TRT 2'de cumartesi günleri 21.10'da son Osmanlı çınarları Sadettin Ökten ile Uğur Derman hocaların söyleştiği enfes bir program var: İstanbul'un Dost Işıkları. Dipte zaman zaman Kız Kulesi'nin belirdiği, İstanbul'un ışıklarının göz kırptığı bir mekanda iki görkemli çınar aşk ve şevk dolu bir muhabbeti kaynatıyorlar.Üsküdar'ın Dost Işıkları'ndan ödünç alınmış olan adı gibi ışık dolu bir 'program' bu. Program olmanın ötesinde bir muhabbet ortamı. Bir sohbet şöleni. Bir erdem zemini. Ökten ve Derman bizi modernliğin karmaşasından koparıp, sekinet'in, aşkın, irfanın, edebin ve zerafetin içinden geçirerek yetkin insanın kalbinin çevresindeki halelere sarıyor, bizi ruhun iklimine çağırıyorlar.
Bir tür antitelevizyon yaptıkları. Televizyon, hele geleneksel formatıyla kavgayı, şiddeti, kanı ve şehevatı sever ve sevdirir. Oysa, bu dingin sohbette, andığım gibi aşk ve muhabbet var. İnsanın doğrudan ruhuna nüfuz eden bir ses, bir söz var. Kelam (logos) söz ve gözle geçermiş. İnsan, ancak kamil insanla mayalanır, aşılanırmış. Tevfik Bosnevi bir gün sokakta rastladığı çocuğa dikkatle bakınca, muhibbanından biri, hikmetini sormuş. Bosnevi, 'aşı yapıyorum evladım' buyurmuş.
Maya, nazar ve kelamla geçer. Kelam, bizim Anadolu'muza, Horasan'dan gelen kamil insanların sözüdür. Doğudan, batıdan, güneyden, kuzeyden, nereden hangi dille gelirse gelsin, bütün sözler, hep o Kelam-ı Kadim'den ve onun en kutsi taşıyıcısı olan Muhammedi Nur'dan sirayet eder. Böyledir, hal gibi, söz de saridir, ağızdan ağza, gönülden gönüle geçer. Neşet Ertaş'ın dediği gibi, 'kalpten kalbe bir yol vardır, görünmez.' Bütün kalpler ve onlardaki duygular, hep kamil insanın kalbindedir. Horasan'dan Türkçe gelen kelam, Doğu Beyazıt'ta, Mele Ahmed-i Hani'nin dilinden Kürtçe çıkar; Şiraz'ın büyük bilgesi Hafız'dan Farsça, İbn Farıd'dan Arapça zuhur eder.
İstanbul'un Dost Işıkları'nda hem hal hem dil ehli için diriltici, dindirici, onarıcı, şifa verici bir söz, bir kelam ve muhabbet taşıyor. İstanbul'u, -Kılıçbay'ın dediği gibi- Osmanlılar 1453'te fetih; Türkler, 1950, Lazlar 1970, Kürtler 1980'de, 'işgal' ettiler. Şaka bi yana, şehrin bugünkü kaosu ve altyapı sorunları, ulaşım, çevre dekoru, hava, su vs. problemlerine rağmen, Doğu'nun en batısı, Batı'nın en doğusu olma imkanları devam ediyor. Bilgeliğin Mekke'den sonraki kalbi olan İstanbul'un dost ışıklarında Ökten ve Derman hocayı dinlerken hep, bir zamanlar Anadolu'yu mayalayan bilgeleri düşündüm.
Onların en göz kamaştıranlarından biri de Sinan Ümmi idi. Mustafa Tatcı'nın Elmalı'nın Canları diye nitelediği büyük ruhlar arasında Sinan Ümmi'nin yeri bambaşkadır. Bizim bilgelik tarihimizin en parlak yıldızlarından Niyazi Mısri'nin de kılavuzu olan Sinan Ümmi'ye ilişkin, geçenlerde Risale-i Nur'da ilginç bir nota rastladım, Niyazi Mısri ile hemhal olmayı alışkanlık edindiğim için, beni fazlasıyla heyecanlandırdı. Yedinci Lem'a'da geçen notu aynen alıyorum: "Üstad, Galip ve Süleyman, Ümmî Sinan Divanı'nda mesleğimize ve Sözlere dair tefe'ül edildi, şu beyitler çıktı. Baktık, "Sözler" lâfzı, bütün divanında yalnız bu kafiyelerde görünüyor. Demek Sözler "hak söz," hem "nur söz" oluyor.
