
"GARİP"
Favori temalarından biri de birey olma mücadelesi olan Sadık Yalsızuçanlar'ın öykülerindeki karakterler çoğu zaman beraberler belki ama bir değiller.
Pakize Barışta
İnsan kaynaklı ve odaklı olan edebiyat, insanın derinliklerine inebiliyorsa, her zaman şaşırtıcı ve büyüleyici gelen bu teması gerçekleştirebiliyorsa şayet; acıdan geçmesi neredeyse bir zorunluluktur.
İnsanın acılarını terennüm eden bir edebiyat, acıyı bile güzelleştirmek durumundadır; edebi estetik (edebi güzellik) misyonuyla birebir ilgilidir bu durum.
Edebiyat da güzellik üretir, diğer sanatlar gibi ; ve zaten acıyı bal eyleyen de edebiyat değil midir nihayetinde?
Aşkın acıyla neredeyse özdeş tutulduğu, acının da çoğu zaman hüsranlı aşklarla yoğurulduğu bir öyküler kitabı Garip. Yazar Sadık Yalsızuçanlar, yazısını insanın aşki altüst oluşlarına adamış sanki.
Garip'te, derin ama hüzünlü bir arayış var; gerçek bir insanı buluşma arayışı bu. Aslında tarifi imkansız gözüken, ama manası oldukça kestirilebilen bir üst düzey sevgi, mütevazi bir aşk arayışı bu. Yazarın, bu arayış içinde, öykülerini biçimlendirirken bile acıyla mütemadiyen hesaplaştığını hissediyor insan.
Garip'te, çağdaş edebiyatımızın kimliğini deşifre edecek bazı edebi konumlar da var; Sadık Yalsızuçanlar, geniş bir edebi anlatım yelpazesi içinde gidip geliyor. Yazar, bir yandan Batı modern edebiyatının edebi anlatım formlarına sadık kalırken, diğer yandan, yine belli bir modernite içinde, farklı derinliğe sahip, bize ait edebi coğrafyanın anlatım naifliğini de üretiyor. Garip'in edebi başarısı daha çok bu ikinci uygarlıkla ilgili; acıyı dile getiren bir edebiyat, kaynak kültürden beslendiğinde, onun genel değiş formları içinde gidiş gelişler yaşadığında, çok daha başarılı oluyor galiba. Varlık ve varoluş özüyle ilgili Anadolu'nun edebi birikimi ne zaman ki Sadık Yalsızuçanlar'ın zihnine ve kalbine kendini hatırlatıyor; yazarın kalemi güzel atlar gibi dörtnala coşup koşuyor.
Garip'teki modern batı formlarına uydurulmuş edebi dertleşme ise, bir özden uzak görünüyor. Bu durumda niyetteki sahicilik ısrarı ne yazık ki edebi bir özgünlüğe ve biçime ulaşamıyor. Bu bir savulmadı tabiatıyla. Yazarın, bu savrulma ortamı içinde de; insanla, özellikle insanın acılarıyla ilgili alanlarda okuruyla bir dertleşme ortaklığına girmesi, okurun edebi kimliğini de şaşırtmış oluyor sanki.
Garip'i okurken insanın karşısında hızlı bir netleşme oluşuyor; Batı'nın halk ve hak değerleriyle, Anadolu'nun halk ve hak değerleri arasındaki farklılıkların edebiyatımıza yansımasında; aslında yeni bir değer üretilmeden, sadece bir zenginlik, bir ona da buna da aidiyet oluşturma zorlaması yaşandığı ortaya çıkıyor bana göre. Garip vesilesiyle, bir yanda Anadolu uygarlıkları kültü ve değerlerinin derinliği, öte yandan modernitemizin sığlığı ve derinsizliği üzerine bir kez daha düşünmüş oluyor insan.
