|
|
| Yunus Emre hakkında |
| Yazan Musa İğrek | ||||||||||||||||||
| 27.06.2009 09:07 | ||||||||||||||||||
|
Yûnus Emre’nin dünyası sizi ilk ne zaman çekti? Efendim, Yûnus Emre ile tanışıklığımız çocuk yaşlarıma kadar uzanıyor. Hem aile çevrem hem de yetiştiğim beldedeki güzel insanlar sayesinde Yûnus’la, Hz. Mevlânâ ile hatta geniş muhitler tarafından tanınmayan Niyâzî-i Mısrî ile çok küçük yaşlarımda tanıştım. Tabii bu zatları anlayarak okuma çalışmalarım üniversite yıllarına rastlar. Bu yıllarda Yûnus ve Niyâzî-i Mısrî Divanları başucu kitabımdı. Balıkesir İl Halk Kütüphanesi’nde bulduğum Niyâzî Hazretlerine ait bir “Çıkdım Erik Dalına” şerhini de fakülte ikinci sınıfta okurken çevirip anlamaya çalışmıştım. Sonra bu merak genel olarak tasavvuf şiirindeki remizleri anlama gayretine dönüştü. Yûnus Emre ile ilgili ilmî çalışmalarım ise 1986 senesinde başladı. Böyle bir çalışma yapmamın iyi olacağını söyleyip bendenizi teşvik eden kişi Sadık Kemâl Tural Bey’dir. Yûnus ” Ya ben öleyim mi söylemeyince?” der. Sanırım siz de bu ışığın peşindesiniz ve sürekli Yûnus’u anlatıyor, yazıyorsunuz. Bu yazmadan duramama halini nasıl tanımlıyorsunuz?
Evet. Bahsettiğiniz gibi, Âşık Yûnus ” Ya ben öleyim mi söylemeyince” der. Evvela şunu belirteyim, “Behey Yûnus sana söyleme derler/Ya ben öleyim mi söylemeyince?” şeklindeki bu mısralar Bizim Yûnus’u takip eden XIV-XV. asırlarda Bursa’da yaşamış olan Âşık Yûnus’a aittir. Fakat Bizim Yûnus da aynı kanaattedir. O da bir Hak âşıkı olarak söylemek zorunda kalanlardandır. Ne çare ki, aşk söyletir, dert ağlatır demişlerdir. Bizim Yûnus da “Sözüm ay gün içün değil sevenlere bir söz yeter/ Sevdiğim söylemez isem sevmek derdi beni boğar” der. Gerçek budur, eskilerin tecessüs dediği kendini bilme ve kendini gerçekleştirme arzusu insanın bilenlerin peşinden gitmesine, soru sormasına, konuşmasına sebep oluyor. Bu tecessüs bendenizde yazarak öğrenme şeklinde tezahür etti. Ben, birileri öğrensin diye değil, kendim öğreneyim diye yazmaya, daha doğrusu yazarak düşünmeye başladım. Sonra bu özelliğim bir mizaca dönüştü. Üzerine basarak söyleyeyim, ben bir mütefekkir değil bir mütecessisim. Mütefekkir olmak zor. Durmadan yazmamın sebebi, öğrenme ve varlığın hakikatini bilme arzusudur. Hz. Mısrî bir yerde “Bu Mısrî denen balçığı her bir ayak basmak gerek” der. Mısrî gibi olabilmek için onların ayak bastıkları yerde evvela toprak olmak gerekir. Bendeniz de Yûnus’ta kendimi buldum veya Yûnus’u kendimde. Bu sebeple Yûnus izinden gidenlerin peşine düştüm, onları anlamaya çalıştım. Ne kadar isabetli bilemiyorum ama, Yûnus’la ilgili yorumlarım biraz da içimdeki Yûnus’un yaşadıklarıdır…
Sadık Yalsızuçanlar’ın Anka’sı sanırım biraz da sizin hikâyeniz, nasıl oldu bu? Musa Bey, Romancının izni olmadan şifrelerini vermek ne kadar doğru olur bilemiyorum. Anka’nın yorumunu sahibine veya roman tahlilcilerine bırakmak daha doğru olur sanırım. Fakat Sadık Bey’in de konuşmalarında söylediği gibi bu roman 2008 senesinde birlikte yaptığımız bir Antalya/Elmalı seyahati sırasında doğdu. Bizim edebî dilimizin, estetiğimizin, aşkımızın, ideal insanımızın genetik şifreleri Yûnus Emre’dedir. Onun üslubu ise asırlar içinde işlene işlene süzülmüş, incelmiş ve kendisini Niyâzî-i Mısrî olarak göstermiştir. Biz Yûnus’la Niyâzî’yi çözersek, Türkçe’yi çözeriz. Sadık Bey’le bunları konuştuk. Fırtınalı bir hayat yaşayan tarihin en büyük Hak âşıklarından biri olan Niyâzî’nin yeni nesiller tarafından tanınması gerektiğini, aydınımızın Yûnus’u ve Niyâzî’yi yeniden keşfetmesi gerektiğini konuştuk. Böylece Anka, sadır kafından satır kâfına uçtu. Doğal olarak Niyâzî peşinde giden, onu anlamaya çalışan Mehmetler çok. Onlardan birisi de belki de bu fakirdir.
