|
Heyemalo Yayınları birkaç hafta önce 'Roman Kahramanları' adlı yeni bir edebiyat dergisi çıkardı. Herkes çok sevdi, kahramanlarını hatırladı.
Sizin kahramanınız kim bilmiyoruz ama Teoman, Sabahat Akkiraz, Bennu Yıldırımlar, Arif Aşçı, İbrahim Tenekeci, Sadık Yalsızuçanlar ve Ömer Lekesiz'e kahramanlarını hatırlatmak istedik. Sadık Yalsızuçanlar: Zebercet de modern yaşamın kıyısında yaşıyor Roman kahramanım Zebercet. Onu aslında hem seviyorum hem sevmiyorum. Daha çok acıyorum. Ama hem gündelik yaşamda ona benzer çok kişi görüyorum. Hem de onun cesur biçimde yani yazıcısının cesaretle karşımıza çıkardığı bir ayna olduğunu düşünüyorum. Esasen Zebercet, insan ruhunun örselendiği kaotik yaşamda kaçınılmaz bir kayıp insan hali olduğunu biliyoruz. Ama bunu edebiyatımızda yeterince yansıtamıyoruz. Atılgan bize bunu yaparak, yüz yüze kaldığımız tehdidi, bireyselmiş izlenimi veren bir anlatının ve dilin içinden yapıyor. Zebercet tıpkı Abdulhak Şinasi Hisar'ın Fahim beyi gibi, saçma(lığa) dönüşen modern yaşamda, yaşamın kıyısında yaşıyor. Ve bizim ne denli güç bir sınavla karşı karşıya olduğumuzu anlatıyor. Dediğim gibi ona acıyorum, herkes gibi bende de ondan kimi özellikler buluyorum.
Teoman/Sanatçı: Holden Caufield'i gerçek zannediyorum Salinger'in Catcher in the Rye adlı romanının (Gönülçelen diye çevrildi) sonunda Holden Caulfield özür diler okurdan. Ona göre 'konuyu dağıtan' biridir. Okul arkadaşlarının kabalıklarından, ailesinden, okulundan, hocalarından, ona yüz vermeyen kızlardan, ölen kardeşi Allie'den, ördeklerden bahsetmiş ve konuyu bir güzel dağıtmıştır kitap boyunca. Anlamaya, parçası olmaya çalışır hayatın. Abarmayayım, sadece birazcık dener, nasıl yapacağını bilemediğinden. 'Central Park donunca kışın ördekler nereye gider?' diye sorar taksi şoförüne. Böyle sorular sorarsanız, dünyanın parçası olamazsınız zaten. Ne yaptığını, ne istediğini bilmeden yaklaşır insanlara, hatta sanki umudu bile vardır. Ama Holden bu; konuyu dağıttığı gibi her şeyi de dağıtır. Holden ne yaptı sonrasında merak ederim ben? Büyüdü mü, yaşadı mı, mutlu oldu mu, onu seven biri oldu mu? Sever ve merak ederim onu. Holden'ın kahramanım olmasının nedeni burada gizli işte; ben onu gerçek zannediyorum!
*** Sabahat Akkiraz/Sanatçı: Benim kahramanım Irazca Yaşar Kemal'in Çakırcalı Efe'si, Fakir Baykurt'un Irazcası, Reha Çamuroğlu'nun İsmail'i ya da ismini yazamadığım onlarca kahramanım var... Ama içlerinde biri benim içselleştirdiğim ve örnek aldığım bir kahraman: Irazca. Anadolu'nun yiğit kadını ve hayat direnişinin kuşkusuz en önemli karakteri. Aslında yaşamayan bir karakter olarak algılansa da her köyde her evde bir Irazca vardır. Torunlarını gözünden sakınan ama haksızlık karşısında direncini asla yitirmeyen, bir filozof gibi derin ama sıradan bir yaşlı gibi inatçı ve gelenekçi. Evdeki birilerini hatırlatmadı mı? Haksızlığın karşısında asla yılmayışını ve gözünü budaktan sakınmayışını gözümün önüne getirince yiğitliğin Anadolu kadınında da erkek kadar sıradan bir durum olduğunu görmez miyiz? Torunlarından ayrı kalma pahasına şehre gitmeyişi içindeki bir şehir-köy çelişkisini göstermez mi? Hayatı derinlemesine yaşamış ve damlanın içinde evreni bulmuş bir kadın derviş hissi yaratmaz mı? Yani kısaca; Irazca ben, sen, o... Hepimizi biraz anlatmaz mı?
*** İbrahim Tenekeci/Şair: Kırmızı Pazartesi'nden Santiago Nasar'ın ölümü Birçok roman ve hikâye kahramanım var. Özellikle Mustafa Kutlu'nun hikâyelerinde yer alan kahramanlar... Fakat acıklı bir hikâye nedeniyle, kişisel tarihimde en çok yer eden kahraman, Gabriel Garcia Marquez'in Kırmızı Pazartesi romanının başkarakteri Santiago Nasar'dır.