Garip'te yer ala öykülerin favori temalarından biri olan birey olma mücadelesi (insanın bir türlü duygu hayatını yaşayamaması; kaçınılmaz bağlar, bağımlılıklar içinde mutluluğu ve aşkı önleyen habis bağların devreye girmesiyle yaşanan ayrılıklar ve koyu yalnızlıklar), dönüp dolaşıp yoğun bir acıyla noktalanıyor. Yazarın, hayatla bağlantılı çok yönlü bir kalemi olduğu da kesin. Hayata, aşka uzanmaya, sarılmaya çalışan kadın ve hayatı kendine uydurmaya çalışan erkek bir araya gelip yaşadıklarında, kadının hissettiği fırtınalar hızla acıya dönüşüyor; Batı modernitesi açısından bakıldığında bu bir kader değildir tabi. Bu trajik insani durum, Batı yazı formatında; içinde kaderin de yer aldığı bir ilahi kültürel örgütlendirmeyle manalandırılamaz. Çünkü bu tarz bir edebi biçimlendirme, kader bağlantısını önler aslında: "Yıllar sonra kadın ve adam karşılaşırlar. O güne kadar aşkının hatıralarıyla yaşayan karına karşılık adam o günlerin bir hata olduğunu söyler." Cennetin Sonu adlı öyküde, adamın yaşadığı -kadının yaşadığının aksine- birey olma süreci içinde bir aşki projeden başka şeye benzemez aslında.
Garip'te naif bir edebiyata da rastlanıyor. Satırlar arasında kaderin de manalandırıldığı Halamın Çiçekleri, yazarın edebi misyonunu daha çok hissettiren, bana göre de bu yüzden daha başarılı bir minik öykü; "Ondan ala çiçek, halamın çiçekler ilahisindeki çiğdemden. Halamın boynu lale gibi eğriydi. Al baharlı mavi dağlar derken ela gözlerindeki hüzün koyulaşırdı. Sümbül der ki boyum uzun yaprakların düzüm düzüm... derken yüzü bahçesindeki o ulu ceviz ağacının yapraklarına benzerdi. Halam dedemlerin ilk çocuğu. Babam üçüncüsü. Yunus ilahileri söylerken ağlar, gözlerini bervaniğiyle silerdi. Bervaniğinde de türlü çiçekler... Eşi Ahmet ağbi berberdi, kırk dördünde kalp krizinden gitti. Evlenmedi, beş çocuğunu yokluk içinde büyüttü, öleceği anı önceden söyledi, "babamın yanına gömün beni" dedi. Eski Malatya'da Ali Baba türbesinin karşısında yatan dedemin sağına gömdüler. Solunda babaannem. Şimdi mezarına çiçekler... Bir çiğdem görmüştüm martın ilk günlerinde bir gidişimde. En çok Çiğdemi severdi. Dedemin en ala kızıydı o. Yiğit başına bela mıydı bilmiyorum, onun yiğidi adı her anıldığında cezbeye düşerek, anam babam sana feda olsun dediği Resulullahtı."
Garip'teki öykülerde karakterler çoğu zaman beraberler belki ama birlikte değiller. Birbirlerine sesleniyorlar, çığlık atıyorlar ama birbirlerini dinlemiyorlar, görmüyorlar; birbirleriyle duygusal alış-verişlere girmiyorlar. Garip'in insanları sanki birbirlerine yabancı sevgililer!
"(...) yokluktan beliriverdi sanki, siyah benekli, loşlukta tam seçemediğim bir rengi vardı, aleve çarptı bir daha bir daha... yanmak istiyordu. Ateş onu nasıl anlasın ki! Onun halini nasıl bilsin ki! O sadece yakardı, kelebek neye kavuşacak kestirebilir miydi?" Yazarın derdini anlatan bu metaforik alıntıda; edebiyat, felsefe ve duygu bir arada çıkıyor ortaya.
Sadık Yalsızuçanlar, Garip adlı öykü kitabını, İbn Arabi'nin; "Ayrılığa ulaşmanın bir yolunu bulsaydık ona kendi acısını tattırırdık", özlü sözüyle başlatıyor ve Sezen Aksu'nun; "Bana ne gelecekse dünyanın sonu. Bitecekse bitsin artık hayat yolu. Korkum yok içim rahat huzura dolu. Aşkı yaşadım senle bir ömür boyu. Yüzümdeki çizgilerin bile adı sen. Aldığım her nefesin sebebi sen..." dizeleriyle bitiyor.
