Kaan Harun Ökten, son 10 yılda neredeyse tüm vaktini adadığı Heidegger’in ünlü eseri Varlık ve Zaman’ın eksiksiz çevirisiyle düşünce hayatımıza büyük bir katkıda bulundu. Ökten, anlaması ‘zaman’, ‘sabır-gayret’ ve ‘birikim’ isteyen ünlü eser için bir de rehber niteliği taşıyan ilk okuma kitabını kaleme aldı. Varlık ve Zaman Okuma Kılavuzu, Heidegger’le ilk kez karşılaşanlar kadar, ‘Varlık ve Zaman’ın derinine nüfuz etmek isteyenler için de çok önemli. Çeviri serüveni, Heidegger, ‘varlık’ ve ‘zaman’ kavramlarına dair sorularımızı cevaplayan Kaan Ökten, ‘Bu iki eser, Heidegger’in dünyasına girmek isteyenler için’ diyor...
FELSEFE tarihinin en zor metinlerinden birini Türkçe’ye çevirdiniz. Ancak ‘çeviri felsefe’ olmaz derler. Gerçekten çeviri söyleneni tahrif eden bir şey midir?
Modernite, ruh hallerinin ‘çevrilebilirliği’ meselesini bir edebiyat türü olarak ‘roman’la galiba halletti. Roman öyle bir edebi eser ki, onu çevirdiğinizde ruh hallerini ve durumsallıkları belki de en az içerik kaybıyla başka dildeki okuruna aktarabilme imkanı ortaya çıkıyor. Benzer şeyleri ‘sinema’ için de söylemek mümkün. Roman, öykü ve filmlerin bu kadar ‘revaçta’ olmasının da sanırım sebebi bu. Belirli bir ‘nakli birikim’ arka planını okurundan peşinen talep etmek çoğu kere gerekmiyor bu türlerde. Anlatının kendisi durumunu yaratıyor. Bambaşka bir kültüre ruhsal ve durumsal anlatı içinde aşinalık ve duygudaşlık kazandırmak mümkün olabiliyor.
Peki ya felsefede?
Felsefede bu, o kadar kolay olamıyor. Dilsel imkanların (mesela terimlerin, ifade kalıplarının, kavramsal çeşitliliğin) varlığı ya da yokluğu sorunu değil bu sadece. Özellikle ‘nakli birikim’ dediğim husus devreye giriyor burada. Şunu kastediyorum: Örneğin felsefede öyle konu ve hususlar var ki, bunları tartışırken evrensel meseleler tartışılıyormuş gibi yapılıyor. Tartışma yöntemini genel ve evrensel tutmak gerekiyor çünkü. Halbuki şu kaçabiliyor: Tartışılan mesele, diğer kültür dillerinde acaba belirli bir nakli birikime sahip mi? O mesele, kültür dilinin tartışma gelenekleri içinde yer alıyor mu? Almıyorsa ya da yeterince almamışsa, o zaman çeviri faaliyeti ciddi bir zorlukla karşı karşıya kalıyor. Okuduğunuz çeviri metin size ve dilinize yabancı kalıveriyor. Benim ‘Varlık ve Zaman’da karşılaştığım en büyük sorun bu idi. Zira örneğin Heidegger’in uzun uzun işlediği ‘copula’ (Almanca’da ‘ist’, İngilizce’de ‘is’ yani), bizim dilimizde ayrı bir sözcükle veya gramatik bir durumla ifade edilmiyor. Türkçe’de ‘copula’ bir felsefi mesele değil yani. O zaman soru şu oluyor: Tezini tümüyle bunun üzerine kuran bir yapıtı çevirmekle ne yapmış, ne yapamamış oluyoruz aslında? Ben öğrencilerimle konuyu tartışırken evvela ‘varlık’ sözcüğünü nasıl anlamaları gerektiğini anlatıyorum. Düşünün ki, kitabın adı Varlık ve Zaman. Yani daha ilk kelimesinde bir sorunla karşı karşıya kalıyoruz. Türkçe’de varlık bir varolan olarak anlaşılıyor. Oysa Heidegger bunu böyle görmüyor. Dolayısıyla bu bir çeviri sorunundan ziyade, dillerin ontolojik duruşuyla ilgili bir mesele.
