|
|
| Balkondaki yalnız adam: Necati Tosuner |
| Yazan SadıK YalsıZuçanlaR | ||||||||||||||||||
| 03.12.2008 21:34 | ||||||||||||||||||
Epeydir bir taslak üzerinde çalışıyorum. ‘Kasırganın Gözü’ koydum adını. Bakıyorum yer yer çok iyi. Sonra bir de bakıyorum ki, gözümden düşmüş. Şöyle bir durum anlatılmak isteniyor: Altmış yaşına geliyorsun, ve iğde çiçeğinin kokusu değişiyor. Yahu, iğde çiçeğinin kokusu değişir mi!..(…)” Necati Tosuner, Kitap-lık dergisinin 107. sayısında, yenilerde Kanat Kitap’ça yayımlanmış olan romanı Kasırganın Gözü’nün hazırlık sürecine ilişkin böyle diyordu. Zaten bu değil midir, edebiyat, zamanın hükmünden sıyrılmaya çalışmak değil midir? Bizler zaman ve mekânla sınırlı varolanlarız, istiğfar lifleriyle dokunmuş günahkârlarız. Tosuner gibi yazarlar, bize, zamanın ve mekânın kaydından nasıl firar edilir, bunun sancısını anlatır. Kendini oynayan yabancı Tosuner deyince bende Sancı Sancı’nın ve Necati Tosuner Sokağı’nın sesleri yankılanır. Tosuner’in öyküleri ve sonradan romanları, bize, yaşamın sarahatinden değil müphemiyet ve gizeminden söz ederler. Bu, Wittgenstein’ın, “Dil, düşünceyi örter” önermesiyle akrabadır. Dilin perdeyi kaldırdığını sananlar, Tosuner’i okudukça yanıldıklarını hissetmeye başlar. Dil, belki, düşüncenin eşiği, belki örtüsü, yuvası ve evidir. Oraya, yani varlığın evine böylesi bir dilin eşiğinden geçilerek girilir. Kasırganın Gözü, Tosuner’in diğer öykü ve romanlarından biraz daha ileri ve derin biçimde bu gerçeği söylüyor. Kitabın tanıtım yazısında da belirtildiği üzere, “kısacık, okundukça açılan, farklı yönlere uzanan bu sarsıcı metninde Necati Tosuner, balkondaki yalnız adamın, ‘kendini oynayan yabancı’nın şimdisini anlatıyor bize; geçmişteki acılarla geleceğin karabasanları arasına sıkışmış bir şimdi bu: “Yalnızlıklardan yalnızlıklara damıtılmış bir koku, kendini kesmeye yatkın bir bıçak, yere düşen bardak ve balkondan gördükleri... Anılar, sevgili ve sevgisiz yüzler, yürünmüş geçilmiş sokaklar, söylenmemiş sözler... Karanlık bir gelecek. Kasırga. Düşüyor. Bardağın düşüşü gerekenden ve beklenenden -yani bilinenden- uzun olmamıştı. Kısa da olmamıştı. Bardak uçmaz, düşer. Düşerken bağırmaz, yardım çağırmaz. Sövmez de. Bardağın düşüşünü cep telefonuma aldım, sonradan onun düşüşüne, düşerken takla atışına, kaç takla atışına bakacağım sanılmasın. Çünkü öyle bir telefonum yok. Olmasını da istemedim. Gözlerimi kapatıp, bardağın kaç takla attığını düşleyerek keyiflenecek de değilim. Ben bardağa benzerim, keyiflenmem. -Bak sen!- Ben bir bardağım demek istemiyorum. Bardağı övmekten ya da yermekten kaçındığım için, ben bir bardak değilim demek de istemiyorum. Demek istiyorum ki, bardak düşerken... Sen nerdeydin, bardak dolarken! Bardak dolarken bizim nerede olduğumuz, bardağın düşmesi ve farkındalık ilişkisi üzerinden, zamanın yıpratıcı etkisini, bir samyeli gibi eserek ruhumuzu zehirlemesi, fanilik ve yitirmişlik duygusu ve nihayet, bütün bunlara, yani var olmanın ağırlığına karşın umutlu olmamız gerektiği… Necati Tosuner, altmış altı sayfa boyunca bizi, dış dünya ile iç dünya arasındaki uyuma çağırıyor. Bu uyumsuzluğun tedirginliği ile kalemini ‘kış kış diye diye kışı kovalayan bir Türkçe’nin kuytularında gezdiriyor. Bu gezintinin benim açımdan en ilginç yanı, kendime akraba hissettiğim bir yazarın, içten kalemiyle küçük fırça darbelerinden nasıl muazzam derin, gizemli bir dünya kurduğu… Bu, bana, edebiyatın, münhasıran öykünün, öyküsel anlatımın nelere kadir olduğunu gösteriyor. Bu, ‘damıtılmış sıkıntı’dan nasıl soluk alabileceğimiz bir yere çıkabileceğimizin yolunu da göstermektir. Mesele belki de buradadır. Ruhumuzu nasıl koruyabiliriz? Dış dünyadaki kaos, içimizdeki kaosun yansıması değil midir? İçimizdeki derin düzensizlikten kurtulmanın bir yolu yordamı