Yûnus’un tasavvuf düşüncesindeki yeri nedir? Bugünün insanı ne söylüyor?
Musa Bey, hayatının otuz senesini Türk Tasavvuf Edebiyatı araştırmalarıyla geçirmiş biri olarak, şunu net olarak söyleyebilirim: Kendini gerçekleştiren, nefsini bilen, eşyayı yorumlayan, Hak idrâkine ulaşan ledün erleri arasında vardıkları kemâl noktası itibariyle hiçbir fark yoktur. Fark sadece, yetişme tarzında, ifade ve üsluptadır. Ancak meseleye Yûnus açısından baktığımızda şu da gözardı edilmemelidir: Yûnus sadece bir üslubun sahibi değil, aynı zamanda kendi üslubunun kurucusudur. O neyi gerçekleştirmiştir? Mükâşefe yoluyla elde ettiği ledünnî tecrübelerini, ana dili Türkçeyle ve aşıkâne bir edâyla yazdığı manzûmelerde ilk defa O dile getirmiştir. Evde, sokakta, çarşıda, mescit ve medresede konuşulan günlük dili tamamen soyut ve manevî bir alana çekerek edebî ve estetik bir mânâ dili geliştirmiştir. Bizim Yûnus, gaybî ve ilâhî hakîkatleri adetâ Türkçe dile getirmek için görevlendirilmiştir. Zira Türkçe Onunla bir tefekkür dili haline gelmiş, dilimiz ve dinimizin derinliği Onun yazdıklarıyla anlaşılmıştır. Kısacası O, bizim tefekkür, aşk ve mânâ dilimiz olmuştur. Öz olarak söylemek gerekirse, Yûnus, İslâm’ın derinliğiyle Türkçe’nin inceliğidir. Bu özelliklerinin dışında, Yûnus’un İslâm’ı ve İslâm tasavvufunu yaşama ve yorumlamada kendisinden önce ve sonra yaşayan mütefekkir mutasavvıflardan esaslı bir farkı yoktur. O da diğer mutasavvıflar gibi “Kanatlandık kuş olduk uçduk elhamdülillah” diyerek aşk ve irfan kanatlarıyla vücûd birliği bilincine uçan semavîlerdendir…
Mevlânâ, Hacı Bektaş-ı Velî etrafında pek çok kimse halkalanırken Yûnus’un bu anlamda daha saklı kalmasını neye bağlıyorsunuz?
Efendim, evvela şu bilinmelidir ki, davası olanın manâsı olmaz, bunlar manâ adamı olduğuna göre bu üç zatın düşünceleri aynı olacaktır. Yûnus, Hacı Bektaş-ı Velî hazretlerinin seyr ü sülûkta uyguladığı dört kapı kırk makam bilincini şiir diliyle işlemiştir. Mevlânâ Hazretleri de aynen Yûnus gibi, Kur’ân’ı ve Hakikat-i Muhammediyeyi esas alarak aşka, irfana ve vahdet sırlarına dair incelikleri Farsça dile getirmiştir. Tabii ki Yûnus, çok da köşede kalan bir kişi değildir. Fakat buyurduğunuz gibi Mevlânâ ve Hacı Bektaş-ı Velî’ye göre mukayese edilince öyle bir kanaat ortaya çıkıyor. Bildiğiniz gibi gerek Hz. Mevlânâ ve gerekse Hünkar Hacı Bektâş-ı Velî iki büyük ve Hak tarikatin kurucu pirleridir. Bunlar, asırlar içinde hem mensupları ve hem de muhipleri tarafından okundu, düşünceleri üzerine yazıldı ve yaşatıldı. Bu iki zat, dün dergâhlarında anlaşılmaya çalışılıyordu, bugün çeşitli dernek ve vakıflar tarafından devamlı gündemde tutulmaktadırlar. Her iki aziz pir bugün sadece mensupları tarafından değil, devletimiz ve hatta Unesco tarafından sahip çıkılmakta, eserleri ve düşünceleri işlenmektedir. Yûnus Emre bu iki zata göre özellikle yabancı memleketlerde daha az işlenmiştir. Bunun sebebi bence Yûnus’un Türkçe yazması, ecnebilerce tanınmamasıdır. Tanınması için evvela Divanı yabancı dillere aktarılmalıdır. Ancak, Onun Türkçesi maalesef Batı veya doğu dillerine tam anlamıyla çevrilebilecek bir Türkçe değildir. Bu şiirlerin mutlaka sembolleri açılarak yabancı dillere çevrilebilecek