Türkçe felsefi bir dil
Tabiri caizse ‘İyi olursa Allah’tan, kötü olursa sizden’ denilebilecek, zorlu bir uğraşa, sizi ne türden sebepler sevk etti?
l Tamamıyla kişisel sebepler bunlar. Hayatın tamamı böyle değil mi? Yıllar önce kitabı okuyup bitirdiğimde ona meftun oldum diyebiliriz. Bir kitabı çok iyi anlamak istiyorsanız bunun en iyi yolu onu kendi dilinize çevirmek veya kendi ağzınızdan onu yeniden anlatmak. Çeviriyi bitirip yayımladığımda bir arkadaşım, ‘Sen gerçekten onu bitirmek üzere mi çeviriyordun’ dedi bana. O da şaşırdı, ben de şaşırdım.
Bu çeviri ve kılavuz için kaç yıl uğraş verdiniz? O süreçte bıkıp vazgeçmek istediğiniz anlar oldu mu?
l Çevirinin ilk versiyonları 1996-98 tarihli, yani on iki yıl önceye dayanıyor. Bu süreçte sadece vazgeçmeyi istemekle kalmadım, vazgeçtiğim de oldu. Türkçenin ontolojisi meselesi beni çok yordu. Bununla ilgili kusursuz bir çalışma yapabilmek mümkün de değildi. Ama yine de inatla sürdürdüm çalışmalarımı. Son birkaç yıldır da bunu bir gurur meselesi haline getirdim. Kılavuz’un ortaya çıkışıysa çeviriye oranla daha kolay oldu. Çeviri sırasında kendiliğinden belirdi bu kitap. Çeviriyi yorumlu ve dipnotlu biçimde yayımlamak istemiştim. Kılavuz’u onun için hazırlıyordum. Heidegger’in vasiyeti yüzünden çeviriyi çıplak halde yayımlamak zorunluluğu hasıl olunca Kılavuz da ayrı bir kitap olarak yayımlandı. Bir bakıma böylesi daha iyi oldu.
Felsefe dilinin Almanca olduğu, Türkçe’nin de felsefeye pek uygun bir lisan olmadığı söylenegelir. Heidegger daha da zorlu bir dile sahip. Özellikle kavramlara dair yepyeni bir kavramlar dizgesi oluşturma gereği (tabii ki Türkçe’de) hissettiniz mi? Bir de kullanılagelen kavramların Heidegger dilinde çok farklı anlamlar içermesi durumu da var elbette!
l Türkçenin felsefeye uygun bir dil olmadığını söyleyenler herhalde Türkçe’nin nasıl bir dil olduğunu bilmiyorlar. Oysa Türkçe felsefi düşünme bakımından çok büyük imkanlara sahip. Felsefi düşünceyi yabancı bir dilde yürütüp, düşündüklerini Türkçe ifade etmekte zorlananlar böyle bir menfi söylentiyi yayıyorlar herhalde. İlk sorunuza cevap vermeye çalışırken belirli bir zorlukla karşılaşıldığından bahsetmiştim. Asıl mesele de galiba burada. Nakledilen birikimin içindeki meselelerle onun dışındaki meselelerin birbirine nasıl kavuşturulacağı hususu en can alıcı noktalardan biridir. Birikim ile gelişimin vuslatının yarattığı asal gerilim kendini özellikle felsefi lisanda hissettiriyor. Daha önce de yazdım bunu. Şöyle diyorum mesela: ‘Hep Almanca’nın denizi içinde yüzüyor, bir batıp, bir çıkıyor, bazen boğulur gibi oluyordum. Bunu şimdi bir de Türkçe’yle yapmam gerekiyordu. Türkçe’nin Almanca’dan ne kadar farklı olduğunu biz ‘gurbetçiler’ çok iyi biliriz. Almanya’da büyüyüp, okula orada gidince, Türkiye’ye döndükten sonra sudan çıkmış balık gibi olmuştuk. Ama bu benim için bir şanstı. Türkçe’nin nasıl bir dil olduğunu ona dışarıdan dahil olarak öğrenme imkanım hasıl olmuştu. Türkçe’nin ontolojisi ile Almanca’nın ontolojisini ben Varlık ve Zaman sayesinde tefrik ve kıymetlerini takdir edebilir olmuştum. Ve felsefe terimleri üzerinden yürütülen ideolojik tartışmaların ne kadar sığ olduğunu görmüştüm. Dil varlığın evidir, Heidegger’in deyimiyle. Evimi seviyordum - her iki evimi de... Varlık ve Zaman’ın çeviri işi aslında Almanca’nın ontolojisini Türkçe’nin ontolojisine dönüştürmekti.’ Öte yandan Heidegger söz konusu olunca ilave zorluklarla da karşılaşılıyor. Bilindiği gibi Heidegger’in Almancası, Almanlar açısından bile büyük bir zorluk yaratmaktadır. Bir Alman’ın bile Heidegger’i okuması çok da kolay değil bu yüzden.
