|
|
| Tayyar Baba |
| Yazan SadıK YalsıZuçanlaR | ||||||
| 01.03.2009 16:40 | ||||||
Harput'tan Meteris Mezarlığına çıkılırken Beyzade Kabristanlığının güney batı yönünde medfundur. Türbe Elazığ'a ba¬kan bir düzlük üzerinde bulunmaktadır. Tayyar Baba Türbesi dikdörtgen plânlı inşa edilerek üzeri sacdan yapılmış çatı ile kaplanmıştır. Duvarlarda kesme taş ve beton işçiliği vardır. Çevresi özel kabristanlık olarak ayrıldığından etrafına ihata duvarı çevrilmiştir. Türbe modern bir yapıdadır. Başkaca bir mimari özelliği yoktur. Tayyar Baba Kimdir? Aslen Harputludur. Babası buranın tanınmış "Mücaz-oğulları" ailesinden gelir. Baba adı "Hızır", halk arasında ise "Hıdır" olarak bilinir. Okumaya ilgi duyan iyi bir aileden gelmekte¬dir, tik eğitimini kendi aile çevresinden alır. Ağabeyi Hacı Mehmet, Hacı Ömer Hûdaî Baba'nın yanında yetişmiştir. Dolayısıyla Ka¬dirilik tarikatına meyli ağabeyi Hacı Mehmet'ten gelir. Daha çocuk yaşta iken ağabeyi onu Ömer Hûdaî Baha'nın yanına götürür. Büyük kadiri Şeyhi Ömer Hûdaî Baba onu kucağına alarak sever, sonra da ağabeyine dönerek: "Buna iyi bakın. Bu benim oğlu m d ur." der. Ağabeyi bir süre sonra Şam'a Sancak Beyi olarak gider ve oradaki bir muharebede şehit düşer. Tayyar Baba genç yaşla babasını da kaybeder. Artık ailenin geçim yükü Tayyar Baba'nın omuzlanndadır. O sıralar merkez Gümüşbağlar köyünde bir yazlık evle birlikte bağ ve bahçeleri vardır, Aynca merkeze bağlı eski "Habusu" köyünde de verimli arazileri bulunmaktadır. Aile yükü Tayyar Baba'nın omuzlarına binince, bir süre çiftçilikle uğraşır. Daha sonra bu arazileri yancıya vererek Harput'a gelir. Burada o devrin önemli bir mesleği olan "Dabaklık"ı öğrenir. Bir müddet dericilikle uğraşmaya başlar. Akşamlan Harput ulemasının sık sık yaptıkları dini toplantılara katılır. Bu toplantılar neticesinde tasavvufa ilgi duyar. Bir gün komşusu Mazhar Efendi ile birlikte bir mürşide bağlanmaya karar verirler. Ne var ki, Mazhar Efendi Şeyh Samini Hazretle-rin'nin halifesi Mustafa Naci Efendi'ye, Tayyar Baba da Ömer Hûdaî Baha'nın halifesi Gollü Mustafa Baha'ya intisap ederler. Yani, Mazhar Efendi Nakşi Tarikatını, Tayyar Baba da Kadiri Tari¬katını seçer. Gollü Mustafa Baha'ya bağlılığı sırasında "Habusu" köyündeki arazilerini satarak Harput'ta dabaklığa başlamıştır. Sık sık Göl Köyü'ne giderek mürşidi ile birlikte olur. Onun Islama olan ilk hizmeti bir Ermeni gencini müslüman etmekle başlar. Tayyar Baba'ya olan sevgi ve muhabbeti bu Ermeniyi sonunda müslümanlık inancına getirir. Bu arada Tayyar Baba Harput'taki Nadir Baba dergâhına yerleşir. Burası Kadiri ve Yesevi Tarikatı mensuplannın oturup sohbet ettiği bir yerdir. Tayyar Baba o günleri anlatırken buraya Kadiri ve Ye-sevilerin geldiğini söyler. Ve başından geçen şöyle ilginç bir olayı anlatır: "Bir akşam yapayanlızdım. Türbede Nadir Baba'nın kabrinin basındaydım. Ona: "Neden bana gözükmüyorsun?" diye¬rek düşünmeye başladım. Kendi kendime, acaba bu sandukanın içi boş mu? dedim. Sonra da: "Varsan bana görün, yoksa kabrini ka¬zacağım." dedim. Görünmeyince oradan bir kazma