JA slide show
Anasayfa arrow Günlük arrow Mektuplar arrow Mektuplar [Kasım 3]
Mektuplar [Kasım 3]
Yazan ediTör   
26.11.2009 16:54
Muhterem Sadık Ağabey:
Öncelikle sizi Allahın selamıyla selamlıyor ve rabbimden sıhhat, afiyet ve başarınızın devam etmesini, daha nice harika, muhteşem nurlu eserlere imza atmanızı nasip etmesini diliyorum.
Sizin bütün çalışmalarınızı okudum.. İlk olarak sizi yıllar önce, bizim İsmail’den, duymuştum. O daha üniversitedeyken sizin Yakaza’nızdan çok muhteşem bir şekilde bahsetmişti. O kadar enteresan bahsetti ki.. o alabildiğine büyük bir hüsnüzan ile o kadar, ama o kadar abartarak anlattı ki, bu anlatımdan olacak, ben onun anlattıklarını bulamadım. Yani biraz hayal kırıklığı ile bitirdim Yakaza’yı.
Daha sonra korku, ümit ve aşk’ı okudum, ardından diğerlerini, diğerlerini ve dahi diğerlerini. Yani mübarek isminizi gördüğüm her yerde, gazetede, tv de kitapta v.s, kendi kitabım, kendi yazım gibi aldım ve öncelikle kokladım, kokusunu aldım ciğerlerime, ardın da beynimi doldurdum o güzel fikirlerinizle, sizin beyninizle düşünmeye başladım.
DEM BU DEMDİR, DEM BU DEM
Ama bir şey daha itiraf edeyim ki, şimdiye kadar en ciğerden, en damardan kaleme aldığınız çalışma bana öyle geliyor ki, DEM olmuş. Ee tabi birde Yolcu…
Evet ağabey Dem tam da yüreğe batırılmış bir kalemden çıkmış, içerde taşıdığı sızı, kırmızı çizgilerde yürek yangını var, kan izinin sebebi de galiba yine o.
Size ağabey olarak hitap ediyorum, zira gerçekten ağabey kadar seviyorum. Gerçi hiç böyle uzun boylu bir araya gelip konuşmadık, böyle pek derinden konuşmadık ama olsun.. siz yine de ağabeyimizsiniz. Ama kitaplarınızı ve yazılarınızı, yer yer tvlerden söyleşilerinize da tanık olduğumuz için, biz sizinle epey konuşmuşuz sayılır, epey haşir neşir olduk bu anlamda, belki siz bize uzak kaldınız işiniz itibariyle.
Özellikle korku ümit ve aşk çalışmanızla ilgili epey bir şeyler yazıp göndermek istemiştim ama bir türlü nasip olmamıştı. Daha sonra diğer çalışmalar için de bir şeyler karalamak istemiştim ama yine yazamamıştım…  
Ama Dem’i elime alır almaz, her bir sayfası, her bir ifadesi, her bir sahnesi beni değişik buutlara alıp götürdü.
Ben, her kitap okuyuşumda elimdeki kalemle kitabın etrafına notlar alırım, baktım bu sefer kalem sürekli yazıyor ve işte anladım ki evet “Dem bu Dem’dir.” Bu sefer galiba yazacak ve belki de yazdığımı göndereceğim.
Bilmiyorum siz nasıl karşılayacaksınız ama insanın kitaplarının dışardan bir gözle okunup, kritik yapılarak insana dönülmesi bence güzel bir duygudur. Böyle söylememe rağmen, hem haddimiz aşmak, hem vaktinizi almak korkusuyla biraz endişeli yazıyorum. İnşallah bizi bu cüretkarlığımızdan dolayı bağışlarsınız.
Dem’de ağabey beni, başkalarını bilmem ama beni çok enteresan ufuklara taşıyıp durdunuz. Gah ağladım, gah kızdım, gah olur mu be ah be sadık ağabeyim olur mu be, bu da burada yazılır mı, bu sır burada ifşa edilir mi diye kızdım.
Benimde üstadım ile ilgili projelerim olduğu için aldığım notlarım var. Planladığım çalışmalarım var, bu anlamda güzel bir örnekte oldunuz. Ama ben izin verirseniz şimdi sırasıyla kitaptan aldığım notları yazmaya başlayayım.
 
 
 