şekilde sadeleştirilmesi, anlaşılır hale getirilmesi gerekmektedir. Bu noktada yetkililerin ilgisizliğinden şikayetçi olunabilir. Bendeniz birkaç sene önce Kültür Bakanlığındaki bazı arkadaşlara bir ekip kurarak Yûnus Emre’nin şiirlerini bir bütün olarak sadeleştirerek İngilizce, Fransızca, Almanca, Farsça ve Arapça yayınlayalım, diye teklifte bulunmuştum. Projemiz sözde kaldı, ilgi görmedi. Bunun yapılması gerekir. Yeri gelmişken belirteyim, yakın zamanda kanunu çıkarılan “Yûnus Emre Vakfı”na atanan arkadaşlarımızın bu hususları dikkate almaları, Yûnus’un düşüncelerini dünyaya taşımak için gereken ön çalışmaları yapmaları ve yaptırmaları gerekir. Bir de tıpkı Mevlânâ’nın Unesco tarafından anıldığı gibi Yûnus için bir teklifte bulunulması yerinde olur. Yûnus son olarak 1991 senesinde mütevazı olarak anılmıştı. Ancak o zamanki imkânlarla şimdiki imkânlar arasında çok fark var. Yûnus Emre düşüncesi dil engeli kaldırılarak evlerden içeri girmeli, gönüllere işlenmelidir. Dünyayı yeniden şekillendirecek olan düşünce sevgiye dayalı bilgiyi esas alan Yûnus düşüncesidir. Yûnus Emrelerin çoğaltılmasından başka yolumuz yoktur. Şu halde evvela kendimizden başlayarak Yûnus Emre’ye sahip çıkmamız gerekir. Devletimiz, Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığımız, sivil kuruluşlar, kültür dernekleri, üniversiteler, Avrupa’da yaşayan kardeşlerimiz “Her genç bir Yûnus, her eve bir Yûnus Divânı” diyerek konuya sahip çıkmalıdırlar…
‘Bizim Yûnus özellikle Batı’da yer yer Türkiye’de de ‘hümanizm’ ile birlikte anılıyor. Buna ne diyeceksiniz?
Sevgiden ve digerkâmlıktan bahsedilen bir yerde ister istemez felsefî bir kavram olan ve insanı merkeze koyan “Hümanizm” akla gelmektedir. Dilimize Batı’dan geçen Hümanizm kavramı, günümüzde ulu orta yerde basitçe “insanı sevmek” anlamında kullanılmaktadır. Bu çerçevede Yûnus ve Mevlânâ gibi muhabbetullah ve marifetullah sahibi kişiler de insansever birer kişi yani birer hümanist olarak tanıtılabilmektedir. İlk bakışta tabii ki “yetmiş iki millete bir göz ile bakan”, “sevelim sevilelim” diyen bir kişinin bu felsefenin dışında değerlendirilmesi düşünülemez. Konunun iyi anlaşılması için kavramın çerçevesini çizmek gerekmektedir. Hemen hatırlatayım, Hümanizm, hakîkatin, bizzat tabiatın kendisinden ibaret olduğunu iddia eder. Bu felsefeye göre, kainatın özü, enerji (madde)dir. Kainatın tabiatüstü ve sonsuz bir Yaratıcısı yoktur. Tabiatüstü varlıklar gerçek değildir. İnsanlar tabiatüstü ve ölümsüz rûhlara sahip değildirler. Ernest Renan bu kavram hakkında “Bilimin Geleceği”, adlı eserinde “Yürekten inanıyorum ki, geleceğin dini katıksız bir hümanizm olacaktır.” der. Cemil Meriç’in buna cevabı çok serttir. O bir yazısında “Hümanizm” için: “İmanını kaybeden bir çağın dini” şeklinde bir yorumda bulunur. Kısaca belirtmek gerekirse, hümanizm, kilise baskısına karşı tanrıtanımaz bir grup kişinin başkaldırı felsefesidir. Bu düşüncenin temelinde insanın kendisi ve dinî hürriyeti vardır. Yine Cemil Meriç, “Hümanizm, insan haysiyetine saygı, insana tabiat içinde istisnaî bir değer vermekse, İslâmiyet tek gerçek hümanizmdir!” diyerek hem bu kavrama, hem de Yûnus Emre ve Mevlânâ düşüncesini hümanizme yamamaya çalışanlara