bularak Nadir Baba'nın kabrini kazmaya başladım. Kemikleri görünmüştü ki, bir ses: "Dur yapma" dedi. Kendimden geçmiştim. O anda bir baktım ki şeyhimin evindeyim. Kendileri hasta yatıyorlar. Tanımadığım Buhara sakallı bir zat, şeyhimin ağzına pamukla zemzem suyu damlatıyor. Oradakilere: "Bu zat kimdir?" diye soruyorum. Bana: "Nadir Baba"dır. diyorlar. Bu zatın yanına vannca bana dönerek: "Tayyar, biz senin şeyhine hizmet ediyoruz, sen bizim kabrimizi kazıyorsun, bu nasıl iştir?" diyor. Tabi kendime gelince tekrar toprağı kabre doldurdum. Sonra da şeyhimi ziyarete gittim. Hakikaten şeyhim Gollü Mustafa Kâzım Baba çok ağır hasta idi. Bu ilginç olayı Tayyar Baba yıllar sonra anlatıyor. Gün gelir, Tayyar Baba askerlik görevine gider. Onun askerliği Diyarbakır, Mardin ve Midyat yörelerinde geçmiştir. Asker de olsa gittiği her yerde bir gönül dostu arar. Bir gün Midyat çevresinde bulunduğu sırada halktan birine burada meşayıhtan birinin olup olmadığını sorar. Ona; "ilerde bir mağarada bir fakih var" derler. Tarif edilen mağarayı bulur. Mağannın içerisi karanlıktır. Ama, ilerde bir ışık görür. O ışığa doğru gittiğinde orayı aydınlatan ışığın orada oturan zatın yüzünden yayıldığını farkeder. Yaklaşınca o zat kendisine: "Gel Tayyar Baba gel... Seni bekliyordum. Ben seni görmeye gelecektim ama, çok ihtiyarım." der. Sanki kırk yıldır birbirini arayan sevgili gibi hemhal olurlar. Tayyar Baba bu olayı anlatırken: "Onun yanında çok zevkler yaşadım. Bazen onun bedeninin kaybol¬duğunu gözlerimle gördüm. Bazen kendi bedenimin yok olduğunu farkediyordum." der. Harput'un Elazığ'a taşındığı günler o askerliğini bitirerek tekrar Elazığ'a döner. Kâzım Efendi ona eski izzet Paşa Camii yanında bir hücre ayarlar. Artık Tayyar Baba günlerinin büyük bir kısmını bu hücrede geçirir. Kısa zamanda bu hücre onun sohbet meclisi olur. Bu sıralar Gollü Mustafa Baba'dan da icazet almıştır. Yağmurlu, fırtınalı bir gece bu hücresinde iken bir köpek kapıyı tırmalayıp sızlanmaya başlar. Onun imtihanı henüz bitmemiştir. O, köpeğin ıslanarak üşüdüğünü ve içeri girmek islediğini zanneder. Kapıyı açar ama, köpek içeri girmez. Tayyar Baba'yı çağırır gibi bir hal içindedir. Başına abasını geçirerek dışarı çıkar. Bunun üzerine köpek yürümeye başlar. Köpek önde, Tayyar Baba arkada giderler. Bir süre sonra şehri çıkarak bugünkü Yıldız Bağları mevkiine varırlar. O sıralar oralar bomboş, dağlık, derclik bir yerdir. Bu yağmur ve fırtınada Tayyar Baba bir ses duyar. Bu bir kadın feryadıdır. Bir yandan ağlar, bir yandan da "imdat, beni kurtaran yok mu?" diye seslenir. Yanına yaklaştığında şaşırır kalır. Kadın bu yağmur ve fırtınada çırılçıplaktır. Üstelik orada bir ağaca bağlanmıştır. Tayyar Baba'nın geldiğini görünce: "Allah aşkına çıplağım, bana bakmayasın." der. Tayyar Baba: "Korkma yav¬rum geldim." der ve derhal kadının iplerini çözer. Sırtındaki abayı ona giydirir. Kadının başından kötü bir olay geçmiştir. Onu evinin bulun¬duğu sokağa kadar getirip bırakır. Kadın: "Efendi kimseye söylemeyesin, ben senin abanı yarın getiririm." der. Tayyar Baba