1.    ilk önce.. ailenizin ve kendinizin çok ama çok özelini yazmışsınız.. ilk olarak babanızın yenice sigarasını çaldığınızdan bahsetmissiniz ve o olmadığı zamanlarda sarı kağıtlara kurumuş yapraklar sararak içtiğinizi yazmışsınız.. biz güzel örnekler yazılsa daha iyi olur ve varsa bir hata, bir günah bunu her hangi bir vesile ile söylenmesinin doğru olmadığını biliyoruz.. settar olar örtmüşse açmanın, deşifre etmenin anlamı var mı bilemiyorum.. sf. 21
2.     “uyuz olasında kaşınmaya tırnak bulamayıs” bir ablanın kardeşi için yaptığı çok tehlikeli bir beddua.. abladır.. zor bir anında söylemiş olabilir… geçmiş, gitmiş.. rahmetli olmuşların ardından.. yazılmasa daha mı iyi olurdu.. ? edebiyat iyidir, belki açık ve net olmak daha da iyidir.. samimiyet gereklidir… diye düşünebilirsiniz… ama dokunduğu için bunu da not emşimi.. sf. 28..
3.    ee tabi hep eleştiri yok… üstadı anlattığın yerler ne kadar muhteşem.. ne kadar enteresan… ama belki de kendince kitaba farklı bir uslup katmak ve nurların hayatındaki etkisini göstermesi için zamanlar içersinde yaptığınız gel-gitler üstadı anlatırken muhteşem olurken… o yaptığınız günah dolu sahneler.. özel şahıs ve aile halleri bana göre bazı yerlerde çok ta hoş olmamış.. kendi sırlarımı saçılıyor buldum..
4.    Muhterem ağabey.. Biliyorsunuz ki.. bizde kişinin özel hayatı.. gizlidir.. açıklanmaz, ayıplar gizlenir, örtülür. Kul ile Allah arasında kalması gereklidir.. hele hele vefat edenler için bu iş çok daha kutsaldır.. özeldir.. ölmüşleriniz hakkında hayır konuşun der efendimiz.. bunun da elbette bunda özel bir yeri vardır..
5.    Çocukluk anılarına gittiçe çektiğin acılarını itiraf ediyorsun… bu itirafınla okuruna da acı çektirdiğini (en azından bana) hem de çok acı çektirdiğini mutlaka biliyorsunuzdur… ama buna gerek var mıydı veya neden, hangi gerekçeyle bu sınırı, bu çiti bu kadar rahat aştınız bilemiyorum…sf. 56
6.    Muhteşem ifadelerin var… bayıldım.. bayılıyorum.. “Risalelerini okurken gökler yere iniyor.. v.s ve devamı..” işte birazda bunlardan biraz sonra bize şahitliğine çağırdığın hiç tanımadığımız insanların özel halleri, günahları bizi aynı dereceden aşağılara çekiyor.. şahitlik etmek istemiyoruz.. hep güzellikte kalsın istiyoruz.. gözlerimiz ve dimağımız… ama mutlaka siz bu gel gitlerle bize elimizdeki elmasların erişilmezliğini ifade etmeye çalışıyorsunuz.. ama anlayamıyoruz işte bizde yaralanıyoruz çok yaralanıyoruz…
7.    üstadla konuşur gibi … efendim demeniz.. onu o kadar içimize yaklaştırıyor ki.. tam onun sıcaklığını yakalamışken biraz sonra okuduğumuz bütünüyle dünyanın içinden acı dolu sahneler bizi yeniden ve yeniden acılara çekiyor.. yer ile gök arasında.. naif olan ile.. katı olan arasında mütemadiyen götürüp getiriyor.. siz nasıl nurları okurken ayaklarınız yerden kesiliyor idiyse..bende bunu okurken öyle oldum… ama aldığım hazzın on misli inanki acı çektim…
8.    Kedinin bile helal rızıkla beslenmesi.. ve anca bundan sonra Ya Rahim sesinin duyulmasının karşısına müthiş diye yazmışım… ama bu müthiş biraz sonra sönecek biliyorum. Aynı oranda hemde.. küçülecek.. ve ben bir kuyunun dibinde bulacağım kendimi.. 63
9.    mihaniki !! Kullanmışsınız ki. Bulamadım…
10.    Rüyanı ne güzel yazmışsın.. o dönem nasıl yorumlamıştın merak ettim.. rüya yorumlamaya çalışıyorum arada bir… sonradan nasıl yorumladın.. yani şimdi.. hani dünya bir şeker.. dünya tatlı.. verilen her şey, her nimet, her güzellik bir tatlı nimet.. şeker yani. Acaba diyorum… maddi manevi nimetlerin hepsi verileceği mi haber verilmiş size taa o zamandan… 75
11.    ağabeyinizin nefis konusunda söylediklerinden sonra sizin nefsi anlamadığınızı itiraf edişinize de şaştım doğrusu. Baştan sona üstadı anlatan bir çalışmada.. hala anlamadığınızı söylüyorsunuz…bu bir tenakuz oluşturuyor.. zira o kadar anladığınıza dair şeylerde yazmıssınız ki.. siz anlamadıysanız.. hiç kimse anlayamaz artık bu bir… itiraf gibi duruyor ve korkutabilir gençleri..  deneyimleri tatmaktan bahsediyorsunuz… biliyorsunuz… Araplar lem yezuk, lem yaruf der.. tatmayan bilemez….acaba.. günahta da böyle mi.. bilmek için mutlaka günaha girmek mi lazım… ? 79
12.    Sayfa 86 yı iyice çizmişim.. ve sırları faş etmesen keşke demişim.. hem rahmetli babanız.. hem de kadriye ablamızın arasında olabilir özel bir şeyler.. terki dünya etmişler… bilenler olur bilmeyenler olabilir… kul hakkından bahsetmissiniz bir yerde .. bizim de en son kul hakkı çalışmamazı çıktı belki görmüssünüz.. bu da kul hakkına giriyor… üstadın kul hakkı konusundaki inceliğini anlatırken.. birkaç sayfa sonra.. başka kulların özel hallerini anlatmak.. !!!
13.    Ve Nigar bahsi bir gencin nurlardan önce nurlardan sonraki hayatını anlatması anlamında çok önemli.. ama orasını bile o kadar açık, net ve o ilk aşkın ilk hallerini bile ayan beyan yazılması.. Nigar ismi belki değiştirilmiş bir isim… ama karşı tarafı da var olmalı… ve sizi tanıyanların mutlaka haberdar olduğu ve muhtemelen hayatta olduğu bir insan… benim kızım ve kardeşim gibi empati yaptım bir ara.. hiç te hoşuma gitmedi…nigarla kernek parkında el ele dolaşmanız… nigarın şimdi eşi vardır.. çocukları vardır.. kardeşi vardır.. v.s.. olsun adı aşk bu dereniz.. bir şey diyemem tabi.. siz daha iyibilirsiniz…
14.    ama Allah var.. harika yazılmış duygular.. heyecanlar.. 
15.    İlk ders notlarınızda.. muhteşem.. elinize yüreğinize sağlık..
16.    sf. 158’ze şöyle bir not yazmışım.. : Böyle tam hız üstadı okurken birden bire karşımıza çıkan özel aile sırları ile yüzleşmemiz.. bizi mahvediyor.. üzüyor.. maneviyat birden serapa dünya oluyor..
17.    172 ye de şöyle yazmışım: birkaç yerde sırdan ve sırlardan bahsediyorsun..efendim diye başlayan bazı yerlerde çok tekrar var.. ve birbirinin aynısı olan cümleler var..
18.    176 da: gelgitler çok keskin.. yazmışım..:  Bu kadar nurani.. bu kadar manevi sözler arasına giren bu kadar keskin sözler yazılar insanın alacağı manevi hazları yok ediyor… etkisini kırıyor..
19.    sayfa 201 rede yazdığımı aynen yazayım..nolursunuz kızmayın.. madem siz yrüeğinizi yazmıssınız.. bizim yüreğimizde olanı da bağışlayın. .. “Risale okudukça içinizde artan çelişki” bu çalışmada bir çelişkiler yumağı… insanın gelgitler karşısında başı dönüyoır.. gözü kararıyor..
20.    77. bahis.. sayfa.. 203.. sizin için mutlaka anlamı vardır…ama “işte öylesine yazılmış” yazmışım.. yine anlama noksanlığım anlayamamışım yani..
21.    sayfa 223 üstadın namaz kılışını yazdığınız yere tekar yazmışım… önemli değil ama..bir iki yerde vardı.. bu yer belki önemine binaen
22.    sayfa 226 ya yine tekrar yazmışım… “onda imanın şecaati diye başlayan paragrafı bütünüyle işaretlemişim..”
23.    sayfa 231e.. ne çok günah işlemişim dediğiniz yere. Bende.. şahsileştirilmiş, kişiselleştirilmiş, bir çalışma efendim, indirgenmiş yazmışım..
24.    ve sorular sorular.. sürekli sorular cevapsız sorular.. ne olacak bunca sorular.. kim cevaplaycak bu soruları.. 232 ye yazmışım..
25.    sayfa 238.. babamla ilgili sırlar diye başlaya yere tekrar yazmışım.. mutlaka tekrardır.. aynı yere yine.. şairlere vurgu güzel demişim.. farklı bir yol, bir tarz ve metod olmuş..
26.    82. bölümün olduğu yere yani. Sayfa 240.. en güzel yer demişim..
27.    sayfa 242.. yemek, giysi.. iktisat çok vurğu yapıyorsun.. tekrar var sanki.. şöyle yazmışım… neden reis dedin.. o öyküyü neden attın ortaya.. üstadla kendini mukayese ediyorsun.. zaman zaman..
28.    252 ye şöyle yazmışım.. özel okumalar, özel gayretler şahsi yorumlar çok güzelll.
29.    274.. pük hakikat var.. anlamaım.. pür mü acaba?
30.    nurlardan aldğınız bazı yerleri italik yazılıyordu.. tam alışmıtık ki.. normala dönmüş.. bu yayıncıyı ilgilendiren bir yer.. belki 15-20 yerde de tashih gördümmmm onları da işaretledim ama.. buraya yazmadım.. sizde belki fark etmissiniz
31.    296.. da.. çok önemli bir çelişkiniz var.. daha önce ber yerde anlamadğınızı söylediğiniz yerin aksine.. burada.. nurları her okudğunuzda yeni anlamlar olduğunuzu söylüyorsunuz..
32.    çok soru sormuşsunuz.. haddinden fazla soru.. üstadı sırlamış diyorsunuz ama sizde soru sormuşsunuz.
33.    yiğit olan sırrını gizlermiş ama benim gibi kötüler.. kalbindekini dile getirirmiş.. başkalarının sırlarını da afişe edermiş haşa bu kadar güzel anlatan üstadımızı kötü olamaz.. ama güzel bir itiraf olmuş..
 
Neyse ağabey.. inşallah vaktinizi almamışımdır.. inşallah sizi üzmemiş ve kırmamaşıımdır.. inşallah haddimi aşmamışımdır… inş. İnş. İnş..
Yeni çalışmalarınızda başarılar diliyorum…. Rabbim yar ve yardımcınız olsun.. hayırlı bayramlar efendim.  
a.k.





