JA slide show
Anasayfa arrow Haberler arrow Festivalde durmadık
Festivalde durmadık
Yazan Hatice Algın   
16.01.2010 20:27

 Rasim Özdenören'le sohbet ettik. Osman Konuk ne harika bir adammış gördük. Arif Ay'ı ne çok sevdik. Yalsızuçanlar ile konuştuk.

Edebiyat Festivali'nin Arka Planı

Bir hafta boyunca süren program sonrasında fırsat bu fırsattır deyip hangi şairi ve yazarı görüşebildiysek küçük söyleşiler yaptık. Dünyabizim farkıyla... 

Edebiyat Festivali gibi etkinliklere katılmak için İstanbul’da yaşamak yeterli değildir her zaman. Bazen dibinizdedir şehir, varamazsınız. (Diğer şehirleri de kapsayarak söylersek...) Bu şehirde yaşamak demek bir bankadan para çekmek ya da bir bankaya para yatırmak işlemi değildir ki... Bunun böyle bir anlama indirgemeyerek yaşayanlardansanız şükredin şimdi. Çünkü büyük bir derdiniz var. Büyük meseleler hakkında büyük düşünen büyük adamları dinlemeye de, okumaya da zaman verenlerdensinizdir. Ve tabi ki kimseyi de gözünüzde fazlasıyla büyütmeden, sorgulayarak...

 

Şairler festivaldeydi, yazarlar da, düşünürler de... İki göze de aynı vakitte ve aynı mekânda bakabildiğiniz bir an... Cihan Aktaş’a da Ayfer Tunç’a da mesela...
Rasim Özdenören
Rasim Özdenören

Şairin ne gibi bir şiir derdi var? İstanbul için neler söylenmemişti daha... Bir yazarın fotoğraftaki o adama hiç de benzemeyen yanı neydi? Türkiye’de eleştirinin varlığından söz edilebilinir miydi? Modern Türk Edebiyatı’nda neleri konuşamadık henüz? Dergiler, dergiler ve dergiler... Nicelik mi nitelik mi? Nedir bu hızlı iletişimin handikapları? 

Festival hafta boyunca sürdüğü için; kitaplarını duyup belki de çoğunu okuduğu yazar ve şairleri bir arada bulma fırsatını herkes yakalayamadı. Belki iş, güç, belki okul trafiğinden. Biz de bu imkânı buldukça program biter bitmez bir elimizde kayıt cihazı diğer elimizde fotoğraf makinesiyle koşturuyorduk oradan oraya.

Programda hafta boyunca en çok muhabiri bulunan ekip elbette Dunyabizim ekibi idi. Nihayetinde Rasim Özdenören, Sadık Yalsızuçanlar, Osman Konuk, Ömer Erdem , Celal Fedai gibi bir çok şair ve yazarla tanışıp sohbet ettik. Kimileri ile söyleşilerimizi gerçekleştirdik. 

TYB'nin sevimli çaycısı İsmet Amca
TYB'nin sevimli çaycısı İsmet Amca

TYB'nin sevimli çaycısı İsmet Amca beni görmekten bıkmıştı. “Yine mi sen?”,“ Yine mi yazıyorsun kız!” tepkisi de bir hoştu. Pek celalli amcamız Cemil Meriç’in koltuğuna otururken “beni de çek, beni de çek!” deyiverince deklanşöre basmıştım ki, bir heybetli ki bir heybetli...  

Tarihi an!

Festivalde Rasim Özdenören’le de tanıştırmıştı bizi Asım Hoca. Aslında tarihî bir andır benim için bu. Belkıs İbrahimhakkıoğlu da orada. Öyle lezzetli ve tasavvufi bir kıvamda sürüyordu ki sohbet, şair Zafer Acar, Bahtiyar Aslan ve ismini bilmediğim bir kaç kişiyle o küçük odayı doldurmuş Rasim Özdenören’i dinliyorduk dikkatle. Üstad; tasavvufun sadece edebiyata değil, hayata nüfuz etmesi gerektiğini vurguluyordu devamlı. Yazarın önem verdiği sahneler hakkında okurun ve de eleştirmenin algılamasının epeyce farklı olduğunu söylemişti. 