‘Felsefi mücahit değilim’
Öyleyse ne yapmalı?
l Bir Alman’ın bile Heidegger için epeyce ön hazırlık yapması gerek. Şunu da anlayamıyorum: Her bilimsel alanın kendine özgü bir dilsel ifade manzumesi var. Yazılım mühendislerinin kullandığı dile ‘neden bu kadar teknik bu dil, hiçbir şey anlamıyoruz’ denilmiyor da felsefe metinleri için söyleniyor? Felsefenin bizi ta derinden etkiliyor ve aklımıza, gönlümüze nüfuz ediyor olması bir yana, onun bir bilimsel faaliyet alanı, bir disiplin olduğu kolay gözden kaçıyor. Hekimler teknik lisan kullandıklarında uzmanlıklarını konuşturmuş, felsefeciler teknik bir lisan kullandıklarında adeta ayıp etmiş oluyorlar. Efkarı umumiye bu istikamette...
Kimileri felsefe çevirilerinde eski söyleyiş ve terimlerin kolaylaştırıcı bir etkisi olduğunu savunuyor. ‘Doğru’ yerine ‘sahih’ sözcüğünün kullanılması gibi... Ne dersiniz?
l Katılıyorum. Bunu çevirime de yansıttım. Geçenlerde bir arkadaşım, ‘Niye risale dedin. Kırmızı ciltli, altın varaklı başka kitapları çağrıştırıyor bu ifade’ dedi bana. Oysa kavramların eskisi yenisi olamaz. Bir kavramın tarihçe eski olması, onu siyaseten kullanamayacağımız anlamına gelmemeli. İşte tam da o zaman, bir felsefe dili olarak Türkçe’nin sorunlarıyla yüz yüze kalırız. Örneğin çevirimde ‘sahih’ ve ‘gayrisahih’, ‘istikamet’, ‘cihet’, ‘risale’, ‘havf’ ve benzeri çok sayıda ‘eski’ sözcük kullandım. Bunların yanında son derece ‘yeni’ sözcükler de yer alıyor. Şu veya bu dünya görüşünü şiar edinmiş bir ‘felsefeci mücahit’ değilim. Ben Heidegger’in Almanca’da yaptığını elimden geldiğince, dilim döndüğünce, aklım yattığınca Türkçe’de yapmaya çalıştım sadece. ‘Varlık ve Zaman’ı Türkçe’de nasıl inceleriz, esas mesele buydu.
‘Doğulu bir hermenötik tavır’ Heidegger’i anlamada bir alternatif olabilir mi? Yani Doğu’nun anlambilimi, sezgiselliği ve metafiziği Heidegger evrenine yakın mıdır?
l Hemen şunu söylemeliyim: Heidegger bir akademisyen. Zaten bu kitap sayesinde felsefe profesörü oldu. Bu konuda azami hassasiyet göstermek gerek. Onu ‘gizli bir ilahiyatçı’ olarak gördüğünüzde Heidegger’i asla anlayamayız. Heidegger’in temas ettiği meseleler bazen bir akademik disiplin olarak felsefenin tam da sınırlarında yer alıyor olsa da Heidegger daima felsefe hocası olarak yazılarını yazıp derslerini verdi. Heidegger, kendisinin ‘gurup ülkesi’ dediği bir kültür çevresinin toprağı üzerinde yeşerip serpilmiş bir düşünür. Doğru bir hermenötik tavır sergileyecekse eğer, onu kendi çevresi içinden hareketle anlamamız lazım gelir. Son zamanlarda onu Sühreverdi’yle yan yana okumak ya da İbn Arabi’yle paralel okumak yaygınlaştı. Yorum zenginliği katması bakımından buna karşı diyecek bir şeyim olamaz. Ama Heidegger’i anlamanın ancak buradan gelinerek mümkün olduğunu iddia etmek ya da Heidegger’in aslında ‘Doğu’nun asırlardır ‘naklettiği birikimi’ yinelediğini söylemek onu yanlış anlamak olacaktır.