Muhterem hocalarım ve Eğitim ve Öğretim Camiasının kıymetli üyeleri!
24 kasım 2009 Öğretmenler Gününüz kutlu olsun! Saygı ve hürmetlerimle.
N.





Merhaba

Nasılsınız!

Kurban bayranin mubarak olsun.
Ben türkiye de çok özliyorum.
Türkiye de ve arkadaşlar kendine iyi bak selamlar.

cevap bekliyorum..

Görüşurüz

Sevgiler

Halime Hashmi, Hindistan





Yaklaşan Kurban bayramınızı, en içten dileklerimle kutlar. Aileniz ve sevenlerinizle birlikte daha nice bayramlara ulaşmanızı dilerim.
 
Saygılarımla...
E.





Yazıya şöyle bir soru ile girmek geldi içimden:
BAHÇELİ YAŞANANLARA ŞAHİT OLSAYDI..
-Acaba MHP lideri Devlet Bahçeli, 1980 sonrası Diyarbakır Cezaevi’nde bulunsaydı ve tutukluların-mahkumların, lağım içinde yüzdürüldüğüne, buz üstünde süründürüldüğüne tanık olsaydı, kendisi de bu zulümden pay alsaydı, o gün bugün hadiselere bakışı ne olurdu?
Bu soru, içimde, 1912 doğumlu ve Dersim olaylarına tanık olan Alişan Aslan’ın sözlerini okuduğumda doğdu. Alişan Aslan, Zaman muhabiri Ali Rıza Karasu’ya, yaşadığı acıları anlatıyor ve Onur Öymen’e ulaştırılmak üzere şu soruyu soruyor:
SENİN HİÇ 3 VE 4 YAŞLARINDAKİ KARDEŞLERİN KURŞUNA DİZİLDİ Mİ?
Yani sorunun altındaki soru şu:
-Sen empati yapabilir misin? Beni anlayabilir misin? Dersimli’yi anlayabilir misin?
Sahi Bahçeli, Diyarbakır Cezaevi cehennemini yaşasa, yaşasa değil, bir “insan” olarak tanık olsa ne derdi?
-Oh olsun, onlar zaten hak etmişlerdi. Hatta daha kötüsünü hak etmişlerdi de Türk devletinin şefkati o kadarla yetindi mi derdi?
Demezdi diye düşünüyorum. Devlet Bahçeli’nin yüreği dayanmazdı.
Bence Devlet Bahçeli, bir mezrada bir subay bir köylüye pislik yedirirken de isyan ederdi.
Köyün erkekleri eşlerinin önünde soyulup yere yatırılıp üzerleri çiğnenirken gördüğünde de isyan ederdi.
O emri veren komutan ya da o emri uygulayan asker olmak istemezdi.
Bir örnek var. Vatan yazarı Mine Kırıkkanat.
O, Dersim isyanının devlet tarafından bastırılmasını “Ne yani savunmayacak mıydı devlet kendisini?” diyerek onaylıyor.
DERSİM'DE AYAKLANMAYA GADDARLIK ÖLÇÜSÜNDE ŞİDDET UYGULANMIŞTIR

Ama babası o operasyonda irtibat subayı olarak bulunan Mine Kırıkkanat şunları yazmaktan da geri kalmıyor:
“Cumhuriyet hükümetinin ‘Tunceli tedip harekâtı’nda yaptığı ve tartışılması gereken büyük hata, 4 Mart 1937’de aldığı gizli bir kararla, ordudan isyanın örnek olacak bir şiddetle bastırılmasını istemesidir. Dersim’de ayaklanmaya orantısız, gaddarlık ölçüsünde bir şiddet kullanılmıştır ve benim babam, irtibatla görevli olduğu için kimseyi öldürmek zorunda kalmadığı bu savaşta gördüklerini, ağlamadan anlatamadı hiç.” (Vatan, 18 Kasım 2009)
SENİN ANNEN ŞAPKA GİYMEDİĞİ İÇİN ASILDI MI?

İşte bunu söylemek istiyorum:
-Babam, irtibatla görevli olduğu için kimseyi öldürmek zorunda kalmadığı bu savaşta gördüklerini, ağlamadan anlatamadı hiç.
Vahşete tanıklık edenle, uzaktan seyreden ya da sonradan hikayesini okuyan aynı derinlikte etkilenmiyor.
Onun için de, birbirimizin acıları karşısında yeterli duyarlılık sergileyemiyoruz.
“Bu Kalp Seni Unutur mu?” isimli dizide, biri ülkücü diğeri solcu iki kişinin şahsında, farklı ideolojik grupların yaşadığı travma anlatılıyor. Ülkücü Mustafa, Diyarbakır’ı gördükten sonra başka bir adam oluyor, solcu -belki Kürt- Sinan, “Cezaevindeyken bir terör örgütü kurmayı ve orada bize o vahşeti yaşatanları yok etmeyi düşündüm.” diyor. O terör örgütünün PKK olduğu biliniyor ve Diyarbakır Cezaevi’nin PKK’nın fideliği olduğu biliniyor.
Eminim ki Devlet Bahçeli de Diyarbakır Cezaevi’ndeki işkencelere tanık olsaydı, birtakım insanın oradan çıktıktan sonra terör örgütüne katılmasını daha farklı değerlendirebilirdi (Hiçbir şey terör adına yapılanları mazur göstermese dahi).
Türkiye tarihini incelediğimizde, farklı ideolojik çizgiler olarak uzaktan yargılamalarımızı ve acıları görmezden gelmelerimizi ortadan kaldırabilmek için birbirimize soracağımız tonlarca soru olurdu diye düşünüyorum.
-Senin annen (evet annen), şapka giymediği için yargılanıp asıldı mı, diye sormak mesela…
-Senin deden, şapka giymediği için, başındaki sarığı boynuna dolanıp sokaklarda sürüklendi mi?
-Senin annen, çarşaf giydiği için sokaktan alınıp karakola, oradan mahkemeye götürüldü mü, üzerindeki çarşaf çıkartılıp suç aleti olarak müsaderesine karar verildi mi?
-Sen, mukaddes kitabını okuyabilmek için jandarmadan fellik fellik kaçtın mı, samanlıklarda Kur’an öğrenmek zorunda kaldın mı?
Menemen’de yaşananlar Dersim’den farklı mı?
Orada da devletin “ibret olsun” mantığı ile darağaçları sıra sıra dizilmedi mi?
Menemen’deki olaylara katıldığı farz edilen kişilere, Karadeniz’in bilmem hangi ilinde ip satan bir bakkal, irticacı diye mahkum edilip asılmadı mı?
Vatan’da magazin yazıları yazan Selahattin Duman birgün kalkıp “Atatürk’ün çevresindekiler”in çetelesini tutacak olmuş.
KAZIM KARABEKİR ÖLENE KADAR GÖZALTINDA YAŞADI