var mıdır, varsa nedir? Kasırganın Gözü için ‘roman değil’ diyerek yadırgayanları da düşünerek Tosuner, hikâyesinin bir yerinde, “böyle düşünecekseniz bırakın okumayı”, der. Artık ‘tür’ler arasındaki sınırlar kalktı. Gümrük, vize, denetim yok. Kalb nasılsa dil öyledir. Gönül deniz, dil kıyıdır, gönülde ne varsa, kıyıya o vurur, demiyor mu Harakani? Kasırganın Gözü’nde Tosuner, anlatımını ‘makaslama’ konusunda son derece cömert davranıyor. Öykünün çok kısa olmasını, ‘olması gerektiği için’de bulduğundan ve bunu romanında da yapmaktan çekinmediğinden, “sözün güzelliği, kısalığında ve özündedir”, yargısını bir kez daha doğruluyor. Kasırganın Gözü’nün bir başka özelliği buradadır. Bu, ‘derinleşmeye hazır kurgu’nun, Kasırganın Gözü’nde iyiden iyiye olgunlaştığı görülüyor. Birkaç sözcükle gözümüzde zengin resimler canlanıyor. Yitik, yıpratılmış günlerin betimlendiği solgun yapraklar bunlar. Dağılmış, parçalanmış, kendini korumaya çalışan bir ruh. Doğanın ortasında, rüzgarla savrulan kuru bir yaprak. İçe doğru kıvrılan, kalbine bükülen bir öykü. Kelimeleri damıtılmış, âhenkli… Necati Tosuner, denizde susuz kalmaktan söz ediyor. Çöl, deniz ve ormanda geçen bir öykü. Bu yüzden şehrin karmaşasında dağılmış ruha bir şefkat eli gibi uzanıyor. Tosuner’in romanını okurken zihnimde sürekli Rilke’nin sözü gezindi: “Sanat eserleri de tıpkı insanlar gibi sonu gelmez bir yalnızlık içindedirler, onları da ancak sevgi yaşatabilir.” İnsanın kendisine kendisini güldürdüğü bu hazin hikâye, yaprakların sonbaharda yere süzülüşü kadar hüzünlü. Karın ağır ağır yeri örtmesi ve bütün renkleri yok etmesi gibi tuhaf. Hayatın gördüğümüzden, sandığımızdan daha gizemli ve hüzünlü olduğunu bundan daha güzel ne anlatabilir? Kelimeleri alabildiğine damıtılmış, ahenkli, bir ezgi çıkarır gibi… Necati Tosuner’in öykü dünyasını, dilini, insanlarını bilenler, ona âşina olanlar açısından Kasırganın Gözü’nün şaşırtıcı bir yanı yok ama onun dünyasına ilk kez girecekleri bir sürprizin beklediği açık. Wittgenstein diyordu, ‘şeylerin nasıl olduğu değildir gizemli olan, olduğudur…’ diye. Bizatihi var olmanın sırrını anlatıyor bize Kasırganın Gözü. Bizi yavaş yavaş, hissettirmeden içine çekiyor ve orada var olmanın sırrında yitip gidiyoruz. Yazarın söz ettiğim söyleşisindeki şu sözleri bu roman için de geçerli: “En küçük bir jest ya da gelgeç bir hislenme durumunda bile kendini kandırmayacak hale gelmiş, korunaksız, kendisini koruyabilecek her türlü örtüyü üzerinden sıyırmış bu öykü anlatıcısının kendine ilişkin şu saptaması da vurucu: ‘Dışım soğuk.. içim uykulu.’ Ben güzel bulurum bunu. Olmayan bir ‘kaktüs’ türü, -dikenleri kendine.”
Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 1035
Yorum yaz
|
||||||||||||||||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| Güzerân |
| Sırlı tuğlalar |
| Bilişmeler |
| E - kitap |
| Haberler |
| Endam Aynası |
| Bağlantılar |
| Arama |
| Eve dön |
| Arşiv [Eski site] |
| Misafir defteri |
| Kürt Dilinde Tasavvuf |
| MOLLA İ CEZERİNİN KÜRTÇE DİVAN NI KİTAP OLARAK ALMAK İSTİYOR... |
| 25/01/12 21:17 Dahası... |
| @ GÜLŞİN |
| Sadık Yalsızuçanlar ile... |
|
özdeş ruhlar Değerli Kalemşah ekibi, Handan Güler ve Sadık Hocam... Özdeş... |
| 05/01/12 21:37 Dahası... |
| @ süheyla yıldırım |
| Hiç yayınlandı |
| kitap çok guzel.. Yazarımız Sadık YALSIZUÇANLAR'ın ellerine ... |
| 02/01/12 16:00 Dahası... |
| @ feyza |
| Sadık Yalsızuçanlar ve "Anka... |
|
haticenesibe çok güzel :grin :grin :grin :grin |
| 02/01/12 16:00 Dahası... |
| @ hacer |
| Aşkı bilmek isteyen Mevlâna ol... |
|
Müstefid Allah razı olsun müstefid oldum. Muhabbetle üstadım... |
| 09/12/11 22:19 Dahası... |
| @ kadir |
![]() | Bugün | 201 |
![]() | Dün | 182 |
![]() | Bu hafta | 564 |
![]() | Bu ay | 1452 |
![]() | [07.08.08'den] | 358986 |