Akademik bir risale
Heidegger’in hermenötik yaklaşımının Doğulu felsefelere (özellikle metafizik yorumu konusunda) yakınlığı ya da uygunluklarından söz edebilir miyiz?
l Bir akademik disiplin olarak felsefe çok ilginç ve ikircikli bir konumda: Hem bilimselliği, ussallığı ve yöntemselliği elden bırakmamak mecburiyetinde, hem de ulaştığı bulgu, bilgi ve çıkarımları dolayısıyla akademik camia dışındakilere de hitap eden bir durumda. Bir harici-deruni ayrımına gidiyor değilim. Söylemek istediğim şu: Böbrek taşları üzerine yazılmış bir tıp kitabını ilham almak üzere okuyan biri pek yoktur herhalde. Ama son derece teknik bir felsefe metni bile çoğu kere insanlara ilham kaynağı olabiliyor. Varlık ve Zaman da böyle. Esasen son derece teknik bir konu üzerine yazılmış akademik bir ‘risale’. Ama bu kitaptan, alanın dışındaki pek çok insan kendi çalışmaları veya hayatı için ilham alıyor. Üstelik başka kültürlerle harmanlanma da söz konusu olabiliyor. O zaman çok daha ilginç bir durumla karşılaşıyorsunuz: İçinde bulunduğunuz kültürün ‘nakli birikimini’ alımladığınız kitapta bulmaya veya görmeye ya da o kitapla birikiminizi ölçüp tartmaya çalışıyorsunuz. Hermenötik açıdan dikkat çekici bir durum bu, son derece de verimli okumalar ortaya çıkabiliyor buradan. Ama bence yine de o kaynak kitapların kendi çerçeveleri içinde kalmak en iyisi, aksi takdirde ‘aşırı yorum’ gibi bir hal ortaya çıkabiliyor, menzili aşmış olabiliyoruz. Heidegger’in Varlık ve Zaman’ını kendi hermenötik durumlanışı içinde alımlamak herhalde en güvenilir yol olur.
Bu çeviri, ortalama okur ve felsefe ile uğraşan ancak çok uzman olmayan kişiler için tepeden tırnağa yanıltıcı olabilir mi?
Heidegger’in kitabı bir kutsal metin değil ki... Heidegger, kitabı için şöyle diyor: ‘Aşağıdaki risalenin gayesi, ‘varlığın’ anlamına ilişkin soruyu somut biçimde ele alıp geliştirmektir. Onun şimdilik kaydıyla hedefi, ‘zamanı’ her türlü varlık anlayışının olası ufku olarak yorumlamaktır.’ Eğer kendinize böyle bir hedefi koyarsanız, bunu sadece Almanca’da yapabileceğinizi söylemiş olmazsınız. Doğrudur: Heidegger’i en iyi anlamak için terminolojisine hakim olmak koşuluyla onu Almanca’dan okumak lazım gelir. Ama Heidegger’in bu amacı peşinden koşarken bunu İngilizce’de, Fransızca’da veya Türkçe’de yapamayacağınız ya da sakat biçimde yapacağınız anlamı çıkmaz. Neyse ki Heidegger üzerine yayımlanan literatür sayesinde kendimize doğru ve sahih rehberler bulabiliyoruz. Unutmayalım ki, bu kitap bir akademik felsefi literatür örneğidir. Ne bir sanat eseridir, ne de kutsal bir kitap. Dolayısıyla onu başka bir dile kusursuz biçimde aktaramasanız bile asıl meselesinin ne olduğunu pekala yakalayabilirsiniz.
Heidegger çığır açtı
Bu bağlamda, çeviriyi yaparken sadece felsefe ile uğraşan kesimi mi göz önünde bulundurdunuz?
Varlık ve Zaman’ın sadece felsefecilerin ilgisini çekmekle sınırlı kalmadığının farkındayım. Meslekten felsefecilerin dışındaki ilgililerin de onu okuduğunu, bu kitabı merak ettiğini biliyorum. Söyleyebileceğim tek bir şey var: Sabır göstererek, kestirme yollara girmeyerek, yavaş yavaş Heidegger’in düşünce yolunu takip etmeliyiz. Sonunda şunu göreceğiz: Titanic burada da batıyor!
Ya kimi çok temel terimleri (Dasein gibi) çevirmemiş olmanız, dolayısıyla onları okuyanın idrakine bırakmış olmanız tuhaf bir tehlike arz etmiyor mu? Her okuyanın küçük bir falsoda, o terimin çok ama çok uzağına düşebileceğini kastediyorum.