Derim ki yardımcım Allah/Şefaatçım Resulullah/Ki bürhanım kitabullah/Budur bendeki hak söz.
Senin kapında kul çoktur/Hesabı, haddi hiç yoktur/Ve lâkin bir dahi yoktur/Sinan-ı Ümmî gibi nur söz."
Sinan Ümmi'nin taşıdığı kelamı 'nur' diye niteleyen bu nefes, hiç kuşkusuz, bizatihi Rahman'ın soluğu olan ruhtan geliyor ve ruhun en güzel, en nazenin, en zarif şarkısı oluveriyor. Modern zamanlarda bu gelenekle bağları örselenmiş, hatta kopmuş olanlar açısından da bir ruh yordamı olabiliyor. Bizim kadim medeniyetimiz, Osmanlı, Toynbee'nin belirlediği gibi, 'durdurulmuş bir medeniyet'tir. Fosilleşmiş, ölmüş, donmuş, yok olmuş değildir. Sinan Ümmi'nin bilgelik yolunun, Halvetilik'in modern zamanlardaki ateş parçası Fethi Gemuhluoğlu, 'Osmanoğullarına, Allah'ın kelamını yüceltme ödevi, Allah tarafından verilmiştir, ancak O'nun takdiriyle kaldırılabilir...' der.
İki görkemli çınarın aşk ve şevk dolu muhabbeti
İçinden geçmekte olduğumuz bugünler, bizim geleneksel bilgelikle ilişkilerimizin yeniden güçlendiği, temas imkanlarının arttığı, bizi ruhtan uzaklaştıran modern parazitlerin yok olduğu, sisin dağıldığı bir zaman. Böylesi bir vakte tanıklık ettiğimiz için bahtiyarız. Durdurulmuş olan bu muazzam medeniyet yeniden hareketleniyor. Kültürel/irfani coğrafyamız uyanıyor, canlanıyor; Türkiye'miz bir hukuk devleti olma yönünde kararlı, asıl özgürlüğün ötekinin özgürlüğü olduğu inancı pekişiyor, ruhun gürbüzleştiği bir dönem açılıyor.
TRT 2'de cumartesi akşamları Ökten ve Derman, bize, İstanbul'un dost ışıklarından sesleniyor, içimizdeki yıldızın berraklığını artırıyor, Turgut Uyar'ın tevhidindeki müjdeyle ruhumuzu ışıtıyor: "özenle soyduğum şu elma söyle şimdi kimindir/özenle ne yapıyorsam bilirsin artık senindir suya giden bir adam mesela omzunu eğri tutsa/güneş, su ve adamın omzundaki eğrilik senindir ayağa kalkarsın, adına uygunsun ve haklısın/kararan dünya bildiğin gibi sık sık senindir kararan dünya yeni bir güle bir ateş parçasıdır/bir ateş parçasından arta kalan soylu karanlık senindir bir deneyli geçmişi aldın geldin yeniyi güzel boyadın/ben bilirim sen de bil ilk aydınlık senindir benim sevdiğim su senin suyunun öz kardeşidir/senin suyunun bıraktığı güçler artık senindir çünkü bir silah gibi tutarsın tuttuğun her şeyi/her yeri bir uyarma diye tutan ıslık senindir senindir ey sonsuzveren ne varsa hayat gibi/tutma soluğunu, genişle, öz ve kabuk senindir ey en güzel görüntüsü çiçeklere dökülen bir çavlanın/aşkım, sonsuzum, bu dünyada ne var ne yok senindir" Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 1518
|