karşı çıkar. O, bu duruşunda da baştan sona haklıydı. Zira hümanizmanın doğuşundan asırlar öncesinde İslâm, varlığın birliğini, eşyanın Hakk’ın nurundan yaratıldığını ve insanların kardeş olduğunu beyan ediyor, İslam’ın peygamberi tarafından insanlara muhabbet ve merhamet tavsiye ediliyor ve yaşanıyordu. Bu inanç insanlara, hasseten “kuşlar yemsiz yurtsuz kalmasınlar,” diye vakıflar kurdurmuş, farkına varmadan satın aldığı buğdayın içinden heybesine giren karıncayı kilometrelerce yol katederek geri dönüp yuvasına bıraktıracak hassasiyeti kazandırmıştır. Yûnus’un “Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır” ifadesinde ortaya koyduğu duruş, “yaratandan ötürü yaratılanı seven” veya “Hakkı gerçek sevenlere cümle âlem kardeş gelir” şeklindeki düşünce, bir hümanistin değil, gönlü merhametle yapılanan bir İslam muvahhidinin ulaştığı kemâl noktasıdır. Şimdi sadede gelirsek, Yûnus bir zâviyeden bakınca olabildiğince sevgi dolu, mütevazı ve hoşgörülü bir kişidir. Bu çerçevede, dünyaya, davâ için değil mânâ için; kavga için değil, sevgi için geldiğini, dostun evinin gönüller olduğunu ve gönüller yapmak gerektiğini söyler: “Ben gelmedim davî için benim işim sevi için/Dostun evi gönüllerdir gönüller yapmağa geldim” der. Sonra, tanımak, tanışmak, sevmek, sevilmek ve işi kolay kılmak gerektiğini; dünyanın geçici olduğunu belirtir: “Gelin tanışık edelim işi kolay tutalım/Sevelim sevilelim dünyâ kimseye kalmaz” der. Yine, “Beri gel barışalım yad isen bilişelim/Atımız eğerlendi eşdik elhamdüli’llâh” diye söyler. Dört mukaddes kitabın, insana, varlığın birliğini öğretmek için gönderildiğini, bunun için de insanın kendisi için ne düşünüyorsa başkası için de aynı şeyi düşünmesi gerektiğini anlatır: “Sen seni ne sanırsan ayruğa da anı san/Dört kitâbın ma’nâsı budur eğer var ise.” Der. Divanının pek çok şiirinde “yetmiş iki millete bir göz ile bakılması” gerektiğini belirtir.Yûnus’un bütün bu “yetmiş iki millete birlik ile bakan” gözlerinin, yüreğindeki sevgi ve hoşgörüsünün temelinde bir tek gerçek vardır: Cenâb-ı Hakk’a olan muhabbeti ve vahdet idrâki! Evet, Yûnus’a göre, mevcûdat bir tek vücûdun, vücûd-ı mutlak olan Allah’ın eseridir. Eserin sahibi, eserinin dışında değildir ki sevilmesin! Mutasavvıfların “Cem’” bilinci dedikleri hâldir bu. Allah sevgisiyle ulaşılan bu bilinç seviyesinde halk, Hak ile birlikte görülecektir. Nihayet Yûnus, aldığı gönül eğitimi sonucunda gözleri gönül haline gelen bir kişi olmuştur. Bunun içindir ki O, Hak söyler, Hak işitir, Hak görür. Nitekim Onun tarif ettiği Hak ve hakîkat, esasen Kur’ân’ın tarif ettiği Hak ve hakîkatten ibarettir. Cenâb-ı Hak semâyı, arzı ve ikisi arasındakileri nûruyla kuşatmıştır. “Ol dost yüzin görmez isem bu gözlerim nemdir benim” diyen Yûnus, bir gönül terbiyesinden geçtiği ve gönül gözünden baktığı için hiç tereddütsüz bütün varlığın ilâhî nûr ile kuşatıldığını ve Hak olduğunu söyler: “Hak cihâna doludur kimsene Hakk’ı bilmez/Anı sen senden iste o senden ayrı olmaz.” Varlık, Hak ve hakîkatten ibaret olduğuna göre Hakk’ı gerçek bilenlere ve sevenlere anlattırmak gerekir. Bütün varlık Hak’tan zuhûr etmiştir. Onu gerçek sevenler, cümle âlemi kardeş bilmişlerdir: “Erenler buna kalmadı