Bakın nasıl bir çetele çıkmış ortaya:
“Yakın çevrenin başına ne gelmiş şöyle bir bakalım..
İstiklâl Savaşı’nın bir numaralı askeri gücüne sahip Kazım Karabekir Paşa.. İdamdan döndü.. Gazi ölene kadar gözaltında yaşadı..
En yakın arkadaşlarından ve komutanlarından Ali Fuat Cebesoy Paşa.. İdamdan döndü.. Gazi ölene kadar gözaltında yaşadı..
Refet Bele Paşa.. İdamdan döndü.. Gazi ölene kadar gözaltında yaşadı..
Cafer Tayyar Paşa.. İdamdan döndü.. Gazi ölene kadar gözaltında yaşadı..
Yakın arkadaşı ve başbakanı Fethi Okyar.. İdamla yargılanmamak için yurt dışına kaçtı..
Yakın arkadaşı ve başbakanlarından Rauf Orbay.. Asılma ihtimaline karşı yurt dışına kaçtı..
Kurtuluş Savaşı’nın Rüştü Paşası.. Emekliydi.. Niye asıldığını bile anlamadı..
Anadolu’ya geçerken annesini emanet ettiği ve Şişli’deki evinin anahtarını verdiği İsmail Canpolat.. Asıldı..
Lozan’da İsmet Paşa’ya teknik bilgi anlamında büyük yardımlar yapan Maliyeci Cavit Bey.. Asıldı..
Cephe ve sofra arkadaşı Albay Ayıcı Arif.. Asıldı.. Sadık adamlarından Sarı Edip Efe.. Asıldı..” (Vatan, 15 Kasım 2009)
Asıldı, asıldı, asıldı...
NE YAPMALI ŞİMDİ BU ASILANLARI?
Asanların gözüyle mi görmeli, yoksa bir de asılanların duygu dünyasına mı eğilmeli?
Osmanlı’nın yıkılmasından sonra Türkiye’nin karar odaklarının gündeminde hep bir “Beka sorunu” var olmuş, doğru.
Ama bu “Beka sorunu”nun halli sırasında, o işte hiç de günahı bulunmayanlar, büyük acılar yaşamış.
Neredeyse bu acıların istisnası da yok.
Hatta bir gün zulüm icra eden, ertesi gün zulme maruz bile kalabilmiş.
Geçen gün bir habere rastladım:
Töre gereği kız kardeşini öldüren genç, “Rüyalarıma giriyor” diyerek gelmiş, suçunu itiraf etmiş.
Demek istiyorum ki, insan olanın yüreği dayanmaz, bir gün isyan eder.
Ve demek istiyorum ki “Memleketin beka sorunu”nu önemsemeye devam edelim, ama bu arada, asla zulme yönelmeyelim, şu veya bu zamanda şu veya bu şekilde zulüm icra edilmişse, ondan dolayı da özür beyan etmekten kaçınmayalım.
Devlet Bahçeli veya Deniz Baykal, kalksalar da:
-Dersim’de isyanı bastırmak tamam ama, aşırı güç kullanıldı ve “ibret olsun” mantığı ile günahı olmayanlar bile katledildi, diyebilse neyi kaybederler?
- “Doğu ve Güneydoğu’da terörle mücadeleye evet” ama, bu çerçevede yapılan haksızlıklara hayır, dense ne kaybedilir?
Madımak’ta insanların diri diri yanmasını “insan olan” kim onaylayabilir?
Madımak Oteli’nde bir yakınımız olsaydı nasıl acı duyardık?
Menemen’de bir yakınımız “ibret olsun” diye idam edilmiş olsaydı...
Diyarbakır Cezaevi’nde bir yüzbaşı, babamızın karnına basıp onun ölümüne yol açsaydı...
Ve Dersim’de 3-5 yaşındaki kardeşimizin kömürleşmiş bedeniyle karşılaşsaydık...
Devlet, devlet, devlet...
Tamam ama devlet de insan için var değil mi?
Aksiyon



Değerli Dostum;

 
KURBAN BAYRAMININ AİLENİZE, YAKINLARINIZA, ÜLKEMİZE VE BÜTÜN İNSANLIĞA HAYIRLAR GETİRMESİNİ TEMENNİ EDİYORUM...
 
T.G






Azizim efendim,
 
Kurban Bayramı tebriği niyetine....
Baki selam,
Bilal
DÖNÜP DURUYORUM İSMAİL
 
Dönüp duruyorum İsmail. Durup dolaşıyorum.
Arıyorum. Arıyorum. İçimdeki yakınlığı arıyorum İsmail; yakınlıktaki içimi, içimdeki içimi.
İçimdeki içimi arıyorum İsmail. İçimdeki içimde aradığım sensin. Aradığım sen. Sendeki beni, bendeki seni arıyorum. Ne bende ne sende, hem sende hem bende olanı arıyorum; bir teslimiyet, bir huzur, bir kabul ediş, bir kurban oluş, bir İsmail oluş… Evet, arıyorum İsmail; İsmail’de İsmaillik, İsmail’deki sema, İsmail’deki duyuş, İsmail’deki hissediş.
Arıyorum; içimdeki yakınlığı, yakınlıktaki içimi, içimdeki içimi.
Dönüp dolaşıyorum İsmail. Dolaşıp duruyorum.
 
Dönüp duruyorum İsmail. Durup dolaşıyorum.
İçimde bir yangın var İsmail. Gönlümde od… Gözümde yaş. Gönlüm ateş. Gözüm nehir. Arıyorum İsmail, içimdeki yangında İbrahim’i arıyorum. Ararken göz çağlayanının eteklerinde ıslanıyorum. Ne o yangın, ne de o gözyaşı temizliyor gönül evimi. “Saçma ey göz gönlümdeki odlare su!”
Bir bilsen İsmail, ah bir bilsen, evimin içinde ne denli putlar var. “Padişah konmaz saraya hane mamur olmadan,” diyorsun İbrahim; duyuyorum. Lakin İsmail, hangi kurban bizi paklar? Hangi koç? Şu var ki, İsmail, bir arınma, bir temizlenme, bir saflaşmadır aradığım. Biliyorsun, bana bir İbrahim gerek.
Ne yangınlar var hanemde İsmail. Bana ateşle dost olan bir İbrahim gerek. Arıyorum İsmail. Yakınlaştıracak bir yol, yaklaşacak, yakına daha yakına ulaştıracak bir Burak, belki bir çıkış, belki bir yükseliş, belki bir umut, belki bir söyleyiş, belki bir iksir arıyorum.
Dönüp dolaşıyorum İsmail. Dolaşıp duruyorum.
 
Dönüp duruyorum İsmail. Durup dolaşıyorum.
Tekbirler getiriyorum, Ahmed’e salâvat okuyorum, Ahadden Ahmed’e Ahmed’den Ahade yollar var İsmail, nice yollar var. Bir yol bulmak için koşuyorum. Nereye koşuyorum İsmail, başımı nerelere vuruyorum? Bütün bildiklerimi unuttum. Yollar nereye çıkar? Var mı bir ışık? Bilemiyorum İsmail, bütün bildiklerimi unuttum, kelimelerim tükendi, ağlıyorum. Gözyaşıyla konuşmak nasıl bir şey İsmail? Susarak konuşmak… Fırtınaları içerde, daha içerde yaşamak! Sahi nasıl bir şey, salıvermek bütün harfleri?
Koşup duruyorum İsmail, koşup duruyorum. Bir serseriyim, belki bir harâbî; lakin yine de arıyorum. Arıyorum İsmail, Nuh’un selamete ulaştıran gemisini. Kaf Dağın’da arıyorum; Hüsünle ve gayretle bütün dağları, ateşten denizleri geçtim, bir sahil-i selamete ermek için Nuhu’ arıyorum. Ellerimi belki yanıma salıverdim, orada burada dolaşıyorum, sanki bir serseriyim. Fakat yüreğim içime açık, içimdeki semâya. Anka’yla hemdemim, halleşiyorum, dertleşiyorum, Yunusça konuşuyorum.
Dönüp dolaşıyorum İsmail. Dolaşıp duruyorum.
Dönüp duruyorum İsmail. Durup dolaşıyorum.
Âdem arıyorum, Âdeme ermek için. Bir gönle gir diyorlar, İsmail, bir gönle gir. Kapı nerede? Elma ağacının önünde mi? Arkasında mı? Havva nerede, kapı orda mı? Kapıları kim açar İsmail? Kapıcı kim? Nasıl açılır gönül evinin kapısı? İşe nereden başlamalı? Yemeli mi elmayı? Yoksa kurban mı adamalı, Habil misali? Kâh Habil’im İsmail, kâh Kabil; kâh mazlumum, kâh zalim. Zalim de bir, mazlum da. Sahi öyle mi?
Ne ağır sorular İsmail, ne derin. Musa’ya ermeli, Musa’nın arkadaşıyla yolculuğa çıkmalı ve bütün bu soruları ona sormalı. Sahi İsmail, Musa nerede? Nerede denizleri aşıp gelen dost!
Bir dost arıyorum İsmail, bir dost. Kurbanla yakınlaşan dost… Kurbanla yakınlaştıran dost!
Dost bir nefestir, dirilten ölü ruhları. Dost Halil’dir, dost İsa’dır, dost kâinatın övüncü, âlemin rahmeti ve bereketi Hakk’ın Habibi’dir.
Dost arıyorum İsmail, dost.
Dönüp dolaşıyorum İsmail. Dolaşıp duruyorum.
 