Ve söyleşiler...

Osman Konuk
Osman Konuk

Osman Konuk, Dünyabizim’i ilgiyle takip ettiğini özellikle ve teşekkürle söyledi. Kendisiyle Türkiye’deki şiir eleştirisinin düzlemini, şiir ortamındaki şarlatanları, geleceğin şiirini ve şiir-sinema ilişkini konuştuk:

Türkiye’deki şiirin durumuna gelelim... Özellikle şiir eleştirisinin olmaması ve çok az örneklerinin olması benim konuşmamda da bahsettiğim şarlatanların ve sahtekârların üremesine ve çoğalmasına sebep oluyor. Gerçek bir eleştiri aletiyle meseleye bakılsa bu tür insanların zihniyeti yok edilemez ama en aza indirilebilinir. Mesela böylelerinin itibar görmesi engellenebilinir.

Şiir kendi yolunda yürür yine de. Para, şöhret ve sosyal ve ekonomik anlamda şiir; itibar kaynağı değildir. Şiirin gerçekten temsil ettiği değerlere talip olanlar varlığını sürdürürler, olmayanlara heveslerini alırlar ve çekilirler. Mevcut şiir akımlarına ve hareketlerine bakacak olursak bunlar zaten dergileriyle kendi ürünlerini ve eserlerini teorik olarak temellendirmeleriyle öne çıkarlar. Fayrap bunlardan bir tanesidir. Neyi niçin yazdıklarını teorik olarak kendi poetik ilkelerini koyarak açıklamaya çalışıyorlar. Bütün olarak bakıldığında yazılan şiirin sorunları olmakla birlikte bu poetik temeller üzerine yükseldiğini rahatlıkla görüyoruz. Ama hareket ya da akım dergisi olmayan dergiler de var, böyle bir kural yok zaten. O dergilerde de büyük Türk şiirinden nasiplenmiş gerçek isimler, yetenekler birikim ve formasyonları yeterliyse eğer kalırlar ve devam ederler.

Şiir ve sinema ilişkisi... Mesela Yumurta filmi başarılı ve şiirsel.

İyi sinema yapmak için mutlaka şiirden hareket etmek gerektiğini söylemiyorum. Fakat Türk şiiri o kadar temsili bir mesele ki bu meseleye girmeden hangi sanatı yaparsanız yapın bir mesafe alamazsınız. İster romancı, sinemacı isterseniz bir fikir adamı olun. Türkiye’nin tarihinde de bugününde de şiir hepsini birden temsil ediyor. Buradan pay almadan büyük sanat yapamazsınız. 
  
Sanatçı meselesi ve “ego”...

Sanat meselesinde 'ben'ler çok ön plana çıkıyor. Sanatçı 'ben' dediği vakit (en azından benim anlayışım bu) kendi kişisel egosunu dile getirmemeli. Sanatçı (fâil diyebiliriz ona) "ben" dediği zaman aslında kollektif bir 'ben'den bahsediyor demektir. "Ego" dediğimz şey fâilin sanatı kendi şahsi meselesi halinde gördüğü anlamına geliyor. İsmet Özel şiirindeki fâil şahsi bir 'ben'den değil, beşeri bir failden bahsediyor, bunu ego ile karıştırmamak lazım. Bu kibre dönüşürse zaten manasız bir şey. Bir de sanatta, şiirde her "ben" şahsi ben anlamına gelmez. Bir sanatçı bir çok çoğul şahıslar adına da konuşabilir.

Sezai Karakoç'un Cezayir için yazdığı "Ötesini Söylemeyeceğim" diye bir şiiri vardır. Küçük bir kız ağzından Fransız işgalcilerine karşı tepkidir o şiir... Yani sanatçıdaki her "ben" sanatçının şahsi 'ben'i değildir.