vardı yoluna durmadı/Hakk’ı gerçek sevenlere cümle âlem kardaş gelir.” Bu konu daha uzatılabilir… Netice itibariyle hümanizmin çıkış noktasını dikkate alalım, bir de Yûnus’un veya Mevlânâ’nın insan veya varlık sevgisini düşünelim. Bu zatların eserlerindeki sevgi ve kardeşlik söylemlerinden hareketle kimileri tarafından ısrarla bir Türk veya İslam hümanisti olarak tanıtılması ne kadar doğrudur, siz karar verin! Öyleyse Yûnus’un insancıl düşünceleri, kardeşlik ve barış söylemleri hümanist bir anlayışın ürünü müdür? Bu ilmî bir realite midir? Hümanizma İslâm tasavvufunu yaşayan bir gönül adamının ulaştığı bir sonuç mudur? Yûnus’un sevgisi hümanist felsefeyle örtüşür mü ve mutlaka sevgi ve hoşgörü anlayışını dile getirirken “hümanizm” kavramını kullanmak gerekir mi? Yûnus, Cenâb-ı Hak sevgisinden ötürü bir insan severdir ama, hakîkaten bir hümanist midir? Bütün bunların ciddî olarak incelenip cevaplandırılması gerekir. Bendeniz “Aşk Bir Güneşe Benzer” adlı kitabımın girişinde bu mevzuda söyleyebileceklerimi söyledim.
Dünyada ve Türkiye’de Mevlânâ’nın Yûnus’tan daha çok bilinmesinin sebebi nedir? Ki Mevlânâ şiirlerini Farsça yazarken Yûnus Türkçe yazmıştır.
Yûnus’un bugünkü Türkiye’de Mevlânâ’dan daha az tanındığını söylemek kanaatimce yanlış olur. Fakat tarihî kaynaklara baktığımızda bu tesbit doğrudur. Yûnus geçmişte daha çok tekke mensupları tarafından tanındığı halde Hz. Mevlâna dergahların dışında da tanınıyordu. Bunun sebebi, medrese zihniyetinin benimsediği dil ve düşünce yapısıdır. Medreselilerin konuştuğu Türkçe’nin yanında Farsça’nın ana dili kadar benimsendiği bir ortamda bundan tabii bir şey olamazdı. Osmanlı aydını maalesef Yûnus’un kullandığı halk dilini benimsememiştir. Yûnus’un XX. asır başlarında yeniden ele alınması ve bugünkü noktaya gelinmesi, gerçekte yeniden bir keşiftir. Diğer taraftan Yûnus Emre’nin Batı’da da Mevlânâ’dan daha az tanındığı doğrudur. Bunun birinci sebebi, Batılı araştırmacıların Farsça sûfî kaynaklarla, tabiatıyla Mevlânâ ile daha önce tanışmasıdır. Yûnus münferit birkaç araştırma dışında Batılılar tarafından, bugün bile incelenmiştir denilemez. Daha divanının bir bütün olarak İngilizce’ye ve diğer dillere çevirisi bile yapılmamıştır. Yani Yûnus henüz Batılılar tarafından tanınmamıştır. Yabancı dillerde yayınlanmış, içinde 20-30 şiir çevirisi bulunan, başında da isabetsiz kanaatler sergilenen birkaç eserin kıymet-i harbiyyesi de yoktur. Bunun bir sebebi başta Kültür Bakanlığımız olmak üzere, kültürümüzle ilgililenen kişi ve kurumlar ise de, ikinci sebebi Yûnus’un dilinin yabancı dillere çevriminin zorluğudur. Herkes Yûnus’un sade ve kolay anlaşılır bir dille yazdığını zannetse de bu doğru değildir. Buradaki sadeliği “basitlik” anlamında alıyoruz ki, Yûnus asla basit değildir. Hilmi Yavuz Bey bir yazısında ” Yûnus, bir ‘gizli hazinedir, bilinmeyi bekliyor.” diyordu. Aynen öyledir. Biz Yûnus’un şiirlerini kendi insanımızın ve Batılıların anlayacağı hale getirmezsek, Yûnus bizim için yine bir bilmece olarak kalacaktır. Onun bilinmesi için kültür politikamızın değişmesi, Yûnus’a daha fazla kıymet verilmesi ve dilinin çözülmesi gerekir.
Türkiye’de Yûnus’un tanıtılması için yapılan faaliyetler yeterli mi?
