. Görüştüğümüz o akşam bu projesinden ayrıntılı biçimde söz ediyordu. Yazıcıoğlu, Türk siyasal yaşamındaki ‘milliyetçi’ damarın diğerlerine göre daha demokratik bir devlet algısına sahip, sosyal adaletçi niteliği daha baskın boyutunu temsil ediyordu. İktidar’ın bir baskı ve üstünlük aracı olarak kullanılmaması konusunda daha duyarlı idi. Kamu kaynaklarının talan edilmesi, hırsızlık, rüşvet ve irtikap konularında daha hassastı. Çifte standarttan rahatsızlık duyuyordu. Bu, bir anlamda siyaset zeminimizin daha ahlaki bir hale gelmesi için bir imkandı. Yazıcıoğlu’nun ellibeş yıllık dünya yaşamı noktalandı. Öncekiler gibi asıl yurduna göçtü. Geride bıraktığı sözlerden birkaç cümle ile ben de sözlerimi noktalıyorum : “Mücadele hayatımda da, bir yerin görevlisi değildik biz. Spontane bir şekilde çıkmışız, köyden gelmişiz, bir mücadelenin içerisinde kendimizi bulmuşuz. Üniversitelerde, sokaklarda kamplaşmalar oluşmuş. Adeta tam bir milli refleks içinde, yaşamak, okumak için mücadele etmek mecburiyetinde görüyorsunuz kendinizi. Nasıl ki göz kapaklarınız iradeniz dışında herhangi bir tehlikeyi gördüğünde refleks gösterirse, bir milleti de bir vücut gibi gördüğünüzde, onun tabii refleksleri içerisindedir milliyetçiler, ben böyle görüyorum. Ama bugün baktığımda istismar edildiğimizi de görüyorum. Bütün gençlik istismara uğramıştır. Bir zamanlar okullara sığmadık, mahallelere sığmadık, şehirlere sığmadık, Türkiye’ye sığmadık, birbirimizi sığdırmadık. Ama arkasından iki buçuk metrekarelik hücrelere sığdık. Dışarıda birlikte yaşayamayanlar, hücrelerde birlikte yaşamaya mecbur oldular. Dışarıda birlikte yaşamanın yolunu bulamayanlar, hücrede birlikte yaşamanın kültürünü geliştirebildiler. Onun için yeni gençliğe benim tavsiyem, nüansları derinleştirerek farklılığa dönüştürmek ve onları bir çatışma sebebi yapmak yerine, nüanslarımızı zenginlik sayarak, fikirlerimizi, yaşama tarzlarımızı birbirimize dayatmadan, birlikte yaşamanın yolunu bulmak zorundayız.”
Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 1401
|