GEZGİN
Sadık Yalsızuçanlar'ın 'Gezgin' adlı romanını mutlaka okuyun, herkese tavsiye ederim. Muhiddin Arabi'nin ruh yolculuğunu roman tadında okumak ve hayal etmek harika bir duygu. Mürşidi bir kadın olan Arabi'nin kadınlara büyük saygısının temeli Peygamber'imizdi. Konya'da geçirdiği günler, sonra Şam'a yerleşmesi. Şam'daki türbesini ziyaret etme nimetini yakalayan bendeniz ruhu şâd olsun diyorum.
Nevval Sevindi
Zaman, Cumartesi Eki, Sayı 30
24 Haziran 2006
"Yakaza'da dil kullanımında gösterdiği cesaret, Türkçe edebiyat açısından çok önemlidir. Son dönemdeki hikayelerinde yorgun denemeyecek ama kelimenin tam anlamıyla dingin, varacağı yere varmış bir zihinle yazıyor. Hikayesini baştan beri yöneten coşkun lirizm, yazarı, Kierkegaardvari bir ermişliğe sürükledi."
Selçuk Orhan,
Hece, sayı: 46/47
"Yakaza, 1986 yılında, 'Şehirleri Süsleyen Yolcu' adlı hikaye kitabıyla TYB ödülünü kazanmış olan Sadık Yalsızuçanlar'ın ilk romanı. (...) Roman, masal ve hikmete dayanan çehresiyle bir taraftan modernizmin akla tapan tavrına eleştiri getiriyor, diğer taraftan da bu kadar çok güç vermiş olan aklın kendini papağanlaştırma süreci içinde nasıl küçük düşürdüğüne atıfta bulunuyor. (...) Postmodern edebiyatın anlatım tarzını da yer yer benimsemiş görünüyor yazar. Bir taraftan sahicilik boyutu oluşturmaya önem veren romancı, bir taraftan da postmodern edebiyatın kurmacayı hafiften alaya alan tavrını benimsiyor. (...) Bütün sanat yazılarını, kendini arayan ve başkalarına yol gösteren yazılar diye ikiye ayırmak mümkün. Yakaza, anlatıcısının kendini aradığı, kendi içinde sefere çıktığı bir roman. Anlatıcının Sivas'ta bir kasabaya öğretmen olarak gitmesi, hem maddi hem manevi planda bir yolculuktur. Ne ki yazar, dünyasının manevi boyutunu anlatmakta maddi boyutunu anlatışa göre daha başarılı. Şüphesiz bunda iç dünyasının renklerini, tasavvufi ıstılahlarla ifadelendirmesi önemli bir rol oynuyor. (...) Romandaki mekan anlayışı da tasavvuf-rüya boyutunu güçlendiriyor. Hatıralar yeniden yaşanırken helezonik bir zaman anlayışı ortaya çıkıyor. Yahya Efendi Dergahı, Pasaport, Çankaya, Bornova iç içe. Bu tavır, bu günü yaşarken de devam ediyor. Anlatıcı kendi mekanını, 'bazen okulda, bazen mezarlıkta, bazen de akılla kalp arasında açılan berzahi bir yoldaydım' diye nitelendiriyor. (...) Romanın birinci ve ikinci boyutlarında hakikati arayan bir yazarla karşı karşıyayken, dış boyutu oluşturan kasabadaki olaylarda, 'ötekiler'i aydınlatmayı düşünen bir tavır buluruz. Okuyucu kendi meşrebine göre, romanın bu üç boyutundan birini tercih edip daha ön plana çıkaracaktır. Benim tercihim birinci ve ikinci boyuttan yana.
Bütün bu özellikleri Yakaza'yı dikkate değer bir roman kılarken, Sadık Yalsızuçanlar'ın yazarlık serüvenine yeni bir merhale açıyor." Fatma Karabıyık Barbarosoğlu Dergah Dergisi
"Hayatları reklamcılığın sahte ilişkilerine bulaşmamış insanlar gerçek edebiyatı üretebiliyorlar. Yakaza, bu gerçek edebiyatın verimlerinden." İzlenim Dergisi
"Ardından bir fırtına koptu. Nereye savrulursa oraya dağılan parçacıklara döndük. Cüzlerimizi toparlamak, hayatın soylu amacına yaraşır işler yapma özlemiyle uyandık. Yalsızuçanlar, bu serüvenin yansımalarını Yakaza'da anlatıyor. Yakaza'da, 'uykuyla uyanıklık arası'nda yani." Metin Karabaşoğlu Karakalem
"Yakaza'da Sadık Yalsızuçanlar'ın başarısı, 'İslamcılık"a düşmeden Şakir Usta geleneğinin macerasını anlatabilmiş olmasıdır." Ahmet Çetin Polemik
"Yoğun ve akıcı üslubuyla insanı hemen yakalayan Yakaza'da iç içe geçmiş olaylar modern bir yapı içinde sunuluyor." Orhan Keleş Türkiye Gazetesi
" (...) Yakaza'da Sadık Yalsızuçanlar'ın daha çok bir rüya aleminden çeşitli kesitler yansıttığına inanıyorum. Gerçeği daha çok net ve gölgesiz yakalamamızı sağlayan aydınlık rüyalar...Yazarın rüya ile ilgisi yeni değil. 'Şehirleri Süsleyen Yolcu' isimli hikaye kitabında, Türk Edebiyatı için alışılmamış bir öyküleme tekniğini kullanan Yalsızuçanlar, kendi ifadesiyle Tanzimat geleneğine bir başkaldırıyı temsil ediyordu. Özellikle 'Şebnemin Gözbebeği Küçücük Bir Güneştir' isimli öyküsü bir rüya sineması olarak nitelendirilebilirdi. (...) Cemil Meriç'in, 'Osmanlıda neden roman yok?' sorusuna verdiği cevap kuşkusuz önemli bir gerçeği yansıtıyordu. Skandalsız, buhransız bir toplumun romanı olamazdı. Yakaza'daki Pireli Cevdet olayı, Türkiye'de romanlı günlerin başlayacağını haber vermiştir. (...) Pireli Cevdet olayı, Cumhuriyet tarihinin sancılı yıllarını başarıyla yansıtıyor. Üç zamanlı diyebileceğimiz olayların iç içe, ritmik ögelerin ustaca kullanılmasıyla kaynaştırılmış olması romanın belki de en başarılı yönü." Nejat Turhan Yeni Asya
" (...) 1950'li yılların sonunda bir kasabada geçen olaylarla seksenli yıllarda yaşananların terkibinden oluşan Yakaza'da, yalsızuçanlar'ın diğer metinlerinde olduğu gibi birinci tekil şahıs anlatımı tercih edilmiş. Yakaza, 'uykuyla uyanıklık arası' manasına geliyor. Romandaki olaylar dizisinin tasviri ve gelişimi düşünüldüğünde oldukça uygun bir başlık. Sadık Yalsızuçanlar, Şehirleri Süsleyen Yolcu adlı kitabındaki hikayeleriyle yepyeni bir üslupla çıkmıştı okurların karşısına. Yıllar sonra yazdığı Yakaza adlı romanıyla bu üslubunu derinleştirdiği ve geliştirdiği görülüyor. (...) " Yeni Düşünce 26 Mart 1993
" (...) Yıllar önce Şehirleri Süsleyen Yolcu'yla, önemli bir 'çıkış' yapan Sadık Yalsızuçanlar, geçtiğimiz yıl yayınlanan Mavi Kanatlı Bir Kuş adlı masal kitabı dışında sürdürdüğü sessizliği bozdu. Bu kez bir romana imza attı. Yakaza adlı bu romanıyla, 'hikayeden romana geçtiği'ni düşünebilir okur ilk anda. (...) Yakaza, uykuyla uyanıklık arasındaki hali anlatan sözcük. Bir bakıma romanın dilini de ele veriyor bu. Yazar, bir 'iç ses'le enfes bir metin sunuyor edebiyat dünyasına." Ortadoğu gazetesi, 25.01.1993.