dönerken tefekküre dalar. Der ki, "Allah o kadın kulunu kurtar¬mak için bir köpeği bir de beni seçti." O, bu ibret verici olayı yaşadığı için arada müridlerine: "Allah murat ederse, köpeği getirir, kapını tırmalatır ve seni dardan kurtarır." derdi. Tayyar Baba bir süre eski tzzctpaşa Camiinin bir hücresinde kaldıktan sonra önce bir ev bularak kiraya çıkar. Daha sonra Mustafa Paşa Mahallesi'nde bir ev salın alarak taşınır. Kısa zamanda çevresinde her kesimden büyük bir mürid topluluğu oluşur. O, kırk yaşında iken Erzurum göçmenlerinden Yusuf Efendi'nin kızı Feride Hanımla evle¬nir. Bundan Tatür ve Abdulkadir isminde iki oğlu dünyaya gelir. Onun Mustafa Paşa'daki evinde hiç misafiri eksik olmazdı. Ge¬lenlerin çoğuna bizzat kendisi hizmet eder, onları hoş tutmaya gayret gösterirdi. Oldukça alçak gönüllüydü. Zengin, fakir, .büyük, küçük ayırmadan herkesle sohbet eder, onların hatırlarını sorardı. Evi herkese açıktı. Büyük bir hoşgörüye sahipti. Bilgisi, görgüsü ve yaşayışı ile tam bir müslümandı. Bir gece komşusu Ermeni Anton Usta kapısını çalar: "Baba'ya geldim. Baba evde mi?" der. Evde olduğunu Öğrenince içeri girer. Tayyar Baba bir grup müridi ile oturmaktadır. Anton Usta'dan geliş sebebini sorar. Anton Usta üzüntülü bir halde Tayyar Baba'ya: "Babam çok hasta, beni sana yolladı. Dedi ki, Tayyar Baha'ya git* onda Isa nefesi vardır. Bu suya üflesin al getir." Tayyar Baba getirilen suya okuyup üfler ve Anton Usta'ya ve¬rir. Ertesi sabah Anton Usta'nın babasını ziyarete de gider. Bu değerli insan her fani gibi 1973 yılında ömrünü tamamlayarak ebedi âleme göçüp gitti. O, son nefesini verirken: "Neylersen tenime eyle, kalbimi viran eyleme." diye yalvarıyordu. Bir ramazan ayında Tayyar Baba eşeğine oruç tutturmaya karar verir. Akşamdan akşama önüne yem doldurur, suyunu verir. Sahurdan sonra önünü temizler. Bir ay sonra bayram günü sırtına binerek Harput'a çıkar. Orada Allah-u Teâla'ya şöyle niyazda bulunur: "Rabbim, oruçtan kasıt aç ve susuz kalmak ise, eşek ola¬rak yarattığın bu canlı Tayyar kulundan daha iyi oruç tuttu. Yok eğer oruç bunun ötesinde bir şey ise, ne olur bana bu sırrı bildir." O, oruç konusu geçtiği zaman çevresindekilere: "Hamdolsun, Rabbim bana orucun hikmeti¬ni bildirdi." dermiş. Tayyar Baba, ibadetlerini genellikle gizli yapmaya gayret gösterirdi, "îbadet gösteriş değildir. Zevk işidir." diye açıklardı. O, hayatı boyunca kesinlikle mezhep aynım, tarikat ayrımı yapmamış, sadece günah içinde olan insanlara acımış ve onların kurtu¬luşu için zaman zaman dua etmiştir. Bir gün yine Ermeni komşusu olan Saatçi Poto namı ile bili¬nen kişi kapısını çalar, içeri girdikten sonra Tayyar Baha'nın elini öper ve bir köşeye geçerek oturur. Biraz sonra koynundan çıkardığı rakı şişesini açarak içmeye başlar. Tayyar Baba'nin müridleri o anda Efendi orada olmasa Ermeni Poto'yu döve döve dışarı atacaklar. Tayyar Baba durumu farkedince: "Oğlum Feyzi, git mutfaktan bir bardak getir, rahat içsin." der. Bardak gelince Ermeni Poto rakısını bardaktan içmeye başlar. Aradan uzun bir süre geçer, Ermeni Usta kalkıp