Bu soruya evet demek mümkün değildir. Her eve bir Yûnus divanı girmeden, her gencimize en azından Yûnus Emre’den bir şiir ezberletmeden Onu tanıttığımız söylenemez. Bakınız İran bunu başarmıştır. Hâfız dediğiniz zaman bir genç hemen size birkaç beyit okuyabilmektedir. Maalesef değerlerimizi bilmiyoruz. Neler yapılabilir, konusu tabii ki uzun bir konudur. Fakat kısaca söylemek gerekirse yaş gruplarına göre Yûnus Emre ile ilgili birkaç eser hazırlanabilir. Bugün piyasada bulunan 100 temel eser adıyla yayınlanan uydurma eserler söylediğim eserlerin yerini tutamaz. Hangi yaş grubuna hitap ediyorsa o seviyede açıklayıcı, bilgilendirici özellikler taşıyan sevimli kitaplar olmalı bunlar. Seviye yükseldikçe derinleşen eserler olmalı…Tabii günümüzde gençler fazla okumuyor ve dolayısıyla da tanımıyorlar. Şu halde klasiklerimiz televizyon ve diğer görsel yayın organlarıyla da tanıtılmalı. Devlet televizyonunun bir kanalı sürekli bu mevzuları işlemeli, açık oturumlar, konferanslar, paneller yayınlanmalı, Mevlânâ okumaları, Yûnus okumaları yapılmalı..Tabii özel televizyonlar da yapmalı bunları. Dünün “Darü’l-Mesnevî’leri yerine bugün bir televizyon kanalı bunun yerine ikame edilemez mi? Sonra Yûnus’un tanıtımı için bir heyet kurulup divanı mutlaka yabancı dillere çevrilmelidir. Ben bunu dört-beş sene önce Kültür Bakanlığındaki yetkili arkadaşlara teklif etmiştim. Kabul görmedi… H yayınları herhalde imkan bulursa bütün Divanı bir CD’ye okutup yayınlatmak istiyor. Bu da gerçekleşirse çok iyi olacaktır. Zira insanlar artık yollarda çok zaman harcıyorlar. Arabalarında CD’den Yûnus’u dinlemek de fevkalade faydalı olacaktır. Bu konuda başka şeyler de söylenebilir tabii.
Yûnus Emre Enstitüleri’nin kurulması ne oldu, bu konuda neler düşünüyorsunuz?
Enstitü’nün, daha doğrusu “Yûnus Emre Vakfı”nın sadece kurulduğunu biliyorum. Enstitü, bu vakıf tarafından kurulacak sanırım. İşin içinde olmadığım için bu konuda fazla bir şey söyleyecek değilim. Oraya atanan arkadaşlar inşallah doğru ve güzel işler yaparlar. Ancak bir endişem var ki, Türkiye’de bu tür kuruluşlar hemen siyasîleştirilip kadrolar “bizden” denilen kişilerle dolduruluyor. Yûnus Emre Vakfı ve vakfın kuracağı Enstitü inşallah böyle bir durumla karşılaşmaz. Fakat hemen belirteyim, bu Enstitü, kurulmasını istediğim bir kurum idi, inşallah yakın bir zamanda faaliyete geçer. Ancak benim hayal ettiğim gibi çalışır mı bilemiyorum. Bendeniz bu Enstitünün, biri dilimiz ve kültürümüzle, diğeri Yûnus Emre ve izinden giden kişilerin ürettiği bilgiyle uğraşan iki ayağının olmasından yanayım. Burada sadece Yûnus’un adının tabelada olması doğru olmaz, kanaatimce. Bu Enstitünün merkezinde araştırmacılardan oluşan ve bilgi üreten bir kadrosu olmalı. Bunlar yurt içinde ve dışında bizi en iyi temsil eden kişilerden oluşmalı. Yine bu kuruluş, konferanslar, paneller, yarışmalar düzenlemeli, gençleri yetiştirmeye yönelik faaliyetler gerçekleştirmelidir. Bu mevzunun içi boşluklar görüldükçe zamanla doldurulur. Önemli olan kuruluşun doğru faaliyetlerde bulunmasıdır.
Yûnus’a dair eserlerinizi görünce akla Yûnus hakkında hâlâ söylenmeyen bir şey kaldı mı diye geliyor, ne dersiniz?