Roman, Kolombiya sınırları içerisinde bir kasabada işlenen namus cinayetini konu ediniyor. Yazar, bu cinayetin çocuk tanıklarından biridir, çünkü cinayet doğduğu kasabada işlenmiştir. Santiago Nasar bir kıza âşık olur. Kız da onu sevmektedir. Gizlice buluşurlar, konuşurlar, koklaşırlar vs. Kızın iki ağabeyi vardır. Yer küçük, mevzu büyük olduğu için, onların bu ilişkiyi öğrenmeleri uzun sürmez. Ellerine bağ bıçaklarını alıp kasaba meydanında Santiago Nasar'a pusu kurarlar. Bıçak darbelerinden biri, Nasar'ın karnında geniş bir yarık açar. Nasar, karnını eliyle kapatarak, beş-on metre ilerideki teyzesinin evine varır. Ve kapıyı açan teyzesine, ölmeden önce şunu söyler: "Teyze, beni öldürdüler." Bu finalin kişisel tarihimdeki yerine gelince... Annemin annesi Satı Kadın'a felç iniyor. Tedavi için köyden İstanbul'a getiriyorlar. Annem de yeni ameliyat olmuş ve yatağa bağlı bir hayat yaşıyor. Anne-kızı bir şekilde görüştürüyorlar. Annesi, anneme şunu söylüyor: "Sen bana bakamadın. Sen bana bakabilseydin, ben ölmezdim." Bu sözü söyledikten iki gün sonra vefat ediyor. İki müthiş final... Biri Kolombiya'dan, diğeri Türkiye'den... Biri usta bir edebiyatçının kurgusu, diğeri bir Anadolu kadınının sözleri... Üstelik ikisi de seksenli yıllarda yazılıyor, söyleniyor." *** Bennu Yıldırımlar: Huzur'daki Nuran beni gerçekten çok etkilemiştir Nuran romanın başlıca dört ana karakterinden biri. Okumuş, kültürlü, evlenmiş ama sonrasında boşanmış. Bu evliliğinden bir kızı da var. O dönemin Türkiye'si ve İstanbul'u açısından farklı bir kadın. Hayattan ne istediğini bilen, mutsuzsa bunu değiştirip kendi kararırıyla hayatına devam etmek isteyen özel bir karakter... Diğer erkek karakterlerin aksine yaşadığı toplumu daha iyi algılamış, çelişkileri onlara göre daha az... Belki kadın olmasından kaynaklı, daha duyarlı. Sorumluluklarının bilincinde ve aşkını yaşamada sonuna kadar cesur. Zaten karşısındaki insandan yeterli ilgiyi göremediğinde ayrılma kararını o verir. Sadece kızının psikolojisi açısından yeniden eski eşiyle evlenmek durumunda kalır. Beni bu roman ve romandaki karakterler gerçekten etkilemiştir. Hâlâ doğu-batı arasında sıkışmışlığımız, kendimize bir isim bulmaya çalışmamız ve hâlâ 'kendimize özgü bir biz' olamamamız...
Arif Aşçı/Fotoğraf Sanatçısı: Doktor Jivago yüzünden Sibirya'ya gittim İlk gençlik yıllarımda Romen yazar Panait İstrati'nin aynı adlı romanındaki Kodin'i (sert karakterli babasına posta atışını yıllarca unutamadım!), uzun yıllar Jack London'un Martin Eden'i (beni yollara düşürdü, Akademi'deki hocalık görevimden istifa edip bir nevi maceracı oldum!), daha da uzunca yıllar, Dostoyevski'den Raskolnikov, Suç ve Ceza'daki haliyle inanılmaz iç hesaplaşmaları, vicdan sorgulamaları ve pişmanlık duygularıyla tanıştırdı beni.
İnsan olmanın, vicdan sahibi bir insan olmak anlamına geldiğini öğretti! Pasternak'ın şair ruhlu Doktor Jivagosu yüzünden Sibirya'ya gittim. 1990'da. Hem de kış ortasında, Pekin'den kalkan bir trenle... Sekiz gün boyunca nonstop bir yolculukla. Ama giderek yeni kahramanlar giriyor işte hayatımıza. Ben kendi adıma en son John Le Carre'nin en az yedi romanında ortaya çıkan -soğuk savaş yıllarının anlatıldığı casusluk romanları- George Smiley'i çok tuttum. Bütün geçen kış aylarımı Smiley ile geçirdim. Ayrıca Trevanian'ın biyografik romanı İnci Sokağı'ndaki kendi çocukluğu aylarca içimi acıttı. *** Ömer Lekesiz/Edebiyat Eleştirmeni: Raskolnikof, don Kişot ve Sahipkıran... Benim üç kahramanım var: Dostoyevski'nin Şuç ve Ceza adlı romanından Raskolnikov, Cervantes'ten Don Kişot ve Hasan Aycın'dan Sahipkıran. Raskolnikof, bir insan ruhunun taşıyabileceği derinlikleri en iyi şekilde temsil etmesi bakımından, Don Kişot, hakikatı mizahın diliyle dışlaştırdığı için, Sahipkıran'ı da ontolojik bir duruşun bizdeki karşılığını anlatması bakımından bana çok ilginç gelir.
ZAMAN Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 663
|