Edebi bir savrulma içinde biraz geniş bir gezinti değil mi bu aslında?
K, 07 Eylül 2007, Sayı : 49
Garip
Fatma K. Barbarasoğlu
Kitaplar da çoğu zaman isimleri üzerinden kader kazanıyor. Yalsızuçanlar'ın son öykü kitabı Garip'in zuhuratı da ismiyle uyumlu oldu velhasıl.
Kitap ekine göndereceğim yazı bittiği halde bekletiyorum. Hale Kaplan olanca mükrimliği ile bendenize vakit tanıyor. Durmadan yazıyı göndermeyi erteliyorum. Neden ertelediğimi bilmeden. Son gün son saatler. Yine kapı çalıyor. Garip geliyor. Her kitabın bir kaderi var. Esasında nice zamandır "Şey"i yazmak istiyordum. Bir türlü kıvam tutturup yazamamıştım. Şey çok sık kullandığımız bir kelime. Ama artık bendeniz şey dediğimde sanki beni mi andın diye Ömer Hayyam çıkıp gelecek zannediyorum. "Şey" anlatısında Ömer Hayyam içime işlemiş adeta.
Sadık Yalsızuçanlar, Gezgin'den bu yana kendine has bir dil tutturdu. Kendisi buna anlatı diyor. Anlatı esasında küresel dünyanın sınırsızlığına tekabül eden edebiyat dünyasının karşılığı. Dünyada sınırlar yok olurken, edebiyatta da bazı kalemlerin elinde, sınırlar önemini yitiriyor. Bu durumda, metin ya da anlatı diyor yazarlar eserlerine. Böylece hem yazar kendini özgür kılmış oluyor hem de okuyucu.
"Şey"de beni en çok etkileyen durumlardan biri de matematiğin edebiyatın içine metafizik bir gerginlik öğesi olarak muazzam bir şekilde rapt edilmiş olmasıydı. Ama diyorum ya kitapların da kaderi var. Her sevilen kaleme gelmiyor. Kader bu satırlar üzerinden Garip'e gülecekmiş meğer.
Garip'i ayak üstü okumaya başlıyorum. Bu benim bir kitabi tatma yöntemim. Eğer ayak üstü bile okuyabiliyorsam kitap beni kendine alacaktır. Okumak için ille de bir tören hazırlamaya kalkıyorsam, kitap ile buluşmak için randevular alıp/veriyorsam; sessizlik, taze demli bir çay halının üzerinden eyleşen güneş lekeleri filan. O kitap asla okunmayacaktır. Bir müddet gezdirilecektir. Çantada taşınacaktır. Eşe dosta gösterilecektir. Ama okunmayacaktır. Okunamamasının kitabın kalitesiyle bir alakası var sanmayın. Bu tamamen kitabın hali ile okuyanın halini uyuşma/uyuşmamasıyla alakalıdır.
Hal'in tanımını işte tam da burada Dokuz Yüz Katlı İnsan'dan öğrendiğim şekilde vermek isterim. Mustafa Merter, geçici şuur değişikliğin hal olduğunu söylüyor. Şuur değişikliğin sabitlenmesini ise makam olarak tarif ediyor. Yıllardır okuduğum tasavvuf kitaplarındaki hal ve makam bilgileri bu tarif ile muazzam bir şekilde güncellenmiş oldu. Bizim temel meselemiz öğrendiklerimizi, sahip olduklarımızı güncelleyemememiz çünkü. Ne diyordum...(Daldan dala konuyorum gibi gelmesin size. Ben bu yazıyı sohbet niyetine yazıyorum çünkü.) Kitabın hali ile okuyucunun hali diyordum. Daha önce size kitap okumanın da sofra kurma adabına benzer bir usulü olduğunu yazmıştım. O bahsi hatırlayın lütfen. Ve o bahisle birlikte bu yazının başında Dokuz Yüz Katlı İnsan'ın Mayıs ayı boyunca gökyüzüm olduğundan bahsedişimi. Dokuz Yüz Katlı İnsan Mayıs ayı boyunca kıvrım kıvrım yollar açtı. O açılış ile onca kargaşanın içinde güzel kitaplar ile buluşabildim. Garip ile buluşabilmemi bile Dokuz Yüz Katlı İnsan'a borçluyum çünkü. Garip'teki öyküler iç yolculuk öyküleri. Yazar iç yolculuğu ayna ve sır metaforu eşliğinde anlatıyor. Özellikle ilk iki öykü eşini nerede yitirdiğini bilmeyen- hem yanındadır hem en uzağında- bir erkeğin dağınık, dışardan bakınca kıpırtısız ama kelimeler üzerinden kaynayan ruh halini anlatıyor.