Bu sorunuza bir cümleyle cevap vereyim. Yunus Emre ile ilgili altı ciltlik bir külliyat ve iki ciltlik yorum yayınlamamıza rağmen bence, henüz işin başındayız. Kütüphanelerimizde Yûnus’un şiirlerini içeren daha pek çok yazma divan ve mecmua bulunmaktadır. Bunlar da bizim eserimize giren şiirlerle karşılaştırılmalı, en ince detaylar düşünülerek şiirlerin nihaî şekilleri verilmelidir. Daha benim divâna aldığım 20 kadar yazmanın ciddi okuyucular tarafından tenkidi bile yapılmadı. 1991 senesinde yaptığım ilk yayından bugüne neredeyse 18 sene geçmiş, bu eser sadece iki kişi tarafından ciddi bir şekilde okundu. Prof. Dr. Mustafa Argunşah ile Prof. Dr. Cihan Okuyucu beylere bu vesileyle teşekkür ederim. Yayınladığımız Divân, gerek şiirlerin Yûnus’a ait olup olmadığı konusunda , gerek gramer ve gerekse anlam yönüyle ciddî eleştiriye ihtiyaç duymaktadır. Böylece benim görmediğim eksiklikler yavaş yavaş giderilecek ve tıpkı Orhun Kitabeleri veya Dede Korkut metinleri gibi doğru bir metin elde edilecektir. Yûnus Emre Divânı gibi şifahî kaynaktan gelen metinlerin kurulması çok zordur. Bunu ehli bilir. Dolayısıyla bendenizin kurmuş olduğu bu metin benden çıkmış, ilim erbabına havale edilmiştir. Bundan sonra bana düşen, Allah ömür verirse, bulduğum eksiklikleri gidermek, yeni belgeler var ise işlemek olabilir. Bunu da zaten yapmaya çalışıyorum. Nitekim H Yayınları’ndan çıkan bu son baskıda bir yeni Yûnus Menakıbı ile iki yeni şiir şerhi bulunmaktadır.
Eserlerinizin pek çoğu Türk mutasavvıflarına ait klasik kaynakların çevirisinden oluşuyor. Kendi kitabınızı çıkarmayı düşünüyor musunuz? Böyle bir hazırlığınız var mı?
Efendim, her araştırmacı ve yazar gibi bendenizin de hedefi telif eserler ortaya koymaktır. Ancak kendi ilgi alanım olan Türk mutasavvıflarıyla alakalı araştırmalara girdiğim zaman, bu konuda yazılmış pek çok eserin yayınlanmadığını, kütüphanelerde tozlu raflar arasında durduğunu gördüm. Öncelikle bu eserlerin çevirilerinin yapılıp istifadeye sunulması gerekmektedir. Yeni bilgiler üretmek için evvela geldiğimiz yerin iyi tespit edilmesi ve eskinin doğru anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Bu düşünceyle 1984′te başlayan ilmî faaliyetlerimiz neticesinde çoğu “Divan-ı İlahiyat” sahibi yüze yakın Türk mutasavvıfıyla ilgili eser ortaya çıktı. Bunların hemen tamamı Yûnus okuluna mensup kişilerdir. Şimdi yakın bir zamanda Yûnus yorumlarına başladım. Telif olan bu eserlerimiz “İşitin Ey Yarenler” ve “Aşk Bir Güneşe Benzer” adlarını taşıyor. Bu dizinin üçüncüsünü de yazmaya başladım. İleride kendi kitabımı veya kitaplarımı yazabilir miyim, bilemiyorum. Allah sağlık ve fırsat verirse, “Cemâl Yolunda Bir Ömür” başlığıyla aldığım notlar var. Bir de Türk mutasavvıflarından hareketle bir “Remizler Sözlüğü” yazmayı düşünüyorum. Tabii bütün bunları Niyâzî-i Mısrî, Gamizî Ali Efendi, İbrahim Hâs, Mehmed Nasûhî, Şabân-ı Velî gibi zatlara ait halen tamamlanmayı bekleyen dosyaları önümden kaldırabilirsem yazabilirim.
Yûnus’un âlemine girmek için sadece Türkçe bilmek yetiyor mu, öncesinde tasavvuf okumaları şart mı? Onu anlamak sanırım biraz ağır bir iş.