Dönüp duruyorum İsmail. Durup dolaşıyorum.
Kâinatın merkezinde dönüyorum; senin, İbrahim’in ve Ahmed’in yurdunda. Tekbirlerle dönüyorum, salâvatlarla dönüyor kâinat, ağaçlar, cümle çiçekler, dağlar, taşlar… Bahçemdeki çam ağacıyla İsmail, dönüp duruyorum.
Ahmed’in yurdunda huzur var İsmail, Ahmed’in yurdunda sükûn. Kurban huzura götüren Burak... Kurban sükûna erdiren Refref.
Dönüp dolaşıyorum İsmail. Dolaşıp duruyorum.
Zira İsmail, Ahmed’in yurdu duruş yurdudur. Duruşsuz dönülmez, duruşsuz dolaşılmaz. Ahmed’ın yurdunda dönüp duruyorum İsmail. Dolaşıp duruyorum.
 
Hâmiş:
Durmayı bilen, ama her daim arayan dostların Kurban Bayramlarını tebrik eder, Kurban’ın onlar için sahil-i selameti gösteren deniz feneri olmasını niyaz ederim.
 
Bilal Kemikli

25 Kasım 2009 00:08, http://www.semazen.net/yazar_yazi.php?id=774






Alevi yazar Bediüzzaman’ı anlatabilir mi?

Alternatif Yayınları ile tekrar yayın dünyasına dönen Edebiyatçı-Yazar Hüseyin Yılmaz ile yaptığımız röportaj

http://www.risalehaber.com/news_detail.php?id=66385

Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.







Hocam nihayet e-posta ile ulaşmak mümkün oldu :) Nasılsınız, dilerim iyisinizdir. Bu arada Gemuhluoğlu ile ilgili kitabınız hayırlı olsun, kitabı aldım. İnşallah en kısa zamanda okuyacağım. Kısmetse benim çalışmam da 1-2 aya kadar çıkacak. Kapak resmini de ekleyeyim hocam, kapak hakkında görüşlerinizi rica ederim.
 
Değerli hocam, görüşmek dileğiyle, sağlıcakla kalınız.
e.






kıymetli hocam,
  İlginiz ve yazınız için teşekkür ederim.. Allah razı olsun..
  İlgili haberi şahsen olmasa da besim abi yapmış..
  Sizleri aramızda görmekten mutlu,bahtiyar oluruz...
 
  Saygı ve selamlarımla...
 
  Okuyucularla’da kimler varmış?
  Okuyucularla kitabında yer alan bazı yazarlarımıza şimdi ne düşündüklerini sorduk?
  http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=2321
 s.




Çocukların Yüreğinde
Anı Fotoğrafları Bırakan
Bir Bayram Diliyoruz
Hepinize






Birkaç gün sonra dünyanın 1 milyar 560 milyonu bayram günlerine erişecek. Ancak, 5 milyar 510 milyon insana da bayramın esenliği ve esintisi ulaşmalı. Dünyanın bütün çocukları yoksuluyla zenginiyle; göçebesiyle mültecisiyle; öksüzü yetimi kimsesiziyle; çalışanı sokakta yaşayanı evsizi pabucu olmayanıyla; tutuk evlerinde çocukluğunu tüketeniyle; doğulusu batılısı güneylisi kuzeylisiyle; hangi renkten olursa olsun çocukların sevincinin çoğalacağı bir bayram yaşamanızı ve çocuklara bu sevinci yaşatmanızı diliyoruz içtenlikle.. Herkes en yakınındaki çocuğa ulaşırsa dünyayı yeniden sevince alıştırmayı başarabiliriz..Çocukların yüreğinde anı fotoğrafları bırakan bir bayram diliyoruz hepinize…

                              


Çocuk Vakfı
Yönetim Kurulu





hani derler ya daha doğrusu şairimiz der ya 'okudum gece gündüz  yetmiş yıl bildiğim şey cehlim oldu.' bu sözü düstur alıp da okumamalı mı ya da bulanlar yalnız okuyanlar mıdır... ya da ne okumalı ve nasıl okumalı? hocam hasbihal mi etmeli...
az okuyup çok mu düşünmeli? gönül sıkıntısı hayra alamet mi? zamanımız az, kırk yıl boyunca okusam ve on beş günde bir kitap bitrsem okuduğum kitap sayısı bini (960) geçmiyor.kapılar çok önemli, kapıları açmak çok önemli... güzele ,iyiyie,doğruya giden kapılar açmak...hayat zor ama mücadele etmek güzel...bi de sevdiğiniz insanlarla karşı koyarsanız hayata bu daha güzel. üzerine ne giyersen giy bu dünyada acı çekeceksin ibaresi benim çok hoşuma gider.sorun acı çekmek değil aslında siz daha iyi bilirsiniz bu konuları...
''hangi kılıkta gelse hoşgeldi ölüm bana''mantığıyla yaşamak değil mi önemli olan .daha önemlisi bu mantığı yakalayabilmek değil mi? hocam vaktinizi çalacağım belki de şimdiden özür dilerim. amacım sizin gibi insanların deneyimlerinden faydalanmak,fikirlerinden ve hayat görüşlerinden fayda sağlayacağım kişilerle tanışmak. önereceğiniz kitapları okumak... nihayetinde menzile ulaşmak..hayırlı pazarlar,selametle kalın...
ü.





Saygıdeğer hocam, hayırlı günler...
 
Daha önceden sizlere rahatsızlık vermiştik. İnşallah 4. sayımızı da yayımladık.. Adresinizi iletirseniz sizlere daha önceki sayımızla beraber bu sayıyı da göndermek hevesindeyiz..
 
Bir de öykü veya deneme yazarsanız gönderebileceğinizi belirmiştiniz.. Yeni sayımız olan Bahar sayısında klasik aşk öyküleri üzerine bir çerçeve geliştiriyoruz.
"And olsun kaleme ve onun yazdıklarına!" çalışmanız baştacımızdır...
 
Selam ve dua ile...
 
Saygılarımızla...
d.






sa
nette mailini gördüm de bir görünüp içimizi ısıtan sonra da pinhanlık perdesine bürünen dosta bir selam vermek istedim.

v.






Değirmen Dergisi 19. Sayı
Yeni Sayı sizleri bekliyor.
Yüzyılın Kitapları seçkisi üzerine yapılmış bir dosyayla okuyucularının
beğenisine sunulan Değirmen Dergisi'nde yaklaşık 40 kitap titiz bir incelemenin ürünü olarak hazırlandı.
 