Hele kitaba adını vermiş olan Garip öyküsü...Öyküyü ezberleyeceksiniz demiş olayım da gerisini siz kendiniz getirin en iyisi.
Kitabın son öyküsü "Cennet'in Sonu" ise, İslami kesimdeki çok eşliliği; aşkın aldatacılığını, daha doğrusu kadının kendini "aşk"a teslim edip ikinci eş olmaya bile razı olurken; esasında erkeğin hiçbir zaman ne "aşk" ne de sadakattan yana olmayışını anlatıyor.
Yakaza'dan bu yana takip ettiğim Sadık Yalsızuçanlar'ın sanki Garip ile yeni bir yolculuğa çıktığını, iç yolculuk ile dış dünyanın kaosunun bir terkibe ulaştırdığını hissediyorum. Görüyorum mu demeliyim? Pencerenizden gökyüzü ve meltem rüzgarı eksik olmasın. İyi okumalar.
Yeni Şafak, Kitap 6 Haziran 2007
Yalsızuçanlar'dan Zaman ile mekan arasında
bir "Garip" seyahat
"Ayrılığa ulaşmanın bir yolunu bulsaydık, ona kendi acısını tattırırdık." Böyle giriyor Sadık Yalsızuçanlar son öykü kitabı Garip'e. Şeyh-i Ekber İbni Arabî'den alıntı bu cümle. Kitabın ismi gibi içindeki hikâyelere de en çok "mahzun" sıfatı yakışıyor.
Baştan sona hüzünle örülü hikâyelerde, içine doğan 'tuhaf işaretlerden', yüreğine dolan türkülerden, gurbetten, hasretten dem vuruyor Yalsızuçanlar. Öyküler baştan sona melankoli ile örülü. Tanıdık, hüzünlü, acılı bir ses, kulağına fısıldadıklarıyla kederli bir hayal ufkuna sürüklüyor okuyucuyu adeta. Kalemi tutan elin neden hüzünde karar kıldığını merak ederken satır aralarına coşkuyu taşısın istiyorsunuz sinsice. Ama olmuyor, yazar bir kere 'Garip' koymuş ya kitabının adını, gurbete salınmış bir yürekte hüzünden başkasına yer olmuyormuş demek düşüyor bize de.
Aksiyon, Sayı: 653 - 11.06.2007
Hicranlı aşk hikâyeleri
"Sadık Yalsızuçanlar 'Garip' adlı son öykü kitabı okuyucuyla buluştu. 28 öykünün yer aldığı kitap İbni Arabî'den "Ayrılığa ulaşmanın bir yolunu bulsaydık ona kendi acısını tattırırdık." alıntısıyla başlıyor. Aşk, ayrılık, sevinç ve hüzün öykülere saklanmış, meraklısını bekliyor. Kitaptaki öyküler, kimi zaman 'biz'mişiz gibi yakın, kimi zaman 'onlar'mış kadar uzak, bir o kadar da garip."