Böyle bir tehlike var gerçekten de. Ama Dasein terimi o kadar Heideggerci bir ifade ki, onu metin içinde öylece bırakmak en iyisi gibi geldi bana. Birçok diğer kavramı da olduğu gibi bıraktım bu yüzden. Burada polemik yapmama izin verin: ‘plazma televizyon’ dendiğinde sorun olmuyor da ‘zamanın ekstazları’ dendiğinde neden sorun oluyor? Ben bunu anlamakta biraz zorluk çekiyorum. Niçin felsefe dili pirü pak olmak zorunda olsun? Zaten Heidegger, her teknik terimi evvela tanımlıyor ya da en azından onun anlam ufkunu ihata ediyor, ondan sonra onu kullanmaya başlıyor. Heidegger’in bu kitabı okunmak için değil üzerinde çalışılmak için yazılmış gibi geliyor bana. Hatta şöyle bile diyebiliriz: Varlık ve Zaman’ı okumak, adı Martin Heidegger olan 38 yaşındaki bir Alman felsefecinin eline kağıt ve kalem alarak yürüttüğü düşünme faaliyetini adım adım, cümle cümle takip etmek demektir. Bu nedenle metni yavaş yavaş izleyerek ve özümseyerek ilerlediğimizde ‘doğru yoldan çıkma’ tehlikesini de bertaraf etmiş oluruz.
Heidegger felsefesinin, ruhsal durumlara dair (kaygı, merak, ölüm ve korku gibi) kavramlara getirdiği yorumlar, post modern dünyada da yansısını bulmuş mudur? Dasein, bu kavramlara getirilen açımlamalarla daha anlaşılır bir hale gelmiş midir?
l Heidegger’in Varlık ve Zaman’daki analizleri, çağdaş felsefenin ana temalarını doğurmuştur ya da bunların ortaya çıkmasına büyük oranda vesile olmuştur. Ruhsal durumların da sahih ontolojik analizlere ulaşabilmemiz için ele alınması gerektiğini ortaya koymuştur. Bunu daha önce de söyleyenler olmuştur elbette, ama Heidegger’in analizleri o kadar yol gösterici, çığır açıcı olmuştur ki, bu konuları çalışmak artık ‘makbul’ hale gelmiştir.
Heidegger’in Varlık ve Zaman ile vardığı nokta bütünlüklü ve anlaşılır bir yer midir?
l Tuhaf gelecektir ama: Evet, anlaşılır bir yerdir. Yeter ki Heidegger’in düşünce yolculuğuna Heideggerce devam edilebilsin, bir yerlerden kestirme yollara kaçılmasın. Heidegger’in felsefi argümantasyonu bilimsel argümantasyon çerçevesi içindedir. Heidegger’in dilinin ağırlığı onun akıl yürütme yolunun takip edilemez olduğu anlamına hiç mi hiç gelmiyor. Yoksa onun hakkında bu kadar çok bilimsel çalışma yazılır mıydı? Dikkatlice bir okuma Heidegger’in meramına ortak olabilme, çözümlemelerini izleyebilme fırsatı vermektedir okura. Zaten felsefe kitabı yazmanın amacı da bu değil midir?
Heidegger, felsefesiyle felsefeyi, özellikle de Batı felsefesini bir biçimde açmaza da sürüklemiş midir?
Ben buna ‘açmaz’ demezdim. Heidegger’in Varlık ve Zaman’ı, Descartes-Kant-Hegel-Dilthey-Husserl zinciri içindeki son halka gibi geliyor bana. Daha sonra buna Nietzsche ve Hölderlin’i de ekleyecek Heidegger. Batı felsefesini açmaza sürükleyen şu veya bu düşünür değil belki, genel olarak endüstriyel ve post-endüstriyel, seküler ve post-seküler modernite. Ama ben işin bir de diğer yüzünü görmek istiyorum. Hegel’in düşünme yönteminden ilham alarak konuşacak olursak: Negasyonun negasyonu bizi mutlağa bir adım daha yaklaştıracaktır. Şunu demek istiyorum: Açmaz gibi görünenler yeni kapılar açar... Batı felsefesi belki de tarihinin en heyecan verici merhalelerinden birinden geçiyor şu anda. Yüz yıl sonra neler olacak bunu şimdiden kestirmek imkansız.