"Yakaza, günleri yaşadıkça çoğalan bir manevi tecrübenin destanı." Ali Serdar Tiryaki Yeni Asya
" (...) Romanı, Yakaya'yı tartışıyoruz...Alaattin Karaca'yla, Hüseyin Özbay'la, Ali Akbaş'la, Adnan Tekşen'le, Muhsin Mete'yle, Dr. Necmettin Turinay'la, hatta Fransa'dan bu iş için kalkıp gelmiş aziz dost Suad Alkan'la...Sadık, anlaşılır bir dil yakalamış. (...) Eser çağrışımlarla yüklü....Sadık, Denizli'de Ulaş'ı anlatıyor. Hatıralar hikaye ediliyor. Dili şiirsel...Yazar, günlere isimler veriyor: ayçiçeği günü, sebil günü...Yakaza'da bazen iki kelimelik cümleler, bazen çoğalan, bir sayfayı aşan cümleler bulunuyor. Roman bir dil olayı, bir haz, bir yüceliş...Yalsızuçanlar'ın anlatımı aynı zamanda sinematografik..." Ayhan Katırcıkara Türkiye, 2. Şubat. 1993.
"Yakaza'da Sadık Yalsızuçanlar, 1950'li yıllarda bir kasabada geçen kolayları konu ediniyor. Fakat olaylar, kasabaya gelen bir öğretmenin gözünden aktarılıyor. Bir günlük gibi. İlginç bir kurgusu var romanın. İki ayrı olay dizisi birlikte akıyor kitap boyunca." Yeni Asya
"Yazınımızın bir boyutunu, öteden beri öykücülerin roman alanında da örnek vermesi oluşturur. Birkaç öykü kitabından sonra, bir romanla okur karşısına çıkan öykücülerin bu tutumu kimilerince olumlu değerlendirilirken, kimilerce de bir sorun olarak görülür. Öykü ile roman arasındaki bu gerilimli ilişki, iki alanın kendine özgü koşullarından kaynaklanır. Öykücüden iyi romancı olabilir diye düşünenler, romanın öykü türünün daha oylumlu bir örneği olduğu düşüncesindedirler. Bunun karşıtını düşününler ise, öykü ile romanın birbirine son derece uzak iki tür olduğunu savlarlar.
Roman öykünün açımlanmış, daha kapsamlı ve oylumlu bir örneği değilse, öykü de romanın kısa ve yoğun bir biçimi değildir.
Bu iki ayrı alan, özgül koşulları bakımından şiirle öykü, masalla roman arasındaki ayrım içeren iki tür gibidir. Gerçi türlerarası sınırlar gittikçe değişmekte, kimi ara türler belirmekte ama, bu her uzun öyküye roman denmesini olanaklı kılmaz.
Sadık Yalsızuçanlar, son dönem öykücülüğümüzün ilginç adlarından biri. Yapıtlarında metafiziksel temaların öne çıktığı, son kitaplarında öykü ile deneme türü arasında gidip geldiği; kısa ve imgelerle yüklü öyküler yazdığı biliniyor. Özellikle Yapı Kredi Yayınlarınca yayınlanan Sırlı Tuğlalar ve Hiç'te, arayışlarını ileri düzeylere taşıdığı söylenebilir.
Roman yazan öykücüler arasında Yalsızuçanlar'ı da anmamız gerekiyor artık. Gezgin adlı romanıyla, bir ermişin giz dolu yaşamını yansıtan yazarın bu ikinci romanı olduğuna göre, belli ki bu türde de bir iddiası var. Ne ki roman sadece anlattığı kişi ya da konuyla değil, anlatma biçimiyle de ele alınması gereken bir tür. 1980'li yıllardan itibaren bu alanın yaşadığı yönsemeler göz önüne alınırsa, Gezgin'in yenilikçi bir metin olduğu söylenemez, belki geleneksel anlatılara yakın duran bir kitap olarak görülmesi daha doğru olur.
Bu bağlamda Gezgin'in gerek kurgusu gerekse dili, söylencelerin diline ve dünyasına daha yakın durmaktadır. Yazar, İbn Arabi gibi mito-poetik dile sahip bir ermişin yaşamına eğilmekle zaten böylesi bir dili seçmesi gerektiğinin ayırdında olmalı. Bizde pek örneğine rastlamadığımız daha çok doksanlı yıllara doğru yaygınlaşan ve Latin-Amerikan romancılarının ağırlıkta olduğu eğilimlerin belirginleştiği örnekler gözönüne alındığında Yalsızuçanlar'ın romanının dilinin yaklaştığı temaya uygun olduğu belirtilmelidir.
Gezgin, yer yer tek paragrafa düşen çeşitli epizotlardan oluşuyor. Her epizot, ermişin bir durağına denk düşüyor. Adım adım ilerleyen bir içsel gezi, kimi aşamalardan geçerek bir insanın tinsel olgunlaşma düzeylerinin nasıl gerçekleştiğini gözler önüne seriyor. Somut olaylara dayanmamasına karşın, roman akıcı bir dile sahip olduğu için kendisini rahatça okutabiliyor. Akıcı bir anlatıma sahip olan Gezgin'de, alıntı olduğu izlenimi veren kimi bölümlerde aynı başarıyı sağladığı söylenemez.
Romanın eleştirilmesi gereken bir başka özelliği, sıradan okur hatta sufizmin kavramlarına alışık olmayanlar için fazlasıyla terim yüklü oluşu. Kimi terimlerin Türkçe karşılıklarının ise, bu alanla fazla ilgisi olmayanların metne girmesi açısından engelleyici bir işleve sahip olduğu da söylenebilir.
Gezgin'in en dikkate değer yanı, tarihsel bir kişiliği, modern insanın ruhsal yaşamı bakımından bir olanak olarak ortaya koyabilmesidir.
Ermişin yaşadığı tinsel gezi, çağımız insanı için bir örnek olarak sunulurken, biçimsel yönlerin fluda bırakıldığı, daha çok öze ilişkin olanın öne çıkarıldığı görülüyor.
Yazar, romanın kimi bölümlerinde metaforik bir anlatımı yeğlerken, kimi yerlerde dolaysız, yalın bir dile başvuruyor. Ermişin gizemli yaşamının evreleri dalga dalga açılırken, kimileyin hangi imgenin ne türden bir tinsel durumu taşıdığı anlaşılıyor; kimileyinse öykü kendi içine kapanıyor. Gezgin'in Güncesinden aktarılan bölümlerde metin gerçekçi ve inandırıcı bir niteliğe sahip. Üçüncü tekil kişi kipiyle konuşulan bölümlerde ise kimi zaman bu inandırıcılık yitiyor.
Modern Türk öykücülüğünde kendine özgü bir yer edinmiş olan Sadık Yalsızuçanlar, romanıyla, bu alanda da özerk bir yere kavuşabiliyor.