Kitap Zamanı, Sayı : 17
Garip Bir öykü
"Sadık Yalsızuçanlar'ın son öykü kitabı Garip, uzağın yakın yakının uzak olduğu bir diyardan konuşuyor sanki. Kelimelerin anlatamadığı şeyleri sığdırmış kelimelerin upuzun boşluklarına. Kahramanları konuşmuyor da sadece düşünüyor sanki. Hal diliyle anlatıyor da meramlarını; nasıl oluyorsa oluyor gözümüzün seçemediğini ifadeler gönlümüze değiveriyor. Garip'in yolculuğuna katılıp bir garip oluyorsunuz. Garip ne der, n'eyler? Garip bazen insana isim olur bazen ise hal olur. İsmi Garip olanın hali nice olur?"
Gerçek Hayat, Sayı : 346 - 08.06.2007
Yeryüzünde şairane oturanın (oturamayanın) öyküsü
Nihat Dağlı
Çok garip...Sadık Yalsızuçanlar'dan öykü, anlatı, deneme, makale, metin okudukça yalnızlığım artıyor. Ne kadar fazlalık varsa üzerimden düşüyor, seyreliyorum. Kalbim giysilerinden sıyrılıyor; kalbim ile hayat arasına giren, kalbimi hayattan koruyan, hayatı kalbimden uzakta tutan ne kadar korunak varsa aradan çekiliyor, çöküyor. Hayat kalbime geliyor, kalbim hayata gidiyor. Birbirlerine akan iki nehir gibi birleşiyorlar. Kalbim hayatla, hayat kalbimle öpüşüyor. Bütün aidiyetlerim, kimliklerim, korunaklarım, sahip olduklarım yokmuş gibi oluyor; ben, yalnız ben kalıyorum. Ben ve hayat, ben ve ebediyet, ben ve acziyet, ben ve aşk, ben ve ayrılık, ben ve ölüm, ben ve doyumsuzluk baş başa kalıyoruz. Hayatın çetin soruları, hayatın şuh yüzleri beliriyor karşımda. Kalbimin dili çözülüyor, içimin ağzı açılıyor. Ve öylece, bir çelimsiz olarak kalıyorum. Hayata yetmiyorum, hayat tarife gelmiyor.
Ben ne çok Sadık Yalsızuçanlar okuyorum. Yakaza'dan beri yazarım ne çok mektupla kapımı çalıveriyor. Daha dün gibi, Gezgin'in peşine düşüp gitmiştim, Cam ve Elmas ile içime doğru yürümüştü, Şey'de Hayyam'ın hikâyesine davet etmişti. Gariptir, şimdi de Garip ile çıkageldi. Ve ben de şimdi Garip'ten, gurbetin resmi garip bir hayattan çıkıp geldim.
Sadık Yalsızuçanlar ne çok yazıyor ve onu okumakla yalnızlığım ne çok tebellür ediyor. O kadar okumadan sonra diyorum ki, Yalsızuçanlar çok yaşadığı için çokça yazıyor. Ve ekliyorum: Gecenin, soğuğun, acının, aşkın, vuslatın, ayrılığın, hayal kırıklığının, acziyetin, ebediyet arzusunun içinden geçen bir hayatın zihne, gönle ve vicdana attığı çentiklerden sızan can ağrısının bir iteklemesidir bunca öykü, bunca anlatı, bunca metin... Kitapları bir bilgi nesnesi olarak görmeyen ve bilginin tıkıştırıldığı kitaplara imza atmayan bir yazarla karşı karşıyayız. Bilgilen(dir)mek için değil, hayatın ve 'kendi oluş' mesuliyetinin gönlüne bindirdiği ağrılara şifa niyetine kitap ve yazıyla 'olan' bir 'yazıcı'dan bahsediyoruz. Hayatın onca çekilmezliğine maruz kalırsanız, bu derece yaşarsanız yani, yazmayıp da ne yaparsınız? Kendinizi dile vurup içinizi yazıya dökmezseniz, onca birikime, içinizde bütünüyle ağrı kesilmiş bir hayata nasıl katlanabilirsiniz?
