
Sanat severler arasında duyduğumuz en yaygın yakınmalardan biri de, birçok sanatçıyı ve edebiyatçıyı birçok kimsenin 'anlayamaması.' Biraz okumuş yazmış, hatta eli kalem tutan insanlardan bile bu tür yakınmalar gelmesi, o 'anlaşılamayan' edebiyatçıları pek memnun ediyor denemez. Yazarların bu 'kapalı' anlatımını dudak bükerek küçükseyenler, bu işi kıvırtamadıklarına hükmedenler de yok değil. Bunun yanında bu tür yazarları züppe olarak görenler de var. Doğrusu Baudelaire'den beri dandy-snop ayrımı sürüyor ve edebiyatla dışardan ilgilenenler için neyin snop neyin dandy olduğunu ayırt edecek bir kıstas da yok. Hele öylesine hızlı değişen bir edebiyat ortamında olumlu anlamda gerçek yeniliği anlatan 'dandy'ye yetişebilmek de o oranda zor. Türk edebiyatındaki bugün mevcut türlerin halihazırdaki biçimleriyle uzun bir ömürleri olmadığı düşünülürse edebiyata dışardan bakanlara da hak vermemek mümkün değil.
Seksen yılda hemen hemen her türde birkaç akım eskitmek durumunda kaldığımız düşünülürse, Ömer Seyfeddin okuruna Sait Faik'i, Sait Faik okuruna Oğuz Atay'ı, Oğuz Atay'ın okuruna mesela Ferit Edgü'yü, Ali Haydar Haksal'ı, Sadık Yalsızuçanlar'ı kolaylıkla okutturmak mümkün görünmüyor. Hece şiirine düşkün okuyucu daha Birinci Yeni'ye (Garip) alışamadan, onu İkinci Yeni şiirine alıştırmak ne kadar zorduysa, bugün İkinci Yeni'den yararlansa da, 'modern zamanlar'ın şiirini yazan yeni kuşağın şiirine de İkinci Yeni okurunu alıştırmak o kadar zor.
Bu yazdıklarımla edebiyattaki hızlı değişiklikleri yeriyor değilim. Ne var ki sanatın, edebiyatın Pazar bulamamasında etkin bir rol oynayan bu soğukluğu da bir realite olarak görmek durumundayız.
Şehirleri Süsleyen Yolcu'yu okurken bunları düşündüm. Çünkü Sadık Yalsızuçanlar'ın, bu genç hikayecinin bu ilk kitabı da değişikliklere uzak duran okur için pek ele avuca gelir nitelikte değil. Hikayelerin bu yabansılıkları, hikaye kahramanlarına kadar sinmiş. Kahramanlar da sık sık anlaşılamadıkları için kıvranıp duruyorlar. Bunu, kahramanların egosantrik olmaları da pekiştiriyor. Anlatılanların ekseni hep kendileri. Birinci tekil şahıs anlatımlarda hep böyledir, diye itiraz edebilirsiniz. Ama ben aynı düşüncede değilim. Yalsızuçanlar'ın baş kişileri, belli bir pencereden bakmakla kalmıyorlar dünyaya, o dünyayı tümüyle değiştirerek anlatıyorlar. Bakış açısının hikayelere bir zenginlik katan bu aşırı müdahaleci özelliği, hikayelerde günübirlik ile fizikötesi planların sık sık iç içe geçmesini kolaylaştırıyor. Bu yüzden insanları, fizikötesi bir ürpertiyle günübirliğin içinden çekip çıkarmak isteyen hikaye kişileri çoğu kez ayrı bir dil konuşuyorlar.
Bu ısrarlı birinci tekil şahıs anlatımı, hikayelerin güç kaynağı bu bakımdan. Çünkü bir yandan da ani bilinç sıçramalarına yol açan bir anlatımı getiriyor. Bu bilinç sıçramaları da giderek hikayelere girememiş okur için örtük, imgesel, alegorik bir anlatıma dönüştürüyorlar dili. Bu zincirleme gelişimin tıkandığı kimi yerler de olmuyor değil. Bu durumlar, hikayelerin referansı yine kendi içinde çözülecek metinlere dönüştükleri durumlar. Gerçi bu tip hikayelerin de fonksiyonel bir yanları var. Gerçeğin ne zaman bitip gerçeküstü yoklamaların ne zaman başladığını ayırt edemediğiniz için sizi sürekli şoklarla karşı karşıya getiriyor. O yüzden, soluk soluğa kaldığınız bir anda, birden hikayenin sona ermesine de sık sık rastlanmakta.
Bu yazıyı yazarken amacım, 'kapalı' anlatıma uzak duran hikaye severlere aslında 'kapalı' varsayılan anlatımların getirdiği zenginlikleri anlatmaktı.
Şehirleri Süsleyen Yolcu, edebiyatımız için de sorgulayıcı bir ses. |