Ne ki, bu yerin kalıcı olup olmaması, yazarın yeni metinleriyle sınanmak durumunda." Varlık Dergisi Şubat. 2005
" (...) İslam esoterizminin öncü adlarından biri olan İbn Arabi'nin dilimizde çok az yapıtı bulunuyor. Sorunlu bir çeviri olan Füsusu'l-Hikem'in girişinde, çevirmen, Voltaire'in bir sözünü anıyor: 'Müslümanlar arasında bir adam çıktı, onu da Müslümanlar kabul etmiyor.' Yalsızuçanlar'ın ne denli güç bir konuyu sırtlandığı ortada. Sorun, romana konu olan tarihsel kişilikle bitmiyor. Gezgin, bir dönem romanı. Bir anlamda da oldukça güç, çetrefil, bir dizi sorunu içeren bir çalışma. Tarihsel romanın son dönemde çığırından çıktığını gösteren yeterli örnek var önümüzde. Gezgin, mistiğin iç yaşamında yoğunlaşarak, dönemi oldukça silik bir biçimde yansıtıyor. Burada kanımca romanın kapsamlı, ayrıntıya dayalı doğası es geçiliyor. Gezgin'in kendi içinde yaşadığı yetkinleşme süreci kadar, çevresiyle ilişkileri ve toplumsal ortamı da ayrıntılı biçimde anlatılmalıydı, diye düşünüyor insan. Yalsızuçanlar'ın sürükleyici bir dili var. Öykücülüğünün olanaklarını bu anlatıda da kullanması doğal görünebilir. Ama romanla öykü arasındaki ayrım tam da burada beliriyor. Gezgin'i, yazıcısının öykücü olması yer yer roman olmaktan çıkararak bir uzun öyküye dönüştürüyor. Kısa, kesik bölümlerin birbirini izlediği metinde, mistiğin içsel yaşamındaki aşamalar etkileyici bir biçimde yansıtılıyor ama, asıl ayrıntılara inildiği yerlerde öykünün inandırıcılığı ve sahiciliği ortaya çıkıyor." Ersin Yalçınkaya Kitap-lık, sayı: 80, şubat. 2005.
"Sadık Yalsızuçanlar, en son yayınlanan kitabı "Gezgin"le dikkatlerimizi İslâm medeniyetinin eşsiz bir yıldızına, İbn Arabî'nin hayat mâcerasına çekiyor. Kitap, çocukluk yıllarında bile iç âlemindeki enginliği fark edilen gezginin, yolculuklarında vukû bulan hâdiselerden, tasvirlerden ve merhalelerden oluşuyor. Kitabın muhtevâsında genel olarak mâlayani şeylerden uzaklaşma ve bunun sonucunda Yaradan'ın kendisi için gösterdiği yoldan ayrılmama teması hâkim. Endülüslü bilge gezgin, yolunun üzerinde karşısına çıkan zorlukları, sabırla ve tevekkülü elden hiç bırakmayarak geçiyor. " Varlıklar gelir, ilâhî isimlere ayna olur, görünür ve yiterler. Hayat bir şimşeğin çakışı gibidir olur ve biter. Geçiciliğin gerisinde bir ilâhî ismin güneş gibi bir şavkı vardır. O hâlde ona bakmalısın, o ışığa çevirmelisin bakışlarını." Eserde muhabbet ülkesinin derinliklerinde edilen sohbetler ve bunun haricinde insanın bu dünyada yaptığı hayırlı işlerin karşılığı olarak verilen mükâfatın muhakkak yerini bulacağı anlatılıyor. İnsan yaptıklarıyla tartılırken, yapmadığı şeylerin yükünü de omuzlarında taşıyor Velhâsıl-ı kelâm insan sadece yaptıklarıyla değil yapmadıkları ile de sorumludur. Gezgin'in diyar diyar gezmesi ve gittiği yerlerde Allah dostları ile görüşmesi ve onları can kulağı ile dinlemesi, tasavvufu kalbine daha da bir nakşetmesini sağlıyor. Gittiği her yerde seyr u seferinin hep farkında olan gezgin, nefsinin isteklerini artık hissetmez hâle geliyor. Çünkü bütün varlığı ile O'na, yani sevgilisine yönelmiştir... "Gezgin sevginin, sevenin varoluşu olduğunu düşünüyordu. Bu yüzden Sevgili'nin sözlerinden başkasını duymuyor, ondan başka bir sûret gözlerine görünmüyordu." Yasin Onat "Gezgin, etki gücü ve alanı çağımıza ulaşan mağribli bilge İbn Arabi'nin sır dolu hayatını konu alıyor. Roman bir sufi romanı olmasına rağmen evrensel bir insan deneyimini öykülüyor. Öyküleri sinematografik nitelik taşıyan Yalsızuçanlar'ın ikinci romanı da film sekansları gibi epizotlardan oluşuyor. Hayatı olağanüstülüklerle bezenmiş olan Endülüslü bilgenin ancak geleneksel bir anlatıyla yansıtılabileceğini söyleyen Sadık Yalsızuçanlar "Gezgin"le çağdaş bir menkıbe üretiyor." 40 İkindi 2 Kasım 2005, Çarşamba
"Sadık Yalsızuçanlar, edebiyatın velud kalemi. TRT'nin yapımcılarından. Sinema kuramcısı. Türkoloji okudu. Öykü, roman, deneme, masal türünde pek çok ürün verdi. Sufizmin diline hakimiyetiyle hayranlık topladı. Son kitabı Gezgin'i okudum. Hem de Gezgin'in İbn Arabi olduğunu duyar duymaz. Eğer Şeyh-i Ekber sizin de gönül denizinizi kaynatıp köpürdetenlerden biriyse, Gezgin'i çok seveceksiniz. Bu kitabı herkes okumalı diyeceğim ama bir şartım var. Öncesinde biraz bilgi sahibi olmalı. Biliyorum, onun kimselere benzemeyen imgesel dünyasına sızabilmek fazlasıyla emek istiyor. Çok yönlü, sabırlı okumalar gerekiyor. Ama üzülmeyin. Bugüne kadar Füsûs'u bile okumadıysanız, belki Gezgin'i okuduktan sonra başa döner, İbn Arabi kitaplarının deryasında boğulmaya karar verirsiniz." Nuriye Akman Zaman, 3.10.2004
"gezgin, sadık yalsızuçanlar'ın timaş'tan çıkan yeni metafizik romanı...
kimine göre şeyhü'l-ekber kimine göre şeyhü'l-ekfer muhyiddin ibn arâbî'nin hikâyesi. serlevha, epigraf olarak tercih ettiği yunus beyiti var ki mest etti fakiri...
"gezgin, mağribli bilge ibn arabi'nin kendi ruhunda yaptığı ve bereketli bir ömre yayılan manevi gezinin öyküsü. kartallar gibi kimsenin uçamadığı sarp kayalıklarda gezinen, hiçbir faninin kanat çırpamadığı göklerde uçan bir arifin serüveni. bu öykü, kâmil insanın hikâyesidir. macera, büyük âlemin minyatür hali olan kâmil velinin macerasıdır. anlatılara sığmak istemeyen bu kozmik öykünün dilini bize, yunus anlatıyor ancak:
"dilsizler haberini kulaksız dinleyesi
dilsiz kulaksız sözün can gerek anlayası"
yıllar süren bir araştırma ve arayışın ürünü olarak ortaya çıkan gezgin, sözün bitip sükûtun başladığı yerle, sessizliğin dile geldiği mekanete kadar uzuyor. kendi ruhunda böylesi bir keşfi arayanlar için, okurken yaşanılacak ve yeniden üretilebilecek bir hikâye bu..." kalenderind, ekşi sözlük, 25.10.2004 " (...) benim gözümle hakiki bir modern zamanlar dervişidir sadık yalsızuçanlar. içkin ve oldukça sembolik öyküleri onun gördüğü dünyadır. onun hissettiği dünya, normal alıcıları ve duyargalarıyla meseleler karşısında hantallaşmış insanın gördüğü dünyadan hayli farklıdır. yazdığı öykülerin mana problemli gibi görünmesi, okuyucuyu bölük pörçük bırakması da hissedilen dünyanın günümüz insanı (okuyucusu) karşısında ne kadar müphem bırakıldığını yüzümüze vurur.