Hasbihal
Kitaplar kalır, bir yüzyıldan geriye…
Kitaplar kalır, kalmaklar tükenince…
Romanlar kalır, kırık dökük hayatların ardından; şiirler kalır, tam tekmil aşkların
bittiği ufuklarda. Çocuklardan arta kalan masallar, büyüklerden hep taze hikâyeler ve
her şeyin sırrına sorular soran düşünceler kalır, bir yüzyılın ardından…
İnsandan sonra kitaplar kalır geriye.
Kimi mürekkep kokusuyla sarhoş olmuş, kimi mücellitlerin mahir ellerinde
efsunlanmış, kimi son model rotatiflerin ve tasarımların raspalarıyla şen şakrak
kitaplardı…
Herkesin bir kitabı var.
Müslümanların Kelam-ı Kadimi var, İsevilerin İncilleri ve Yahudilerin Tevrat’ı.
Herkese bir kitap verilecek işlerin en sonunda.
Çocuklar, ellerinde inanılmaz masal kitaplarıyla kendilerine en yakışan fiili- uykuyu
çağırırlar yıldızlı yastıklara.
Bir genç kızın kalbi daha çok dokunaklı macera romanlarında dalgalanır durur. Genç
oğlanlar, çizgi romanlarda kavgalar edip kalp hırsızlarının hikâyelerine dadanırlar. İş
erbabı meslek kitaplarını bırakmak istemez ellerinden. Âlimler, dizlerinde kalın
ansiklopedilerle mum ışıkları altında, uzamış saçlarını duvara çivileyerek müsaade
etmek istemezler uyku ananın bilgi babayı alt etmesine…
Bütün hayatlarının kitapla başlayıp kitapla bitmek gibi bir alışkanlığı var insanların.
İnsanlar bir yüzyıl yaşayıp gidince kitaplar kalır geriye.
Kitaplara bakıp bakıp kitaplar bırakanların kitaplarına bakmak istedik biz de.
Memleketimizin geçen yüzyılda bıraktığı kitaplara. Bakmaya bir ömrün asla kifayet
etmeyeceği o yorgun romanlar, o dargın ve mahcup seslerle bezenmiş fikir eserleri, o
küçük insanın tatlı ama bir o kadar da zor yaşamını ebedileştiren hikâyeler ve
kavganın ve sevdanın ve ebedi ruhun aşkın parıltılarını billur fanuslarda efsunlu
kelimelerle kalbimize nakşeden şiir kitapları…
Onlara bakmak istedik.
Yapmaya bir ömrün kifayet etmediği işlere bulaşmak, nakıs olmayı peşinen
kabullenmek demektir ki bu da bir nedamete sebep olmaya.
İnsan hayatındaki her şey istisnasız biçimde maziye dairdir. Sanki sadece kitap atiye
dairmiş gibi geliyor. Kitaplar, maziden atiye fırlatılmış mektuplardır; ilelebet
okunacak ve her daim makbul…
Memleketimizin geçen yüzyıldan kalan kitaplarına bakmanın, başka
memleketlerinkinden daha kolay olması elbette acıtıcı, sorumlu kafalar için. Kolay,
zira bir zamanlar bu topraklarda kitaplar bile yakıldı. Yasaklandı, yargılandı, asıldı
kitaplar da.
Ne şükür ki bütün bunlar geride kaldı. Artık kitap denen dostun önünde herhangi bir
kilitli kapı yok. Hâlbuki kitaplar da bize benzemeye başladılar. Onlar da artık bir
sektör. Onların da yeni kanunları, getto prosedürleri var. Ama olsun. Bu, geçen
yüzyıldan daha fazla kitap yazmamıza ve yayımlamamıza mani değil, olmuyor.
Demek bizler gidince, bizim yüzyılımızın kitaplarını tozlu raflardan indirip tetkik
edecek olanlar daha çok yorulacak.
Gelecek yüzyılın insanları, bizim bu yüzyılımızın kitaplarına bakarken belki bizi de
görecekler. Onları selamlayalım şimdiden.
 
Değirmen
 
 
Yirminci Asrın Tanıkları /  Ali ÖZTÜRK
12
Çöküş Döneminde Kurtuluş İdeolojisi Olarak Üç Tarzı Siyaset ve Yusuf Akçura /
Yusuf YAVUZYILMAZ
20
Bir Cumhuriyet İdeolojisi: Türkçülüğün Esasları / Hasan COŞKUN
25
Sahte Kahramanlar Devrinden Hayalî Bir Kahraman: “Efruz Bey” / İsmail AVCI
29
Bir Milletin İnkisar, İzmihlâl Ve İstiklâl Hikâyesi Ya Da Mehmet Akif’in Safahat’ı
/ Veli KARANFİL
 
Bir Ruh Sıtması; Yaban.. / Said COŞAR
 
Abdülbaki Gölpınarlı’nın Melâmîlik ve Melâmîler Adlı Eseri / Adem ARIKAN
45
Edebiyat Araştırmaları Külliyatı / M. Nihat MALKOÇ
 
Bir Yetimin Romanı (Kuyucaklı Yusuf) / Ayşegül SERDAR
 
 ‘Sözler’ini Okudum, Hayatım Değişti /  Selim GÜNDÜZALP
 
 Aşk-ı Memnu /  Leyla YILDIZ
65
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur’unda... /  Ahmet SAKARTEPE
 
Aylak Adam ya da Ağaç Dalı Kompleksi  /  İlyas SUCU
 
Nâzım’ ın Treni /   Gürkan CANDAN
 
 “Din ve Laiklik”, Ord. Prof. Dr. Ali Fuat BAŞGİL  /  Arş.Gör. Abdulvahap ÖZSOY
 
Yaşanan “Çile” /   Mukaddes KILINÇ
 
 ‘İsyan Ahlakı’ ve Modern İnsan  /  Reşit Güngör KALKAN
 
Düzenin Yabancılaşması veya Yabancıların Bize Düzen Vermesi! /   Zekeriya MENAK
 
Keşke Yalnız Bunun İçin Sevseydik Bu Şiiri: Cemal Süreya /   Abdulkadir AKDEMİR
 
Bir İmparatorluğun Kuruluş Felsefesi; Devlet Ana /  Rüstem BUDAK
 
Kadim Tarihin Bilinmeyen Yüzünde Hac Yolunda Bir Karınca: Mehmet GENÇ /  Olgun GÜNDÜZ
 
“Darlık Buhranları ve İslam İktisat Siyaseti”nin İhsas Ettirdikleri ve Feta Medeniyeti Yürüyüşünün İlhamı   Sabri F.Ülgener  / Menderes DAŞKIRAN
 
“Bu Ülke”de Yaşamak ve Yazmak  / Murat SOYAK
 
Karikatür /   Osman SUROĞLU
 
Bana Oğuz Atay Cümlesi Kurabilir misin? /  Ömer ŞARLAK
 
“İnce Memed” Yaşar Kemal ve Doğa /   Murat TAŞ1
14
“İslam’ın Bugünkü Meseleleri” Üzerine Bir Derkenar /  Kibar AYAYDIN
153
Ülkemize Gelen Yabancı: Şerif MARDİN /   Musab KARAAĞAÇ
158
Erbain  /  Mehmet DOĞAN
 
Doğu ve Batı Arasında Kara Kitap  /  Murat DEMİRCİ
 
Bir “Zarif Adamı” Yazmak /   Ali ÇELİK
 
Halil İnalcık ve Eseri: Osmanlı İmparatorluğu Klâsik Çağ (1300-1600) /  Abdurrahim TUFANTOZ
 
Kıbrıs’ta “Yaseminler Tüter mi, Hâlâ?” /   Süreyya DALKA
 
“Bu Ülke”nin Sosyologu  /  Sinan MALKOÇ
209
Şehrin Aynaları: Şehirlere Ayna Olmak mı, Aynalar Şehrinde Olmak mı? /  Asiye YÜCEL
 