Yalsızuçanlar imzalı her öykü ve anlatıda dibine kadar bir yaşanmışlık hissediyorum. Bu derece yoğun bir yaşanmışlık var ki bu derece yazmak zorunda kalıyor. İçe atılan paket paket hapların üzerine boşaltılan fincan fincan acı kahvelerin dindiremediği ağrılardan sonra gelen öykü ve anlatıları okuyoruz kendisinden. Yalsızuçanlar imzalı öykü ve anlatılara yetişmeye çalışmaktan şikâyetçi olmasam da, bu kadar metnin ağır ve ağrılı bir hayattan doğduğunu bildiğimden, dahası kalbimi kalbine yakın hissettiğimden, zaman zaman kendisi için, 'yazı'yı mecburi kılmayan daha taşınabilir bir hayat dilemekten kendimi alıkoyamıyorum.
Yalsızuçanlar okuyucuları bilir. Kendisi Hölderlin ile akraba bir gönül taşır. Bu yüzden çoğu yerde şairin, 'Erdemle dolu, yine de ozanca barınır/İnsan bu yeryüzünde' dizelerine vurgu yapar. 'İnsan dünyada şairane oturur' diyerek, 'oturmalıdır, oturması gerekir' şeklinde bir mesuliyeti hatırlatır. Biliyoruz ki, insan şairane bir gönül ve hassasiyet taşımadan yeryüzünde şairane oturamaz. Şairane bir gönül ve hassasiyet taşımak ise, çekilesi epey zor bir hayata yazılmak demektir. Örtülerinden kurtarılmış, tozları silinmiş ve parlatılmış bir kalp ile hayata gittiğinizde, olabildiğince etkilenmeye açıksınız demektir. Hayatın her bir şeyinden etkilenen kalpte hayret duygusu dirilir; tedirginlik, kaygı ve ürperti basar o kalbi. İnsan, dikey ve yatay bir yoğunluk ve derinlikte hayatı karşılamaya çalıştıkça, hayatta oturamaz hale gelir. Oturur kalkar biteviye. Kalkar, oturur, yine kalkar. Aralıksız yürüyemez de, durup durup düşünür. Düşünce onu kalkmaya zorlarken, yürümesinin bir noktasında içinde uçuşan ve çarpışan düşünceler yüzünden durmak zorunda kalır. Bu sebeple 'yeryüzünde şairane oturmak', aslında 'oturamamak'tır. Çünkü içine bırakıldığımız yer, yani yeryüzü, yani dünya, derdi kendisi olan insana gurbettir. Bir diğer ifadeyle, 'acı'nın yurdu... Öykücü haklı! 'Acılardan büyük bir yer yok!' Bundan olsa gerek ki, yeryüzünde şairane oturan (oturamayan) birinin öyküsü olan ve kitaba da ismini veren Garip öyküsü şöyle başlar: "Seni gecenin, soğuğun ve kalabalığın içinde görünce dilime gelen bu oldu: Garip. Sen garipsin. Görüyorum. Şimdi bu kanepede otururken gözlerine, onlardaki gurbete bakıyorum. Gurbetin bir resmisin sen. Seni sadece bu sözcük anlatabilir. Gurbet kimi insana hal, kimisine mekân olurmuş. Senin halin garip. Garip bir mekânda duruyorsun. Sessiz, öylece, saatlerce..."
Evet, Yalsızuçanlar'ın son öykülerinden oluşan Garip isimli öykü kitabı; aşkın, vuslatın, ayrılığın, hayal kırıklığının, can ağrısının, acının yurdu olan yeryüzünde şairane oturan (daha doğrusu, oturamayan) bir kalbe düşen gölgelerden oluşuyor. Kitabı oluşturan her bir öyküde; dünyaya düşen gölgesiyle dünyanın kendisine düşen gölgesi arasında uzlaşma arayan bir gönlün yaşadığı aşkı, çektiği acıyı ve maruz kaldığı parçalanmayı okuyoruz. Garip, çok garip öykülerle karşı karşıyayız. Başka ne olabilirdi ki!? Gezgin'de, Şey'de, Cam ve Elmas'ta ağrılarına şifa olsun diye arif gönüllerin ayak izlerinden giden bir yazıcının öyküleri kaçınılmaz olarak 'garip' olacaktır. Evet, Garip; yeryüzünde şairane oturmak gibi bir kaygıyla yaşayanın neticede oturamayışının öyküsüdür. |