özellikle son yazdığı öykülerde bu metin-okuyucu yabancılaşması "nihilist" dünya düzeni ve insanının, derviş birkalemden dökülen kelimelere mutantan bir ifade ile yaklaşmasına neden olmaktadır. aslında mutantlaşan günümüz insanından başkası değildir.
sadık yalsızuçanlar'ın düşüncesine göre bugün klasik metinler ile modern insanın kurduğu ilişki, modern bir insan olarak yazdığı kendi öyküleri ile yine modern insanın kurduğu ilişkiden farklı değildir.
örnekleyecek olursak mevlana'nın mesnevi'de kullandığı dil, sadık yalsızuçanların öykü dilinden başka bir dil değildir.
insan olarak ömrü hayatımda bir kez daha belki de eşine rastlanamayacak biçimde bir mütevazilik, erdem ve hikmet sahibi şahsiyeti ile kendisine gıbta etmemi sağlamış bir kişidir. engin kültürü, ve bu kültürü hazmetmiş insani ilişkileriyle yüzünüze tuttuğunuz bir aynadır.
evet, aynadan başka bir şey değildir, sadık yalsızuçanlar, mevlana'nın tabiriyle...
son kitabı yapı kredi yayınları'ndan sırlı tuğlalar adıyla yayınlanmıştı.
timaş yayınları bünyesinde de şark klasikleri'ni yenibir dille okuyucuyla buluşturdu.
daha sayamadığım çok kitabı var... kitapçılara bi sorun...
(lazarus, ekşi sözlük, 25.12.2003)
"Modern Türk öykücülüğünün kendine özgü dili ve dünyasıyla, üretkenliğiyle ve öykü tavrını sürekli yenilemesiyle dikkatleri çeken Sadık Yalsızuçanlar, bu kez bir romana imza attı: Gezgin. Son yıllarda ardarda yayınladığı "anlatı"larının satıraralarında etkisine rastlanan Endülüslü ünlü sufi İbn Arabi'nin yaşamını konu alıyor kitap. Tüm dünyada hakkında çeşitli araştırma ve incelemelerin yazıldığı İbn Arabi, ülkemizde de kimi dini tartışmaların odağında yer alan bir isim. Batıni düşünce tarihinin en önemli adı.Yalsızuçanlar, Gezgin'de İbn Arabi'nin gizemli yaşamına doğru bir yolculuk yaptırıyor okuru. İslam uygarlığının son derece zengin bir döneminde, Endülüs'te yaşamış olan Sufi'nin yaşamı Gezgin'in adındaki vurgudan da anlaşılacağı üzere sürekli gezilerde geçmiş. Yüzlerce yapıta imza atmış. İslam düşüncesinde sıradışı ve cüretkar yorumlarıyla özgün bir çığır açmış. Yalsızuçanlar, kaleminin tüm olanaklarını kullanmış romanda.
Metni okuyunca İbn Arabi'nin yaşamındaki tüm gizemli yanların peşpeşe belirmesine tanık oluyorsunuz. Sufi'nin şaşkınlık verici vizyonları bunlar. Ortodoksi İslam bilginlerinin benimsemekte çok zorlandığı, pek çoğununsa aşırı biçimde tepki verdiği vizyonlar bunlar.
Yazar, Sufinin vizyonlarını anlatırken alabildiğine yalın bir dil kullanıyor. Zaman zaman notlarına başvuruyor ya da bir gerçeklik efekti uyandırmak için böyle yapıyor. Endülüsün doğasına ve kültürel toplumsal yapısına ilişkin betimlemelerinde ise, ne denli usta bir öykücü olduğunu kanıtlarcasına alabildiğine başarılı. Sufinin eğitimi çocuk yaşlarda başlıyor. Çok sayıda bilgeye kucak açmış olan Endülüsün en önemli kişiliklerinin yanında bulunuyor. Kısa, yoğun ve informel bir eğitim sürecinden sonra, yirmili yaşlarda vizyonları başlıyor. Yaşamının büyük bir bölümü Bağdat, Şam, Kahire, Mekke gibi bilim ve tasavvuf merkezlerine yaptığı gezilerde geçiriyor. Burada kimi bilgelerle görüşüyor. Yapıtlarını tanrısal bir esinle yazıyor. Kitaplarının girişinde bunların hangi vizyonlarla elde edildiğine ilişkin bilgiler veriyor. Birkaç evlilik yapıyor. Aşkın metafiziğine ilişkin çarpıcı düşüncelerin sahibi. Sadık Yalsızuçanlar'ın romanında tüm bunları bulmak olanaklı. Roman, yer yer yoğunlaşıyor. Gezginin ruhsal deneyimlerini öykülüyor. Kimi zaman ise dostlarıyla ve sufilerle ilişkileri ve karşılıklı konuşmalarını konu ediniyor.
Gezgin, modern insana kapalı bir alanı açıyor. Bunu yaparken o dünyanın sınırları içinde kalıyor. Kimileyin ayrıntılara inilirken kimileyin birkaç sözcükle değiniliyor soruna.
Gezgin'in kendinden önceki örneklerinden ayrılan en önemli yanı, yazarın konuya egemen oluşunda yatıyor sanırım. Bu yönüyle de zaman zaman güç de olsa okunmayı hak ediyor. Son olarak şunu vurgulamak isterim. Yalsızuçanlar, öyküden romana geçmemiş. Gezgin'i de öykücülüğünün sınırları içinde bir bakıma uzun öykü biçiminde yazmış.
Tüm bu özellikleriyle Yalsızuçanlar'ın romanı geniş bir okur çevresi tarafından ilgi göreceğe benzer." www.guzelsozler.com , 11. 12. 2004
"Kitabın imgesel dili dikkate alınacak olursa, İbn Arabi'ye ve onun kişiliğinde sufizme yönelik merakın ne denli yaygın olduğu açıkça ortada. Yalsızuçanlar, Gezgin'e ilişkin Nuriye Akman'ın kendisiyle yaptığı söyleşide, romanda yeni bir dil ve kurgu anlayışını denediğini söylüyordu. Gezgin, bir çırpıda okunmakla birlikte, imgeleri tümüyle deşifre edilemiyor. Yalsızuçanlar, Bertolucci'nin Little Budha'sında denediği dili, romanda gerçekleştirmiş."