gider. Tayyar Baba kızmış bulunan müridlerine dönerek: "Ne oldu yani, en fazla bardak kirlendi. Yıkarsınız temizlenir, olmazsa kırarsınız. Evi de havalandırırsanız koku gider. Ama o evimize gelmiş Tanrı misafiridir. Misafire iyi davranmak lâzım" der. Onun bu hoş görüsü oldukça ilginçtir. Müridlerden Hacı Mustafa Özbay'dan nakledildiğine göre: "1954 yılıydı. Şapka yapıp satıyordum. Bazen de eski elbiseleri bozarak kumaşını yıkayıp sonra da ütüleyerek şapka dikiyordum. Bir gün eski bir pantolonu söküp, temizledim ve ütüleyerek bir şapka yaptım. Yanlnız şapkanın bir kenarına gelen kumaş biraz incelmişti. Şapkayı satılmak üzere dükkâna astım. Öğlen namazına giderken dükkandaki kardeşime, müşteri gelirse bunu üç liradan, diğerlerini do¬kuz liradan satmasını söyledim. Namaz dönüşü masanın üzerinde do¬kuz ura görünce, kardeşime hangi şapkayı sattığını sordum. Bana üç liraya satmasını söylediğim şapkayı tarif etti. Baktığımda şapka ye¬rinde yoktu. Şaşırdım!. Kardeşime: "Bire adam, ben sana onu üç liraya sat demedim mi?" diye çıkıştım. Sattığı adamı tanıyıp tanımadığını sordum. Tanımadığım söyledi. "Eyvah" dedim, "Sen beni mahvettin" Parayı masanın üzerinden aldığım gibi dışarı fırladım. Niyetim komşu olan Ağa'yı da yanıma alarak Efendi'ye gidecektim. Bakalım o bu işe ne diyecekti. Ağa'nın dükkânına gelince gördüm ki Tayyar Baba orada oturuyor. Malatya'dan gelen hocalarla birlikte sohbet ediyorlar. Önce ses çıkarmadan yanlarına İliştim. Tayyar Baba hocalara bir hikâye anlatmaya başladı: "Size bir şey anlatayım.": "Adamın biri esnaflık yapıyor ve bir şey üretiyor. Yaptığının üzerine birşeyler sürerek satıyor. Bir gün yine emek verip malı yapıyor. Ama malda biraz anza var. Camiye giderken dükkandaki kişiye diyor ki: "Müşteri gelirse bunu üç kuruşa, diğerlerini dokuz kuruşa satacaksın." Dükkân sahibi camiden dönünce bakıyor ki üç kuruşa ver dediği mal dokuz kuruşa satılmış. Korku ve telaşa düşüyor. Gidip Efendiye durumu anlatayım, bu para helâl mi, haram mı?" Tayyar Baba devamla: "Bu para helâldir" deyince Malatyalı hocalar: "ispatla Tayyar Efendi, neden helaldir?" Tayyar Baba devam ediyor: "Eğer emek vermeden alıp satsa idi, beş kuruşa aldığı malı ancak dokuz kuruşa satabilirdi. Fazlasına satamazdı. Oysa Peygamber Efendimiz: "Emeğin pahası olmaz." buyuruyor. Bu adam buna emek vermiş, bunun için dokuz kuruşa sattığı bu mal ha¬ram değildir." diye bitirince Hacı Mustafa Efendi avucundaki terden ıslanmış parayı Tayyar Baba'ya uzatarak: "Efendi, sen beni an¬latıyorsun. Bu iş benim başıma geldi." diyor. Tayyar Baba gayet sa¬kin: "Yok Mustafa yok, ben seni nerden bileyim. Ben Harputlu Berber Hıdır'ın oğluyum." diyor. Mustafa Efendi ha bire: "Sen benî anlatıyorsun" dedikçe, Haydar Baba: "Yahu ben ber¬ber Hıdırın oğluyum, ben kimim?." diyor. Tayyar Baba bir gün şöyle bir olay anlatıyor: "Mehmet Efendi adındaki bir dostum bir gün bana gelerek: "Tayyar Efendi falanın ta/iyesine gidelim" dedi. Birlikte çıktık. Yalnız Rabbime söz vermiştim, Tayyar kulunun nefsini herkesten aşağı tutacaktım. Yürüyerek Harput Caddesi'ne geldik. Mehmet