Aziz kardeşim, bu soru bir kitaplık cevabı gerektiyor. Ama kısaca cevap vermeye çalışayım. Yûnus’u anlamak için ne onun konuştuğu dili bilmek, ne de bu sahanın kitaplarını okumak yeterli olur! Yûnus’u anlamak için Yûnus olmak, onun geçtiği köprülerden geçmek gerekir. Şunu demek istiyorum: Yûnus bir yerde: “Bu yol uzakdır menzili çokdur/Geçidi yokdur derin sular var” diyerek, geçit vermeyen yollardan geçilerek varılan uzak bir menzilden söz eder. Bu ne demektir? Nefsini ve eşyayı madde olarak algılarken gerçekte manâ olduğunun bilincine varmak, dünyevî iken uhrevî olmak, halkta iken Hak’ta olmak demektir. Öyle bir yoldan geçeceksin ki, yokluğunun bilincine ulaşacak ve orada yeniden var olacaksın. İşte Yûnus bunu yapmıştır. Yani kendini aşarak nefsini bilmiş ve seyr ü süluk neticesinde manâya karışmıştır. Tabii ki bunun dil ile doğrudan ilgisi vardır. Sülûk bir idrâk değişimi ise, bu değişim sırasında insanın bilinciyle beraber dili de değişecektir. Bu değişim, yapısal bir değişim değil, muhtevayla ilgili bir değişimdir. Aynı kelime ve cümleler sülûk öncesinde bir anlama gelirken sülûk sonrasında başka bir anlama gelecektir artık. Bu husus Süleyman Peygamber’in ordusuyla giderken karıncalarla konuşmasına benzer. Orduda Hz. Süleyman’dan başka yüzlerce asker olduğu halde karıncanın konuşmasını sadece Hz. Süleyman duyup anlıyor, diğerlerinin bundan haberi yok. Zira O anda Hz. Süleyman’ın kulak kapıları açılmıştır artık… Neyse, konu uzun Hz. Yûnus da konuştuğumuz günlük dil içinde yeni bir dil yaratmıştır. Buna manâ dili, hakikat dili vs. diyebiliriz. Kendisi de zaten mecazen “kuş dili” diyor ve bu dili bilmeyenin ya deli veya dehrî (maddeci) olduğunu söylüyor: “Âşık dilin bilmeyen ya delidir ya dehrî/Ben kuş dilin bilirem söyler Süleyman bana.” Bu meyanda daha başka örnekler de verilebilir. Niyâzî, manevî sülûk neticesinde ortaya çıkan bu dil için “lugât-ı muglak” yani “kapalı, kilitli sözlük” terkibini kullanır: Mantıku’t-Tayr’ın lügât-ı muglakından söyleriz Herkes anlamaz bizi bizler muammâ olmuşuz
Lafz u sûret cism ile anlamak isterler bizi Biz ne elfâzız ne sûret cümle manâ olmuşuz
Hülasa, bu sözlüğün kilidini yine Yûnus’a veya Niyâzî’nin geçtiği geçitlerden geçerek onlara benzeyenler açabilir. Herkes onlara benzeyemeyeceğine göre, en azından bilenlerin yazdıklarını okuyarak anlamaya çalışmak da bir yoldur.
Yûnus’un okumak ve anlamak isteyenlere öncelikle neler tavsiye edersiniz? Nereden başlamalarını önerirsiniz?
Bu sorunuza yukarıda bir nebze cevap vermiştim. Yûnus’u, Mevlânâ’yı, Hacı Bektaş-ı Velî’yi veya diğer manâ insanlarını kitâbî bilgilerle mutlak olarak anlamak mümkün değildir. Bu zatlara ait eserler gelenekte, yani tekke eğitiminde, sohbetlerde okunarak zikir ve tefekkürle birlikte anlaşılır hale getiriliyordu. Bugün de ilgili kitapları okumanın yanında konuyla ilgili sohbet ve seminerlere giderek belki de gelenekteki yöntemi kullanarak Yûnus’u anlamak mümkün olabilir. Bendenizin hazırlamış olduğu son olarak H yayınlarından çıkardığımız 6 ciltlik külliyatın ilk cildi, Yûnus Emre’deki kavramların çözümlemesidir. Bu eser bir nev’i Yûnus Emre hazinesini açan anahtar kavramları ihtiva etmektedir. Yûnus okumalarına başlamadan önce bu “Tahlil”" cildi okunmalıdır kanaatimce. Yine, Yûnus’u anlamak isteyenler için geleneksel yöntemi kullanarak Yûnus Şerhlerine başladım. Demin de arzettiğim gibi “İşitin Ey Yarenler” ile başlayan bu seri, inşallah devam edecektir. Söz konusu birinci ciltten sonra bu şerhler de okunabilir. Bundan sonra divâna giriş yapılabilir.. Ancak yine belirteyim, Yûnus ve benzeri sûfîleri anlamak için “bilenlere sormak”, yaşayan Yûnuslara da danışmak gerekir.
Zaman Gazetesi
Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 1800
Yorum yaz
|
||||||||||||||||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| Güzerân |
| Sırlı tuğlalar |
| Bilişmeler |
| E - kitap |
| Haberler |
| Endam Aynası |
| Bağlantılar |
| Arama |
| Eve dön |
| Arşiv [Eski site] |
| Misafir defteri |