Sabah Gazetesi, 4. Aralık. 2004
"Romanda bir hareketlenme göze çarpıyor. Sadık Yalsızuçanlar'ın İbn Arabi'nin hayatını konu alan Gezgin'i, ardından Nuriye Akman'ın Nefes'i... Sanki Simyacı'nın büyük bir gürültüyle ortaya çıkışındaki gibi bir geleneksel anlatı canlanışı başlıyor. 'Şimdi yeni şeyler söylemek lazım' diyen Hz. Mevlana, T.S.Eliot'ın ondan yüzyıllar sonra yaptığı gelenek tarifini çağrıştırırcasına, "dün"ün artık geçip gittiğini, bugün yeni şeyler söylemek gerektiğini belirtiyordu. İyi; ama dün bugünde de var, yarını da kapsıyor. Zaten gelenek denilen olgu, dünün bugündeki sürekliliğini ve gelecek açısından da belirleyici olmasını içeren bir şey değil mi? O halde on ikinci yüzyılda yaşamış bir velinin yaşamıyla, çağımızda soluk almış olan bir arifin yaşamı arasında diri bir ilişki var. Bu bağlamdan bakılınca, geleneğin bugüne ilişkin yüzünü ve yarına dönük boyutlarını anlayabilmek kolaylaşıyor. Dolayısıyla irfani anlatıların yeniden ortaya çıkışı anlam kazanabiliyor. Filozofla ârifin karşılaşması... İlk dönem öykülerini özlemle andığım Sadık Yalsızuçanlar'ın, yayınlandığı dönem içinde belirli bir anlamı ve denkliği olan Yakaza'sından yıllar sonra yeni bir romanını okumak bana ilginç geldi. Gezgin'in sayfalarını bu hasretle çevirdim diyebilirim. İlk bölümü bitirdiğimde, artık anlatı devam etmese de, yazar; anlatmak istediğini bu uzun motto ile aktarmış diye düşündüm. İbn Rüşd ile İbn Arabi'nin o ünlü karşılaşmasını konu alan bu bölümde, Yalsızuçanlar'ın romana motto olarak aldığı Yunus dizelerindeki 'sükut' dili, temel belirleyici olarak karşımıza çıkıyor. Biri filozof, diğeri arif iki doruk şahsiyet karşılaşıyorlar ve bir saate yakın bir arada kalıyorlar, sadece iki kelam ediyorlar: Evet ile Hayır. İbn Rüşd, olağanüstü bir tedirginlik ve merak içerisinde, karşısındaki irfan sahibi kişiye soruyor bakışlarıyla, "niçin evet ve niçin hayır?" Cevap, Gezgin (Halil Cibran'ın da bir Gezgin'i vardı, şimdi iki Gezgin'imiz oldu!) hikayesinin nirengi noktasını oluşturuyor: "Hayatım boyunca, şimdiye kadar İlahi ilham ve aydınlanmayla edindiğim bilgileri bu iki kelime özetler. Evet ve hayır. Bu iki kelime ile, başlar, boyunlarından koparılır, duhlar, gövdelerinden uçurulur. Tüm varlık bu iki kelime arasına sıkıştırılmıştır." Kanaatimce Gezgin'i bu cümle özetleyebiliyor. Sanki Yalsızuçanlar, bu girişten sonrasını, bu cümleyi detaylandırmak üzere kaleme almış, diye düşündüm. Yalsızuçanlar, bir söyleşisinde Gezgin'i "geleneksel bir roman ya da çağdaş bir menkıbe" biçiminde niteledi. Ben, Gezgin'i okudukça, onun daha çok bir modern masal, bir geleneksel öykü (mesel) olduğu zehabına kapıldım. Zaten mesel sözcüğü, masaldan bozma olduğundan, gerçekte aynı anlamı taşıyor. O halde, bir meselin sahip olması gereken nitelikleri Gezgin'de ne oranda bulunuyor? Bu sorunun cevabını olumlu anlamda verebilmek için, Gezgin'de yeterince veri bulunuyor. Yani, metnin hemen her yerinde, bir irfan sahibi kişiliğin yaşadığı (ya da yaşaması muhtemel) olağanüstü ve gizemli olaylar görülebiliyor. Buna ıstılahi anlamda 'keramet' deniyor. Yani, peygamberlere nasıl nübüvvetlerine delil olmak üzere mucizeler ihsan ediliyorsa, velilere de bir anlamda 'keramet' olarak deliller bağışlanıyor. Yalsızuçanlar, aynı söyleşisinde, İbn Arabi'nin vizyonlarını bir araya getirdiğini ve metni böyle kurguladığını belirtmişti. Fakat Gezgin'de, Hallac-ı Mansur'a, Bayezid-i Bistami'ye ve Rabiatü'l-Adeviyye'ye ait kimi vakıalar da bir araya getirilmiş. Bu kullanımlar ilk anda yadırganmıyor değil, ama yazarın derdinin bir İbn Arabi biyografisi olmadığı açık. Dolayısıyla klasik ya da modern anlamda bir roman değil, daha geleneksel bir anlatı olan Gezgin'in 'malzeme'si olarak bunlar kurgusal açıdan başarılı biçimde 'yedirilmiş' gibi görünüyor. Gezgin'de dili, öykülerine göre biraz daha eski Yalsızuçanlar'ın. Yine o kurtulamadığı metaforik dil egemen metne; ama, arada eleştirdiği akılcı romanları çağrıştıran tasvirci bir anlatım tarzı da kendisini gösterebiliyor. Gezgin'de, sanırım okuru en çok etkileyecek olan bölümler, kısa; ama metaforlara dayalı ve son derece de çarpıcı biçimde sade bir anlatımın olduğu yerler. Buralarda Yalsızuçanlar, o ilk dönem öykülerinin dünyasına yeniden dönmüş gibi görünüyor. Yani romanın başarısı, öyküye yaklaştığı yerler. Bu paradoksa da işaret ederek, şunu eklemeliyim: Gezgin, seksenli yılların ilk yarısında hızla ortaya çıkan ve bugün bile kimi örneklerini gördüğümüz 'Simyacı' benzeri romanlardan oldukça farklı bir eser. O dünyaya benzer bir kaynaktan, Risale-i Nur duyarlığından beslendiği için zannediyorum Yalsızuçanlar, kutsal olanın yağmalanması türünden vahim bir hataya düşmemiş. Gezgin'de eksikmiş gibi görünen şey ise gündelik yaşamla ilgili kimi ayrıntılar, dekor betimlemeleri ve beşeri gerçekliklere ilişkin detaylar... Bunlar da olsaydı, Gezgin, dört başı mamur bir hikâye olabilir ve 'yeni bir şey söyleyebilir'di. Bu haliyle de yapıyor bunu; ama bir eksiklik duygusundan da kurtulamıyor insan. Mehmet Yılmaz ZAMAN, 21.11.2004