Varlık ve Zaman, hiçbir şey söylemiyorsa, varlığın muhtevası ve kapsamına dair her bir şeyin en azından büyük çabalarla anlaşılabilir (ki onun da garantisini vermiyor) olduğunu söylüyor. Bu acıklı bir durum değil mi? Anlamaya çalıştıkça çaresizce anlayamayacağınızı anlıyor olmak?
l En azından şunu anlıyoruz: Birileri tarafından hazır biçimde paketlenip raflara koyulan ve alıcılarını bekleyen ‘mana üniteleri’ni seçip tüketmek artık bir işe yaramıyor. Her koyun kendi bacağından asılır. Benzer şekilde her Dasein kendi varlığını sahihliğe taşıyacak veya taşıyamayacaktır. Önceden hazırlanmış ‘mana üniteleri’ni ısıtıp tüketmekle sahihliğe varmak Heidegger sonrası çağımızda artık mümkün olamamaktadır. Heidegger’in bizi ‘zor’layan en önemli tarafı galiba bu.
Nazizm, faşizm ve Heidegger
Heidegger’in politik tercihlerine ilişkin konumlandırmalar ve önyargılar aşıldı mı? Kişisel düşünceniz nedir?
Heidegger’in politik tercihlerine dair yorum ve görüşler, özellikle Fransa’da yepyeni bir merhaleye girdi. Faye’nin yeni kitabı sayesinde Heidegger’in Naziliğinin sadece geçici bir heves ya da soğukkanlılıkla hesap edilmiş bir kariyerizm olmadığı, felsefi düşünüşünün düpedüz faşist sayılması gerektiği tartışmaları yeniden alevlendi. Eskiden kulaktan dolma bilgiler veya söylentilerle ya da eksik kalmış belgelerle bu tartışma yürütülmeye çalışılıyordu. Şimdi elimizde çok daha fazla doküman ve ders notları var. Sert bir okuma ve yorumlamaya gidildiğinde (ki Faye böyle bir yolu tercih ediyor), o zaman Heidegger’in felsefi öğretisinin son derece siyasi ve eylemsel olduğu sonucuna varılabiliyor. Ben bu tartışmayı çok heyecan verici buluyorum. Derslerde de öğrencilerle bunu sık sık tartışıyoruz. Kanımca Heidegger’in felsefesine faşist demek doğru olmaz. Ama onun Nazi angajmanını da ciddiyetle incelemek gerek. Özellikle üniversite hocalarının siyasetle olan ilişkisinin doğal kabul edildiği memleketimizde bundan çıkartılabilecek derslerin sayısı epey fazla olacaktır herhalde.
KAAN HARUN ÖKTEN KİMDİR?
İlk ve orta öğrenimini Almanya’da bitiriyor. Türkçe’den önce Almanca’da okuyup yazmaya başlıyor. Lise ve üniversite yıllarında İstanbul’da. Daha sonra Göttingen Üniversitesi’nde Heidegger, Kant ve Nietzsche üzerinde araştırmalarda bulunuyor. Halen Bahçeşehir Üniversitesi’nde Rektör Danışmanı ve Fen-Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi olarak çalışıyor. Varlık ve Zaman Kılavuzu (2008), Aristoteles (2007), Muallakta Var Olmak (2006), Heidegger Kitabı (2004), Reformasyon Dönemi Siyasal ve Dinsel Düşünce Tarihine Giriş (2003) ve Heidegger ve Üniversite (2002) adı altında yayımlanmış altı kitabı var.
İnsan ‘varlığı’ anlayabilir mi?
Bu çeviri süresince, dostlarla çok çeşitli vesilelerle ‘tefekküre’ daldığımız zamanlar oldu. Tartışmaları çoğu kez geceleri yapıyorduk. Heidegger’in terminolojisini nasıl Türkçeleştirmek gerektiği konusundaki tartışmalarımızdan çok yararlandım. Bazen çok temel bir soru soruyorlardı ve benim de kendime yeni bir yol aramam gerekiyordu. Geçenlerde Heidegger’in neden ‘bütünün bütünselliği’ne odaklanmış olduğunu sordu bana bir öğrencim. Bu çok ilginç ve zor bir soru aslında. Çalışmalarımın ve terminolojimin yönü o anda değişiveriyor. ‘Varlık’ sorusunu çalışmak bir metot ve terminoloji meselesidir, doğru. Ama ‘varlık’ sorusunu çalışmak bir bakıma doğrudan hayatta olmak, hayat içinde dikelmek ve duradurmak da demek. Nasıl oluyor da natamam bir varlık olan insan tastamam olan ‘varlığı’ anlayabiliyor? Ne kadar ilginç değil mi? Ropörtaj: Soner CAN Star, 9.12.2008 Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 817
|