Naat yazmalı

Her Türk şairi bir naat yazmayı düşünmeli. Herhangi bir şiir gibi değil çünkü. Allah ömür verirse ben de naat yazmak istiyorum.

 

Sadık Yalsızuçanlar
Sadık Yalsızuçanlar

Sadık Yalsızuçanlar: Festivalden memnun ancak...

İstanbul kültürel ve manevi bir merkez olduğu için Edebiyat Festivallerinin olmaması bir eksiklikti, böylece bir gelenek başlamış oldu. Bunun önümüzdeki yıl daha çok nitelik kazanarak ve gelenekselleşerek devam etmesini umuyorum. Verimli olacağına da inanıyorum.

Bunun dışında sosyoloji, felsefe, antropoloji, arkeolojik bağlamda İstanbul eksenli çalışmalar yapılabilinir. Mimari, edebiyat, musiki, resim, görsel sanatlarımızı ve modern zamanlarda İstanbul’un karşı karşıya kaldığı hem şehircilik sorunları, hem de toplumsal ve manevi sorunlarımızı gündeme getirebiliriz. İstanbul’un edebiyat hafızasının dökümü yapılması gerekiyor. Büyük oranda; Süleymaniye, Beyazıt ve birçok kütüphanemizde gömülü halde bu... Buna bağlı yayın faaliyetleri yapılabilir.

(İstanbul’un yabancı yazarlar açısından da önemini vurgulayarak...) “Bir festivalde yabancı bir gazetecinin İstanbul’la ilgili bir belgesel romanından parçalar dinledim. Çok da ilgimi çekti. Onun gibi İstanbul’a ilişkin yazan belki yüzlerce yazar var.” 

Niyazi Mısri’yi hangimiz biliyor? 

Niyazi Mısrî mesela... Bizim İstanbul’umuzun edebiyat hafızasıdır. Bunların bilinmesi lazım. Arkeoloji bugün için gerekli olan bir çalışmadır; geleceğe dönük projeksiyonlar açısından.

İstanbul özellikle Balkan coğrafyasında ortak tahayyülde bir kültür merkezi olarak algılanıyor. Bilgelik ve edebiyat boyutu olmak üzere diğer alanları da hareketlendirecek şekilde bir şehir. Yapılacak her çalışmada medeniyet hafızanızı hareketlendiriyor.

Fakat bu ilk festival çalışmalarının belki daha mikro düzeyde yürütülmesi lazım. Atölye çok daha ayrıntılı  yapılmalı ve zaman ayırmalı buna. Bizim geleneksel edebiyatımız önemlidir. Ona yönelik bir laboratuar çalışması yapılabilinir. Kışkırtıcı da olur. Ki İstanbul’da etnik, dini vs. diğer alanlardaki çatışmalar mevcut. Bunun aşılmasına da hizmet eder diye düşünüyorum ben. 

Sadık Yalsızuçanlar’ın süpriz çalışması...

Bir roman çalışması  var, içeriği de “ Dem” diye bir yazı yazmıştım, onun ikinci evresi gibi bir çalışma... 
 
 

Arif Ay
Arif Ay

Arif Ay’a “Ankara’da edebiyat âlemi ne âlemde?” diye sorduk. Şairimiz de epeyce dertlendi.  

Bu tür festivalleri elbette faydalı buluyorum. Modern dünyada insanları meşgul edeceği o kadar araç -gereç var ki... Bir de çok hızlı bir hayat içindeyiz. Dolayısıyla bu tür etkinlikler dönüp kendimize, çevremize, kültürümüze, tarihimize bakmak yönünden canlandırıcı unsur olduğunu düşünüyorum. Tabi konumuz uzmanlarının; günümüz insanının ve dünyanın sorunlarını sanatın penceresinden değerlendirerek özellikle genç kuşağa bunları aktarmaları gerekiyor.