"Yeni Türk Edebiyatının atak yazısı ve uzlaşmaya kolay yanaşmayan dünyası ile en ön sıraya çıkan temsilcilerinden biri" olan Sadık Yalsızuçanlar'dan yıllar sonra bir roman geldi: Gezgin. Yazar, çeşitli türlere savrulmasına karşın, daha çok öyküde yoğunlaşmıştı yıllarca. Özellikle son üç yıl içinde yayınladığı ve öykü dilinde bir iç zenginleşme, bir yeni yol arayışları ve dilsel dönüşümler içeren iki öykü kitabıyla dikkatleri toplamıştı. Yapı Kredi Yayınları arasında çıkan Sırlı Tuğlalar ile Hiç, yazarın öykücülük serüveninde iki önemli uğrağa işaret ettiği söylenebilir. Kuş Uykusu'ndan itibaren kısa, açık uçlu metinleri de öykü dünyasına adeta bir alt tür olarak kattığı görülüyor. Bu alt türün daha minimal örneklerine tanık olduk iki kitabında da. Kısa, yoğun, imgesel ve açık uçlu bu metinlere öykü tarihimizde pek rastlanmıyor. Yalsızuçanlar, bir yandan Hiç'e adını veren ve elli sayfayı bulan uzun öyküler yazarken, diğer yandan tek satırlık, bir paragraflık öyküler de kaleme alıyor. Aslında yazarın öykücülüğünü izleyen her dikkatli okur rahatlıkla ayrımsayacaktır ki, Hiç ve benzeri metinleri Gezgin'i haber vermektedir. Sırlı Tuğlalar'ın mottosu, Gezgin'e konu olan ünlü bilge İbn Arabi'nin bir yapıtındandır: "Elif ile lam birleştiler/Tıpkı iki sevgili gibi/Ve yıllar bir düş oldu." Sırlı Tuğlalar'ın Harfler Kitabı üst başlığını taşıyan bölümündeki A'nın Kanadından Geçerek adlı metin, bu mottodaki düşüncenin açılımıdır. A'dan kasıt Nokta'nın varlıklar düzeyindeki görünümüdür. Nokta, Tanrı'yı simgeler. Tanrı'nın varolan olarak belirmesi ise Elif'tir. Elif, varoluşta temel belirleyici birim olan Nokta'nın açılmış, genişlemiş, derinleşmiş ve somutlaşmış biçimidir. Yazar, Hiç'te de bu temanın izini sürmüş, varolanı harflerle simgeleyerek anlatmış ve sonunda herşeyin yavaş yavaş azalmak ve yitmek suretiyle asıl varedici ilkenin geride kaldığını ortaya koymuştur. Gezgin, bu yaratıcı ilkenin bir sufinin yaşamı üzerinden anlatılmasıdır. Yazar, romanına motto olarak ünlü Yunus Emre dizelerini almıştır: "Dilsizler haberini kulaksız dinleyesi/Dilsiz kulaksız sözü can gerek anlayası." (İkinci dizedeki sözü sözcüğünün yanlış olarak sözün biçiminde yazıldığını da belirtelim.) Bu dizelerde, sözün bittiği yer imlenmektedir. Kitabın arka kapak yazısında da yinelenen, "sözün bittiği mekanet", Gezgin'in konu edindiği ünlü sufi İbnü'l-Arabi'nin yapıtlarında da geçmektedir. Romanda buna ilişkin birkaç yerde gönderme yer almaktadır. Yalsızuçanlar, sürekli arayan, kendisini yineleyen ve okurlarını şaşırtan bir öykücülük performansına sahip olmasına karşın, aynı dilsel düzeyi romanda gösterebilmekte midir? Bu sorunun cevabını da aradığımız bu yazıda, onun Yakaza adlı ilk romanını da gözönüne almamız gerektiğini sanıyorum. Yakaza da Gezgin gibi epizotlardan oluşuyordu. Romana konu olan türkçe öğretmeninin öyküsünün yanısıra kimi yan öykülere de yer verilmiş olan Yakaza da Gezgin gibi birinci tekil kişi dilinden yazılmıştı. Metnin satıraralarındaki göndermeler arasında İbnü'l-Arabi de bulunuyordu. Yazan, bu yapıttan yıllar sonra bu kez göndermelerle yetindiği bir kaynağa bu kez tek başına dönmüş ve onun öyküsünü bir romanın sınırlarınca genişletmeye karar vermiş görünüyor. Bu kararın ne türden bir sonuç ürettiğine bakmak üzere Gezgin'in sayfalarına dalabiliriz artık. Bu dalışı gerçekleştirmeden arka kapakta yer alan kimi ifadelere bakalım. Burada, Gezgin'in, " Mağribli bilge İbn Arabi'nin kendi ruhunda yaptığı ve bereketli bir ömre yayılan manevi gezinin öyküsü" olduğu belirtiliyor. O halde bir tür biyografik bir anlatı okuyacağız. Devam edelim: "Kartallar gibi kimsenin uçamadığı sarp kayalıklarda gezinen, hiçbir faninin kanat çırpamadığı göklerde uçan bir arifin serüveni. Bu öykü, kamil insanın hikayesidir. Anlatılara sığmak istemeyen bu kozmik öykünün dilini bize, Yunus anlatıyor ancak: Dilsizler haberini kulaksız dinleyesi/Dilsiz kulaksız sözü can gerek anlayası." Devamında, "Gezgin'in yıllar süren bir araştırma ve arayışın ürünü olarak ortaya çıktığı" belirtiliyor. "Gezgin, sözün bitip sükutun başladığı yerle, sessizliğin dile geldiği mekanete kadar uzuyor." İlk anda bir çelişki gibi görünüyor. Madem "sessizliğin dile geldiği bir mekanet"teyiz, o halde bunca sözcük neyinnesi? Sözün bitip sükutun başladığı yerdeyiz, öyleyse niçin susmuyoruz? Eğer bu bir eylem biçimi ise, dile dönüşmesi için bunca çaba niye? Doğrusu bu çelişkiyi, bu alanın uzmanlarına ya da yolcularına havale etmekten başka çaremiz yok. Yaşamında bu türden bir metafizik düşünceye yer vermeyenler için bu soruların da bir anlamı da yok ayrıca. Ama madem dile gelmiş olandan söz ediyoruz, sözcüklere kulak verelim. Yalsızuçanlar, öykücü olarak ne denli özgün bir dilin sahibi ise, romancı olarak da o denli tartışmalı bir biçemin arayıcısı. Bir söyleşisinde romanını altı gecede yazdığından söz ediyor. 256 sayfalık bir metin hele roman olursa yedi günde (altı gecede) nasıl yazılır, bunu tartışmak gerek. Gerçi aynı söyleşide, romanını hazırlayan okumaların yıllar sürdüğünü de belirtiyordu. Yine de bunca sözcüğün birbirini bularak tümcelerde ve sayfalarda biraraya gelmesi için yedi gün oldukça az bir süre. Yazınsal metinlerin kimisini doğuş kimisini yapıntı ya da örme olarak nitelemeyi kendi adıma sakıncalı bulmam. Bu belirleme gözönüne alındığında, bir romanın bir çırpıda yazılabileceği de söylenebilir. Gezgin'deki kimi alıntılar romanın kısa sürede yazılmış olsa bile, zaman zaman kaynaklara başvurulmuş olduğu izlenimini veriyor. Özellikle yer betimlemeleri, çeşitli doğa anlatımları, gözlemden çok çeşitli kaynaklardan derlenmiş düşüncesini uyandırıyor. Girişteki İbnü'r-Rüşd ile İbnü'l-Arabi'nin karşılaşmasından sonraki bölümlerde, İbnü'l-Arabi'den çeşitli dizelere yer veriliyor ki, bu şiirler ve aradaki anlatımlar bilgenin kitaplarından alınmışa benziyor. Zaten yazar, "Gezgin güncesine şu notları düştü..." diyerek alıntıların kaynağını da belirtiyor. Örneğin Mekke Fetihleri yapıtından yapılan alıntılar örtük bir göndermeyle değil, açıktan dile getiriliyor. Roman, biçemi bakımından bir yeniliği önümüze getirmemekle birlikte, yazarın diğer romanında olduğu gibi kimileyin uzun kimileyin kısa ama derinlikli epizotlardan oluşuyor. Bu, Yalsızuçanlar'ın yapıtlarında