Efendi: "Bu gelenleri tanıyor musun?" dedi. Başımı kaldırdım baktım: "Tanımıyorum" dedim. Mehmet Efendi devam etti: "Bunlar kan ko¬cadır. Kahveye birlikte gidiyorlar. Erkek çalgı çalarken, karısı türkü söylüyor." Mehmet Efendi'ye dedim ki: "Herşeye cömertlik olur ama, namusa da cömertlik olmaz." Birde baktım (Parmağını ağzına sokup çıkararak) anadan doğma üryanım. Daha birşey diyemedim. Mehmet Efendi'ye; "Sen taziyeye git, benim bir abdest tazelemem gerekti." diyerek doğru hücreye geldim. Kitapları karıştırdım, birşey bulamadım. Efendim bana demişti ki: "Tayyar, çaresis kaldığın vakit kalk abdest al, iki rekât namaz kıl. Sıkıntı ve zorluklar gider." Kalkıp abdest aldım ve iki rekat namaza durdum. Tam secdeye varınca, arkamdan bir ses: "Tayyar, sen nefsini ondan da aşağı tutmayınca yol ala¬mazsın." Sonra kendi kendime dedim ki: "O yine dört duvar arasında yapıyor. Bana fırsat geçse ben meydanda ya-parım. Ben ondan daha aşağıyım, herkesten de aşağıyım, bin kere tövbe..." Cenab-ı Hak lütfetti yine eski halime döndüm. Nazif Esen'den Nakl edildiğine göre: 1951 yılında önce Bingöl'e, sonra Niğde'nin Bor kazasına asker olarak gidiyorum. Nakil sırasında Bingöl'den Elazığ'a geldik, iki saat¬lik rölanmız var. Muhafız onbaşıya dedim ki: "Burada bir akrabam var görüp geleceğim. Zorla izin aldım. Niyetim Tayyar Baba'yı görüp son¬ra Niğde'ye gitmekti. Efendinin yanına geldim, bana: "Nereye verdi¬ler?" dedi. Ben Bor ilçesini söylemeden "Niğde'ye" dedim. Güldü: "Niye öyle korka korka gidiyorsun, Bor iyi bir yerdir. Havası, suyu tıpkı sizin Palu'ya benzer." Tayyar Baba'dan ayrılacağı zaman: "Nazif, o ki Bor'a gidiyorsun, sana iki tembihatım var. Birincisi , orada "Kuddisi Baba" diye bir zat yalıyor, önceleri orası türbeydi. Şimdi sanmıyorum ki orada türbe kalsın. Onun kabri şerifine bir uğra, benim selamımı ilet. ikinci isteğime gelince, orada Kuddisi Efendi'nin yo¬lunda giden Ahmet Efendi diye bir zat var, bir de onu bularak selamımı ilet." Biz çekip Bor'a gittik, izinlerde askerin gidebileceği bir kahve vardı. O sıralar asker çayı beş kuruş, sivil çayı on kuruştu. Tabi aske¬rin çayı açık oluyordu, ilk gidişimde bana açık bir çay getirdiler. Çayı döküp parasını koydum, ikinci gidişimde yine açık çay gelince yine döktüm. Ocaktaki çaycı yanıma gelerek: "Asker, bu çayı niçin döküyorsun?" dedi. Kendisi orta yaşlı bir adamdı. Ona: "Bana sivil çayı getir, sivil parası al." dedim. Adamla dost olduk. Sürekli bana ocağın yanında bir sandalye ayırmıştı "Bundan sonra buraya her gelişte bu sandalye senin." dedi. Bor'da "Paşa Camisi" diye büyük bir cami vardı. Bir gün izin çıkışı o camiye giderek namaz kıldım. Niyetim başta imam olmak üzere, yaşlı kimselere Kuddisi Efendi'nin türbesini sormaktı. Nitekim cami çakışında kime sordumsa Kuddisi Efendiyi tanıyan çıkmadı. Miiftü'ye gittim, ne yazık ki o da tanımadı. Canım çok sıkılmıştı. Doğru kahvehaneye geldim. Baba bana bir iş söyledi yerine getiremiyorum diye üzgündüm. Ocakçı dalıp gittiğimi görmüş olacak ki: "Nazif Onbaşı" diye seslendi. Adama döndüm, biraz da kızarak: "Böyle