Ankara başkent olduğu için kültürel etkinlikler noktasında maalesef fakir bir şehir. Oradaki belediyeler ancak pop müzik konserleri verdirir, yok efendim Rusya’dan bir hayvanat bahçesinden hayvanlar getirilir, sirk gösterisi verilir o kadar... Çünkü Ankara’da resmi ideolojinin dışında hiç bir şeyin sorulmasına müsaade edilmiyor. Sizi kültürel hareketlerden engelleyen bir atmosferin olduğu yerde ne yazık ki bir şey yapılamıyor.

Orda gündelik siyaset tartışılıyor.  “Açılım ne oldu, ekonomi ne oldu?” Bunlar tartışılıyor yani. Dünyaya açık insanın özüne ilişkin şeyler tartışılmıyor.  

İstanbul ise evrensel bir kent. Bütün kültürlerin yoğrulduğu, ufku olan bir şehir... Burada bunlar konuşulabiliniyor. Ankara’da bu tür meselelerin çok da anlamlı bulunacağını sanmıyorum. Halkta da memur hayatına endekslenmiş bir bakış açısı var. Üniversiteler de pek kültürel faaliyet düzenlemiyor.

Mehmet Niyazi Özdemir’in de dediği gibi; bizim eğitim kurumlarımız da tek tip insan yetiştirmeye ayarlı olduğu için, resmi ideolojinin dışına çıkılamıyor. Öğrenci açısından baktığımızda; ilköğretimden üniversiteye uzanan süreçte kendisinin aidiyet değerlerinin ne olduğunu öğretmiyor.

Ben bir üniversitede öğretim görevlisiyim ama bir öğrencime  “Seni sen yapan değerleri söyle...” dediğimde öylece yüzüme bakıyor, bir tane değer söyleyemiyor. Şimdi böyle bir insan tipi ( eğer ona insan diyebiliyorsak!) böyle bir üretim var. Yani mesela “demokrat açılımdı, şu açılımdı, bu açılımdı” deniliyor ancak kendimize döndüğümüz zaman, gerçek değerlerimizle barıştığımız zaman bir şeyler olabilecektir. 

Arif Ay’ın süprizi var bize... 

2010’da “Bağdat’a Dönen Şiirler”imi kitaplaştırmayı düşünüyorum. Şiirlerimin şehirleri olarak... Yani İslam’a başkentlik yapmış şehirleri anlatan şiirler. Bunlarda Bağdat’ın trajedisini İstanbul’a, Şam’a, Kudüs’e konuşturttum.  

 

(Edebiyat Ortamı’ndan da ayrılmış olan Arif Ay, inşallah yeni bir dergi kuracağı sürprizini verdi bize.) 
 

Hatice Algın’ın sordukça sorası geldi

 http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=2482

 


Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 565

Bu yazıya ilk yorumu yazın
RSS yorumları

Yorum yaz
  • Lütfen yorumunuzun yazının konusu ile alakalı olmasına dikkat edin.
  • Kişisel hakaret içeren yorumlar silinecektir.
  • Reklam amaçlı yorumlar silinecektir.
  • 'Gönder' düğmesine basmadan önce yeni bir güvenlik kodu üretmek için tarayıcınızın *Yenile* düğmesine basın.
  • Yukarıdaki durum yanlış güvenlik kodu girildiği durumlarda geçerlidir.
İsim:
E-posta:
Web sayfası:
Başlık:
BBCode:Web AddressEmail AddressBold TextItalic TextUnderlined TextQuoteCodeOpen ListList ItemClose List
Yorum:



Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.

 
< Önceki   Sonraki >
"Ayrılığa ulaşsaydık, ona kendi acısını tattırırdık." İbn Arabi  

DÜŞ BAHÇESİ

dusbahcesi

ÇİZMECE

[ Kedi dili samur fırça (Yumuşak) No:02616
Palet ve Spatula ( Ortaboy)
Yağ ve Terebentin (Yağlıboya yağı )
Tuval
Maries boya ( Herrenkten ve özellikle ara renklerden ) 12'li yada 24'lü.
]


YENİ ALBÜM