öteden beri kendisini gösteren bir anlatım biçimi. Yazar Gezgin'de de bundan kaçamamış. Diğer metinlerinde değil de ilk kez Gezgin'de, epizot sayısı özel bir anlam taşıyor: 111. Bu az önce değindiğim ve yadırgadığımı belirttiğim 'altı gece' (yedi gün) ile de bütünleşiyor: dünya yedi günde yaratılıyor. Ve yüzonbir üç ayrı Bir'in, bir rastlantı sonucu yanyana gelişinden öte bir anlama sahip olmalı. Ama ne? Buna ilişkin de kimi spekülasyon yapılabilir. Neyse geçelim. İbnü'r-Rüşd ile İbnü'l-Arabi karşılaşmasından sonraki bölümde, hem genel bir Endülüs betimlemesi göze çarpıyor hem de Müsenna adındaki kadın ermişin, Gezgin'in yaşamındaki yerinden söz ediliyor. Özellikle, coğrafyanın doğal, ekonomik ve kentsel betimlemelerinde, yazarın dilindeki şiirsellik yerini daha yalın ya da kuru bir ifadeye bırakıyor. Bu betimlemelerle romanın olay örgüsü arasında organik bir ilişkinin güçsüzleştiği yerlerde yardıma yine 'menkıbe'ler yetişiyor. Menkıbe, Geleneksel Türk yazınının tarihinde özel bir yere sahiptir. Sözel kültürün vazgeçilmez örnekleri olan Hz. Ali Cenkleri, Battal Gazi destanları, Veysel Karani öyküleri ve çeşitli ermişlere ilişkin anlatılar bu bağlamda anımsanabilir. Gezgin'de Yalsızuçanlar, bu anlatı damarına bilinçli bir biçimde uzamış görünüyor. Gezgin'in Kurtuba'ya dönüşüyle birlikte başlayan bölümden itibaren andığım bu damar, kendisini daha çok hissettiriyor. Gezgin'in aşık olduğu ama kime aşık olduğunu bilemediği bu evrede, yaşamının tinsel açıdan bir dönemece uğradığı görülüyor. Alıntılanan şiirler, Divan yazınından Şeyh Galip gibi kimi adları çağrıştırıyor. Üçüncü ve onu izleyen üç bölümde, anlatının ritminde bir düşüş göze çarpıyor. Uzun alıntılar, bu bölümlerde öyküyü hantallaştırıyor. Dördüncü bölümde ateşli bir silahtan, karabinadan söz ediliyor. 13. yüzyılda bir ateşli silahın anılması olsa olsa bir ayrıntı dikkatsizliğidir deyip sürdürüyoruz okumamızı. Endülüs'te yaşamın nasıl "Arap gölgesi altında" olduğunun anlatıldığı bu bölümde betimlemeler daha şiirsel ve metnin geneliyle uyumlu denebilir. Özellikle "Kün" sözcüğünün anlamsal açımlanmasının yapıldığı yerlerde, Yalsızuçanlar, öykülerindeki çağrışımlı ve coşumcu dile başvuruyor. 5. ve 6. bölümlerin ardından şiir alıntılarına tekrar dönüyoruz. Metin burada bu yükü artık kaldıramıyor. Yazar da bunu anlamış olmalı ki, bölümü kısa kesiyor ve Gezgin'in vizyonlarına geçiyor. Çeşitli ruhsal düzeylerin ve konumların anlatıldığı bu bölümlerde sıradan okur açısından güçlük başlıyor. Kavramsal açıdan konuya yakın olmayanlar için ek okumaları gereksinen bu bölümleri izleyen epizotlarda sadece Gezgin'in çeşitli düşlerine tanık oluyoruz. Kürsü, su, ateş, Rahman, Kalem ve Menzil sözcüklerinin anlam dünyalarında yapılan gezinin anlatıldığı bölüm gerçekten de soluk kesiyor. Romanın en çarpıcı bölümlerinden biri burası. Kutsal Kitaptan bir bölümle ilgili olan vizyon. Yazarın anlatı boyunca açımladığı tema ve izleği özetleyen bir epizot. Aynen alıyorum: "Düşünde bir meleğin, elinde, güneşten kopardığı bir ışıkla geldiğini gördü. "Bu nedir?" diye sordu. Melek, "Şuara suresi" dedi. Gezgin, onu yuttu ve sanki bir tüy göğsünden boğazına, boğazından ağzına akıyormuş gibi hissetti. Bu, başı, dili, gözleri ve dudakları olan bir hayvandı. Başı, doğu ve batının ufkunu kaplayıncaya değin genişledi, sonra küçüldü ve göğsüne döndü. O zaman anladı ki, sözü, doğuyu ve batıyı kuşatacak." Gezgin'de, yazarın temel kaygısı, sözü tüm Doğu ve Batıyı kuşatabilecek denli evrensel olan bir ermişin yaşamını, içerdiği tüm zenginlik ve derinlikle anlatabilmek olmalı ki, her epizot bu kaygının gölgesi altında ilerliyor. Şeyh'in noktadan söz ettiği bölüm oldukça yorucu. Kutsal imgelerin açımlandığı bu bölümde okur birini yeterince algılayamadan diğeri sökün ediyor imgelerin. Metaforların uçuştuğu bölümün ardından, Gezgin'in sonradan yol arkadaşı olacak Abdullah'la tanıştığı sahne beliriyor. Guadalquivir ırmağının kıyısında gerçekleşen bu olay için özellikle sahne sözcüğünü kullandım çünkü bir film sekansını çağrıştırıyor. Yalsızuçanlar'ın dilinin bu bölümden itibaren daha akıcı ve kışkırtıcı bir hale geldiği görülüyor. Gezgin'in kanımca en önemli dramatik boyutu (bir roman olarak) Abdullah ve eşi Meryem'le ilişkisinde kendisini gösteriyor. Öykünün ayaklarının yere bastığı ve insanileştiği bölümler, siyahi dostu ile yaşadıkları ve eşi Meryem'le karşılaştıktan sonra yaşadıkları. Romanın menkıbe sınırlarından masal çizgisine yaklaştığı bölüm, Meryem'i kendisine anlatan ağaçla konuştuğu epizot. Dalları kesilmiş ve kurumuş bir kütük haline dönüşmüş olan ağaç, Gezgin'e hem kendi öyküsünü anlatıyor hem de yazgısında önemli yeri olan eşini nasıl bulacağını. Bu masalsı atmosferde de sinemasal bir nitelik buluyoruz. Ardından Gezgin'i yeni yetkinlik düzeylerine ulaştıracak olan şeyh ve hocalarını tanıyoruz. Öykü daha da karmaşıklaşıyor ve zenginleşiyor. Yüzlerce kavram bizi karşılıyor bu bölümlerde. Öykü çeşitli aşamalardan geçiyor. Gezgin, eşini yitiriyor. Doğuya çeşitli geziler yapıyor. Özellikle deniz gezileri dip resminin renkli oluşu bakımından ilgi çekici. Bu arada Mağrip dünyasındaki çeşitli düşünce akımlarını tanıyoruz. Sufizmin, özellikle Mağrip sufizminin Doğulu mistik öğretilerden farkını öğreniyoruz. Romanın üzerinde dikkatle durulması gereken bir başka boyutu, Gezgin'in özellikle siyasal erkle ilişkilerini ayrıntılı biçimde anlatılmış olmasıdır. Bu bağlamda Mevlana'nın babasının öyküsü, bir fırtına gibi esiyor anlatının ortasında. Moğol istilasının birkaç bölüme damgasını vurduğu romanda, sadece İbnü'l-Arabi'nin öyküsü değil, çeşitli mistiklerin yaşamlarından da kesitler görülüyor.