Paradigmanın İflası’na Dair  /  Mustafa AKMAN
 
Evet’ Bu Böyledir… /  Kemalettin BAL
 
Turgut Uyar’ın “Büyük Saat”i  /  M.Nihat MALKOÇ
 
Değirmenden Mektup Var / /  Mehmet DOĞAN
 
 
Şiirler
Bambuların Dansı /   Müştehir KARAKAYA
 
 Çapkın Dua /   Mehmet DOĞAN
 
Yakılmış Mektuplar… /   Ziya Paşa AKYÜREK
 
Gözleri  /  Özer BURGAZ








Hocam öncelikle Zaman gazetesindeki yazılarınızdan dolayı sizi tebrik eder ve görüşlerinizle beraber birçok kişiyi aydınlattığınız için teşekkür ederim. Yazılarınızla beraber çoğu gerçeği görme olanağına kavuştuk, herkesin ırkçı söylemlerle dikkat çektiği bir dönemde siz Yunus Emre'nin, Mevlana'nın ve Ehmede Hani gibi düşünür ve bilgelerin dilinden örnekler verdiniz. Zaten ilk yazınızla da o dönmede tanıştım ve sizi takip etmeye başladım. Kusura bakmayın rahatsız ediyorum ama bir sorum olacaktı; bu soruyu özellikle size sormaya karar verdim zira bana en objektif cevabı sizin vereceğinize inanıyorum: Üstad Bediüzzaman Hazretleri'nin Kürt olmadığını savunan birçok insan ile tanıştım. Bunu ifade eden insanların sıradan insanlar olmaması ister istemez benim de zihnim de soru işareti bıraktı. Evet belki de bir insanın hangi ırktan olduğuna değilde neler yaptığına bakmalıyız ama inanın bunun cevabı benim için çok önemli. Yazılarınızdan, eserlerinizden ve bilhassa geçmişinizden dolayı bana en doğru cevabı sizin vereceğinize inandığımı tekrar belirtmek istiyorum. Bilginizle bana cevap verirseniz inanın çok mutlu olurum. Rahatsız ettiğimden dolayı tekrar özür diler iyi çalışmalar dilerim...
a.




Degerli Dostlar,

Ekte, Soykirim Karsitlari Dernegi’nin (SKD) Dersim Soykirimina iliskin kamuoyu aciklamasi ve aciklama ile baglantili iki yazi bulunmaktdir. Bilginize sunar, mumkunse iliski adreslerinize iletmenizi rica ederiz.

Ilginiz icin tesekkur eder, saygi ve selamlarimizi sunariz.

SON DEVRIN DIN MAZLUMLARI
NECIP FAZIL KISAKÜREK
En aşağı 50.000 müslümanın kanını ve canını ihtiva etmesi bakımından, kalın hatlarıyle bir harita gibi çizdiğimiz ve şu anda yalnız ana prensip ve mânasıyle tesbit ettiğimiz bu facianın, tarihte bir benzeri gösterilemez. Babalarını arayan ve yanına gitmek istediklerini söyleyen iki mâsum çocuğun Hozat Kaymakamı tarafından süngületilerek babalarının yanına gönderilmesi... Kendisinin öğretmen ve köy halkıyle alâkasız bir şahıs olduğunu iddia ederek alevler içinden fırlamak isteyen bir gencin, kalasla itilip alevler içine atılması ve karşı -sında sigara içilmesi... Buğday sapları üstünde yakılan, daha evvel kurşunlanmış bütün bir köy halkı... Annesinin karnından sivri uçlu âletle çıkartıldıktan sonra yaşamakta devam eden ve
hala topuğunda bu sivri uçlu âletin izini taşıyan çocuk... Bir dere içinde boğazlanan ve bu fiili yerine getiren cellâdın bulunması bir hayli zorluğa yol açan yirmi mâsum... Ve buna benzer daha neler, dalıa neler!..
Cesetleri değil, mânaları muhakeme ve idam eden tarih, bakalım bu 50.000, çocuk, genç, ihtiyar, kız, kadın, hasta, alil müslüman cesedine karşılık kaç ferdin mânası üzerinde ebedî idam karari verecektir?
Elâzığ Ortaokulunda okuyan iki çocuk... Tatili geçirmek üzere memleketleri olan Hozat'a geliyorlar ve facianın tam üstüne düşüyorlar. Hozat yakınlanndaki köylerine geldikleri zaman babaları Yusuf Cemil'in öldürtülmüş olduğunu öğreniyorlar ve ağlama ya başlıyorlar. Onlara şu karşılık veriliyor:
"- Sizi de onun yanına götüreceğiz!"
Çocuklar odadan sürükletilerek çıkartılıyor ve jandarma muhafazasında gittikleri yolda süngületiliyorlar. Böylece babalarnin yanına gönderilmişlerdir.
Her evi ayrı ayrı tutuşturulduktan sonra dört bir etrafı ayrıca çalı çırpı içine alınıp alev alev yakılan bir köyden, deli gibi bir adam çıkıp, çalı yığınları gerisinde manzarayı seyredenlere doğru ilerliyor ve haykırıyor:
"Durun, ben köy ahalisinden değilim! Muallimim! Müsaade edin, kendimi size isbat edeyim!"
Fakat sözüne mukabele, bir kalasla itilerek alevler içine atılması oluyor. Adam, evvelâ göğsünün kılları tutuşarak alev alev yanarken, çalı yığınlari gerisinde âmir, zevk ve istihza ile sigarasını içmektedir. (Bu vak'a, bana, 1944 yılında, Eğridir'de askerliğimi yaparken, resmî şahıslar huzurunda, yanan adama karşı sigarasını zevkle içtiğini söyleyen Amirden bizzat dinleyenlerce anlatılmıştır.)
Yusuf Cemil'in köyünden 200 kadın ve çocuk öldürtülmüş ve bunların cesetleri buğday sapları üzerinde yakılmıştır. Öldürülenler arasında, Elâzığ'da askerliğini yapan ve o sırada izinli olarak köyünde bulunan Rüstem adında biri de vardır. Bu zavallı, mezun olduğunu ve isterlerse hüvviyet ve izin kâğıdını da gösterebileceğini söylediği halde derdini dinletemiyor ve dört çocuğu ile seksenlik anası arasında, onlarla berabır, kurşunlanıyor.
Hozat'ın Karaca köyünden Cafer oğlu Kasım... Bu adam, o tarihten 30 sene kadar evvel Amerika'ya gitmiş, orada 15 yıl kalmış, epeyce para kazanmış ve sonra köyüne dönmüştür. Kasım, Amerika dönüşünde, Birinci Dünya Harbinde Kafkas cephesi Köprüköy muharebesinde şehit düşen kardeşi Yüzbaşı Şükrü'nün iki çocuklu karısı Şirin Hatun'la evlenmiş, Hozata gelip yerleşmiş, orada bir mağaza açmış ve ticarete başlamıştır. Hükûmetle de bazı taahhüt işlerine girişmektedir. Dersim hareketi esnasında, işbu Cafer oğlu Kasım, taahhüt bedelinden alacağı olan 6.000 lirayı tahsil etmek üzere Ovacık Kaymakamlığına müracaat ediyor. Muamelesini tekemmül ettirip parayı kendisine veriyorlar.
Muamele biter bitmez "Seni Hozat'tan çağırıyorlar!" diyerek,onu, mahfuzen yola çıkariyorlar. Cafer oğlu Kasım, kasabadan ayrıldıktan bir saat sonra jandarmalara öldürtülüyor. Koynundaki 6.000 lira da, iki alâkalı idare âmiri arasında taksim ediliyor.
Zavallının zevcesi Şirin Hatun, o esnada, dört çocuğuyla birlikte, komşularına oturmaya gitmiştir. Kadın, evine döndüğü zaman bir de görüyor ki, kapısı kırılmiş ve bütün eşyası etrafa dökülüp saçılmıştır. Haykırmaya başlıyor:
"- Yetişin, evimize eşkiya girdi!.."
Bu feryadına karşılık olarak kadın, kapısının önünde, çocuklarıyla beraber öldürülüyor ve dolgun miktarda altını, parası ve eşyası yağma ediliyor.
Bu arada Hozat'ın Zımbık köyünde (Şekspir)in hayaline bile taş çıkartacak, bir vak'a cereyan etmektedir. Erkekleri tamamıyle doğranmış olan köyün 100 kadar kadın ve çocuğu, sivri uçlu âletle (süngü) öldürülüyor.Oldurulen kadinlar arasinda biri doğurmak üzere bir gebedir. Bu kadının karnına giren sivri uçlu alet, barsaklarını yere döküyor, rahmini parçalıyor ve kendisini öldürüyor. Tehlike geçtikten sonra gizlendikleri yerden çıkan birkaç kadın, ölüleri gözden geçirirken, bu kadının rahminden düşen çocuğun sag olduğunu dehşetler içinde görüyorlar. Muazzam bir kader cilvesi olarak yaşamakta devam eden çocuğu alıyorlar, emzirtip büyütüyorlar ve ona "Besi" adını koyuyorlar. Bu kız bugün hâlâ aynı köyde ve hayattadır. Sivri uçlu alet annesinin karnına girip rahmini deldiği zaman da onun topukçuğunda bir yara açmıştır ve kız hâlâ bu yarayı topuğunda taşimaktadır.
(24 yil evvelki Büyük Doğu 'lardan)
Hozat'ın Dolantanır köyünden Veli isminde bir genç, Elâzığ Muallim Mektebinde okuduktan sonra öğretmen olarak Trakya'ya gönderilmiş, orada evlenmiş, 3 çocuk sahibi olmuş ve tam da Dersim hareketi başlamak üzereyken, karısı ve çocuklarıyle, yaz tatilini geçirmek üzere köyüne gitmiştir. Genç muallimin köyü, erkekli ve kadınlı, çocuklu ve ihtiyarlı doğranırken, kendisi, karısı ve çocukları da aynı âkıbete mahkûm edilmiş ve cesetleri yakılmıştır.
Mazgirt Tersemek nahiyesinin halkı doğranmakta... Merhamet sahiplerinden biri, birle on yaşı arasında 20 kadar çocuğu alıp bir derenin içine saklamıştır.Vazivet birden haber aliniyor.
Cocuklarin oldurulmeleri emriveriliyor. Fakat bu emri yerine getirebilecek kimse zuhur edemiyor. En katı yürekliler bile, böyle müdafaasız mâsumlara silâh kullanamayacaklarını söylemeye mecbur kalıyorlar. Tecrübe birkaç defa akamete uğruyor ve hayli sıkıntı mevzuu oluyor. Nihayet en kara yüzlü çingenelerden daha karanlık suratlı bir adam bulunuyor ve bir dere içinde titreşe titreşe bekleyen 20 mâsumun işi bitiriliyor. Murat suyunun kandan kıpkızıl aktığını görenler olmustur.
Celâl Bayar'ın Başvekil ve Mareşal Fevzi Çakmak'in Genelkurmay Başkanı bulunduğu 1938 yılında cereyan eden Dersim faciası, bütünleştirilmesini okuyucularimizin hayaline ve istikbaldeki tarihçinin kalemine bıraktığımız birkaç teferruat çizgisi halinde budur! Dayandığı tek sebep de birtakım âsâyişsizlik ve itaatsizlik bahanesi altında, bütün Doğu Anadolu'yu kapsayıcı olarak, o mıntıkanın bir türlü sulandırılamayan koyu İslâmi rengidir.
Bir kıvılcım halinde gösterdiğimiz Dersim yangınının kömürleştirilmiş 50.000 cesedinde, kutup şahsiyetler dışı bir yığın olarak din mazlumluğuııun en çarpıcı levhasını seyredebilirsiniz.
Necip Fazıl Kısakürek, “Son Devrin Din Mazlumları », DOGU FACİASI, Büyük Doğu Yayınlari, 10. basim, Nisan 1990, Istanbul  