memleket olmaz." dedim. "Burada bir tek büyük zat var, onu da kimse tanımıyor." Ocakçı "Kim?" dedi. Olayı olduğu gibi anlattım. Başladı gözlerinden yaş akmaya. Bana: "Gel" diyerek dışarı çıkardı. Eliyle bir kaç yüz metre ilerde büyük bir binayı gösterdi: "Kuddisi Efendi'nin türbesi önce orada idi. Bor büyüyünce türbeyi yıkarak asri mezarlığa naklettiler. Zaten o eski yeri de mezarlıktı." Bana Ahmet Efendi'nin dükkânını tarif etti. Ahmet Efendi saatçilik yapıyordu. Onun dükkânına gittiğim de: "Buyur asker ağa." dedi. "Ben Elazığlıyım, Tayyar Baba'nın sana selamı var." dedim. Biraz düşündü: "Hangi Tayyar?" dedi. Ben de: "Caferi Tayyar Baba" diye karşılık verdim. Yeniden düşündü. Sonra "Yaa, Tayyar Baba büyük bir adam, hayır duasını alın size yeter." dedi. Olayı onunla da konuştuk. Bana Kuddisi Baha'nın mezarını tarif etti. Ne yazık ki izine gelene kadar o büyük zatı gidip ziyaret edemedim, izin için memlekete geldiğimde. Tayyar Baba beni görür görmez: "Ben sana küsmüşüm." dedi. "Niçin Baba?" dedim. Biraz üzgün bir şekilde: "Sana iki şey söyledim birini yerine getirmedin. Emanete ihanetin cezazı ağırdır." dedi. izinden döndüğümde arkadaşlarımı da yanıma alarak Asri Mezarlığın yolunu tuttum. Birlikte mezar taşlarını okumaya çalışıyoruz. Tabi esas mak¬sadımız Kuddisi Baba'yı aramaktı. Buraya nakli sırasında türbesi yıkılınca ikinci defa türbe yaptırmamışlardı. Neticede bulduk. Ben Ya-sin-i Şerif okumaya başladım. Nefsim ise, okuma burası değil, diyor, içimden: "Ya Kuddisi Baba" dedim. "Doğru ise bana işaret ver." O anda ayağımın altından üç defa "güm, güm, güm" diye bir ses geldi. Rahat¬lamıştım. Dönerken asker arkadaşlarımdan birisi yaklaştı, "Nazif" dedi, "Yasin-i Şerifin falan yerinde alttan gelen sesi ben de duydum." Ağlamaya başlamıştım. Netice olarak, askerlik biüp Elazığ'a döndüğümde, Baba'yı ziya¬rete gittim. Beni görür görmez, gülmeye başladı: "Nazif, işte şimdi yüz akı ile geldin. Mezarı epeyce aradınız ama sonunda da buldunuz. Allah sizden razı olsun." dedi. Ben Tayyar'dan aldım dersi Geni emalımın tersi Müderrisler müderrisi Ne şanlısın Efendim sen. Fetirru'dan cüret aldık Insan-ı Kâmil'e vardık Aynel yakinden ders aldık Ne şanlısın Efendim sen. Evliyanın göz bebeği Bizlere çoktur emeği Makbul idi her dileği Ne şanlısın Efendim sen. Efendiler efendisi Gavs-ı Âzmdt kendisi Seray-i hak mühendisi Ne şanlısın Sultanım sen. Sohbetleri gayet giran Dinleyenler oldu giryan Müridan hep sana hayran Ne şanlısın Sultanım sen. Cemâline bakılmazdı Kemâline doyulmazdı Kerameti sayılmazdı Ne büyüksün Sultanım sen. Kim anın aşkına düşe Aşkın ateşine pise Yanmaz başka bir ateşe Ne şanlısın Sultanım sen. Firakın oduna yandık Bir an canımız sandık O nasıl can ki dayandık Ne şanlısın Sultanım sen. Hasan Özdemir (Cip Köyü) Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 1753
Yorum yaz
|
||||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| Güzerân |
| Sırlı tuğlalar |
| Bilişmeler |
| E - kitap |
| Haberler |
| Endam Aynası |
| Bağlantılar |
| Arama |
| Eve dön |
| Arşiv [Eski site] |
| Misafir defteri |