Hallac-ı Mahsur'un öyküsü, bunlar arasında en çarpıcı olanı. Hallac'ın ve ünlü kadın ermiş Rabia'nın anlatıldığı bölümler, genel öyküden bağımsızmış gibi de okunabilir. Gerçi genel tema ile organik bir ilişkisi var bu öykülerin ama, herbiri özerk bir öyküymüş gibi de ele alınabilir. 45.Bölüm, Gezgin'in felsefi açıdan en çok derinleştiği yer sanırım. Bu bölümde, Tanrı'nın varlıkları yaratışındaki ontolojik modeller ve ilkeler anlatılıyor. Yeni-Eflatuncu tezlerin ve özellikle Mağara alegorisinin çağrıştığı bu bölümde, İbnü'l-Arabi'yle Heidegger'in yollarının kesiştiği de görülüyor. Varlık teorileri arasında kendisine ayrıcalıklı bir yer edinmesi gereken bu tez, alabildiğine metaforik ve yoğun. Varlık, gölge ile ışık arasındadır. Ne tam gölgedir ne de ışık. Tanrı saf nurdur. Varolan, ışıkla gölge arasında bir konumda kaldığı sürece, yokluk imkansızdır. Mümkün olan tek yokluk gölgedir. Bu yüzden mümkün olan varlık varoluş kazanıp da ışıkla boyanınca ilk olarak nuru görmüştür. Gezgin, Tanrı Elçisinin, 'Allahım beni nur kıl' yakarışını bu bağlamda yorumlar. Anlatı, adım adım ilerlerken İbnü'l-Arabi'nin öğretisini en doğru kavramış olanlardan bir kişilikle, Sadrettin Konevi'yle karşılaşıyoruz. Konevi'nin gerek kişisel gerekse düşünce yaşamındaki etkisini tanıyoruz. Sonunda bilgenin Malatya ve Konya günlerine geliyoruz. Ona gelmeden önce, belki de Gezgin'in en çarpıcı ve tek trajik bölümünden, Bilge'nin Kahire gezisinde yaşadıklarından söz etmekte yarar var. Bu bölümde anlatılan olayların tarihsel açıdan doğru olup olmadığı bir yana, insanın tüylerini ürperten bir trajedi olduğu ve romanı son derece zenginleştirdiği kesin: "(...) Ortalığı kavuran açlık ve veba, halkın neredeyse üçte ikisini yok etmiş, kalanlarını ise çaresizliğin pençesinde kıvrandırıyordu. Felaketten kaçıp kurtulmak isteyen pek çok Mısırlı, mağrib, Hicaz, Yemen ve Suriye'ye göç etmiş, kalanlar arasında da inanılmaz bir vahşet kendisini göstermişti. Yiyecek hiçbir şey bulamayan insanlar yamyamlığa başlamıştı. Evine davet ettiği dostlarını kesip yiyen çok sayıda insan vardı. Bazen hekimler bile, evde hasta var diye çağrılıyor ve aynı akıbete uğruyordu. Gezgin bir dostuyla kentte dolaşırken, boğazına düğümlenen o büyük acıyı, yerlerde gördüğü, açlıktan ölmüş ve sonradan parçalanmış bebek cesetleri doruğa çıkardı. Dayanılması güç bir manzaraydı bu. Bir anda tüm varlık silindi gözünde, Allah'a yakararak, "Rabbim!" diye inledi, "Bunun anlamı nedir?" Acıyla paramparça olmuş yüreğinden yükselen soruya, şöyle cevap verildi: "Ey kulum, Rabbin seni hiç terketti mi?" "Kuşkusuz hayır" diye konuştu Gezgin. "Öyleyse sakın gördüklerine bakıp Rabbinin rahmetini suçlamaya kalkışma. Her musibet bir günahın sonucu, bir mutluluğun da başlangıcıdır."
Gezgin'in son bölümü, baştaki karşılaşmaya gönderme yapılarak, bize başlangıçla sonun bir olduğunu anımsatır. İbnü'l-Arabi'nin İbnü'r-Rüşd'e verdiği yanıt, Konevi'nin bir sorusuyla yinelenir. Son tümce ile tekrar sessizliğe dönülür: Sessizlik ve "sekinet." Bu sözcükle anlatılan bir yere yerleşmek değil, bir sessizliğe, bir sükunete bürünmektir: "Gezgin'in büründüğü yeni hal, ırmak yatağında anlattığı sekinet haliydi..." Gezgin'le, Sadık Yalsızuçanlar'ın yazı serüveni yeni bir anlatı durağına uğruyor. Bu durakta, yazarın öykücü kimliği ile romancılığı gerilimli bir ilişki yaşıyorlar. Benim seçimim öykücü Yalsızuçanlar'dan yana. Özellikle Hiç'le ulaştığı anlatım düzeyini derinleştirerek sürdürmesi halinde, modern yazın tarihimize ölümsüz yapıtlar kazandıracağını sanıyorum. Gezgin ve benzeri metinlerde ise bu kimliğini farklı vadilere dağıtıyor." Halil İbrahim Kaya Hece dergisi.
Dehr'in ( zamanın) kıyısında, bilge bir gezgin;
Mağribli İbn-i Arabi'nin hayat hikayesi:GEZGİN
Sadık Yalsızuçanlar, "Gezgin"le dikkatlerimizi İslâm medeniyetinin eşsiz bir yıldızına, İbn Arabî'nin hayat mâcerasına çekiyor.
Kitap, çocukluk yıllarında bile iç âlemindeki enginliği fark edilen gezginin, yolculuklarında vukû bulan hâdiselerden, tasvirlerden ve merhalelerden oluşuyor. Kitabın muhtevâsında genel olarak mâlayani şeylerden uzaklaşma ve bunun sonucunda Yaradan'ın kendisi için gösterdiği yoldan ayrılmama teması hâkim. Endülüslü bilge gezgin, yolunun üzerinde karşısına çıkan zorlukları, sabırla ve tevekkülü elden hiç bırakmayarak geçiyor. " Varlıklar gelir, ilâhî isimlere ayna olur, görünür ve yiterler. Hayat bir şimşeğin çakışı gibidir olur ve biter. Geçiciliğin gerisinde bir ilâhî ismin güneş gibi bir şavkı vardır. O hâlde ona bakmalısın, o ışığa çevirmelisin bakışlarını."
Eserde muhabbet ülkesinin derinliklerinde edilen sohbetler ve bunun haricinde insanın bu dünyada yaptığı hayırlı işlerin karşılığı olarak verilen mükâfatın muhakkak yerini bulacağı anlatılıyor. İnsan yaptıklarıyla tartılırken, yapmadığı şeylerin yükünü de omuzlarında taşıyor Velhâsıl-ı kelâm insan sadece yaptıklarıyla değil yapmadıkları ile de sorumludur. Gezgin'in diyar diyar gezmesi ve gittiği yerlerde Allah dostları ile görüşmesi ve onları can kulağı ile dinlemesi, tasavvufu kalbine daha da bir nakşetmesini sağlıyor. Gittiği her yerde seyr u seferinin hep farkında olan gezgin, nefsinin isteklerini artık hissetmez hâle geliyor. Çünkü bütün varlığı ile O'na, yani sevgilisine yönelmiştir... "Gezgin sevginin, sevenin varoluşu olduğunu düşünüyordu. Bu yüzden Sevgili'nin sözlerinden başkasını duymuyor, ondan başka bir sûret gözlerine görünmüyordu."
Yasin Onat |