selam,
 
 
'' ah ey tanrım, benimse  üzerimde çatı yok ve yağmur gözlerimin içine yağıyor''
                                                                                                       RİLKE
 
ancak bu sözlerle anlatılabiliir yalnızlık
onca az şeyle yaşayabilecek ve o odada
eski eşyaları ve kitaplarıyla ve resimlerle
avunabilecekken
 
gerisi hayatın kendisi olmalı
yine bir yerde
'' görmeyi öğreniyorum, bilmiyorum neden her şey içimde daha derinlere işliyor, her zamankinden daha derinlere. bir iç dünyam varmış her şey oraya gidiyor. orada neler olup bittiğini bilmiyorum.''
 
günlerdir defaaten bunları okuyorum
 
kitapların dağıtıma geçmedi sanırım
ne zaman ulaşılabilir
 
a.








Özgür Üniversite
CUMARTESİ KONFERANSLARI

“DEVRİMİ YENİDEN DÜŞÜNMEK”
Konuşmacı:
Gün ZİLELİ
Tarih:
21 KASIM CUMARTESİ
 Saat: 14:00
Yer:
Ankara ÖZGÜR ÜNİVERSİTE






hocam selamlar rahmetler himmetler üzerine olsun, dileğim odur ki bi an önce yazmaktan başka meşgalelerinden el çektirile, daha çok yazasın,anka nın gezgın ın tadı damaklarımdan gıtmek bılmıyor,ne kadar egoıst olduğumu düşünüyorsanız,ben söyleyeyım leyla sevecek kadar
muhabbetle
ö.




inşaallah dua olur hocam,
yakazayı da hatmettim ne güzel tecelliler var sizde
muhabbetle
ö.






Sevgili Sadık,
Pazartesi akşamları TRT 2 de 22.25 te "Sudaki Umut"’u izle ve düşündüklerini www.sudakiumut.com a yaz. Sekiz sene önceki "Halfeti Suya Dönüşen Topraklar" belgeselimin bir takibi ve Hasankeyfe bağlantısı oldu.
Dostluğun için teşekkür eder , başarılar dilerim.
k.






merhaba.hocam çok beytler var ama bu beyt nasıl anlamalı 2662 "Arşın büyüklüğü hakikaten çok zahirdir.Fakat ma-na ile karşılaşınca suret,kim olabilir" vakit aldiğim için hakkınızı helal edin hürmetlerimle.
m.





selamlar.dün Muhsin Başkan adlı kitabınızı okumaya başladm bitirmek üzereym.okurken sık sık teşekkür ettm içimden size.bir de mail atmak istedm.benim için çok faydalı oldu ve eminm tüm okuyanlar içnde faydlı olmuştr.çok teşekkür edrm ki kaybettiğimz çok büyük bi değeri anlamamza yardmcı oldunz.. okulumuza bir çok yazar siyasetçi sanatçı geldi..sizin de gelmenz çok büyük bir kazanç olurdu..umarm ilerde buna şahit olurz..tekrar çok teşekkür edrm..çalışmalarnzda başarılar..daha nice eserler vermenz dileğiyle...
a.





Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 987

Bu yazıya ilk yorumu yazın
RSS yorumları

Yorum yaz
  • Lütfen yorumunuzun yazının konusu ile alakalı olmasına dikkat edin.
  • Kişisel hakaret içeren yorumlar silinecektir.
  • Reklam amaçlı yorumlar silinecektir.
  • 'Gönder' düğmesine basmadan önce yeni bir güvenlik kodu üretmek için tarayıcınızın *Yenile* düğmesine basın.
  • Yukarıdaki durum yanlış güvenlik kodu girildiği durumlarda geçerlidir.
İsim:
E-posta:
Web sayfası:
Başlık:
BBCode:Web AddressEmail AddressBold TextItalic TextUnderlined TextQuoteCodeOpen ListList ItemClose List
Yorum:



Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.

 
< Önceki   Sonraki >
"Ayrılığa ulaşsaydık, ona kendi acısını tattırırdık." İbn Arabi  

YENİ ALBÜM