
Hangi yazıdan/yazardan söz ettiğimize bağlı bu ama, esas itibariyle yazma eylemi dendiğinde ben, kendi payıma; insanın mücerret varlığındaki noksanı ikmal çabasını anlıyorum. Yere indirilmiş olan insan, bu nüzulün simetrik bir yolculuğunu gerçekleştirmekle yükümlüdür. İbn Arabi bunu Kuran için de söyler. Bir anda göğün ilk düzeyine nüzul edilen Kuran, Hz. Peygamber'in kalbine ayet ayet iner. İnsan bu inişe mukabil bir yükseliş gezisini de tedricen gerçekleştirir. Üveysi olanlar dışında, kemale erme yoluna girmiş olan herkes, bir süreç içerisinde İlahi Hakikat'e doğru yükselir.
Yazarlık, insanın İlahi Hakikat'e doğru yücelmesinde hem bir vesiledir hem de tanıktır. Hakikatle olan ilişkimizin meyvesi olmak üzere yazarız.
Her yazı/yazar için bu geçerli değildir ama bendeniz yazıdan kastın bu olması gerektiğini düşünüyorum.
Birşeylerin acısıyla ve anısıyla da yazarız. Bizi yaralayan şeyleri yok etmek veya onları anlamlandırmak için...Kendimizi iyileştirmek, belalara karşı korunmak, insan olarak bize emanet edilen yeryüzünü, sakinlerini korumak üzere...İnsanın asli doğasına ihanet etmesi halinde nelere düçar olacağımızı haber vermek için. Kimileri tutkularını, arzularını ve ihtiraslarını dile getirmek için yazar, kimisi bu tutkulardan arınmak için.
Hangi saikle gerçekleşirse gerçekleşsin yazının özünde yanmak vardır. Bu anlamda yazı yanmaktır. Yazı bir cennet, bir uçmak da olabilir. Orada soluk alabiliriz ancak.
Bu ilahi veya psişik yönleriyle yazma eylemine girişen herkes yazardır. Herkes potansiyel olarak yazardır. Ben, golden poet'ler dışında kimsenin yazar doğduğuna inanmıyorum.
İki tür seçilmiş vardır: Ya elçidir, onun varisidir veya altın şairdir. Altın şairlerden çağımızda eser yok artık. Ona yakın bir istidadın sahibi şairler var ama, hiçbiri Hz. Mevlana gibi mülkle melekutu birleştirme yeteneğine sahip değil.
Elçi ve onun varislerinin ise durumları farklı. Onlar, İlahi Hakikati en üstün yakin düzeyinde idrak ettikleri, Zat'a muhatabane makama yükseldikleri için, -ki buna hitap makamı da denir- söz söyleme, hitap yetkisine sahiptirler. Onların sözü vahiy ve pür ilhamın düzeylerindendir. Onların ne bir harfi eksik ne hecesi fazladır. Onlar sözleriyle/yazılarıyla bir tür Mesih ödevi yüklenirler. Kelamları dirilticidir, sözlerinde ab-ı hayat cevelan eder.
Demek ki her insanın yapısında bu cevher, bu öz bulunur. Allah mütekellimdir, kendi nefesinden üflediği ve sureti üzere yarattığı insan da kelam sahibidir.
Bu manada yazarlığın herkesin harcı olduğuna inanıyorum.
Ne var ki, insan kendi yatışmaz yapısına ihanet eder de, cevherine vedia bırakılana yüz çevirirse, yazdıklarıyla çevresine kirli bir duman yaymaya başlar.
Seyrine başlamamış, henüz nefsin birinci düzeyine çakılıp kalmış veya seyrinde sorun olan yazarın yazdıklarında ise bir kaos, bir kafakarışıklığı, bir korku ve kuşku sisi dolanıp durur.
Varolanı betimlemekten öte bir şey yaptığı için gerçek yazar, sadece kaosu yansıtmakla kalmaz, onun melekuttaki düzeneğine ilişkin de bize imalar sunar. Bunu yapmıyor sadece varolanı yansıtmakla yetiniyorsa, zaten o yazı zamana karşı dayanıksız ve yeni bir yapı kurma iradesinden de uzaktır.
Burada iş çatallaşır ve yazar olarak karşımıza iki tür özne çıkar: Biri, gazete yazarlığı gibi, siyasal dedikodularla uğraşan, sabunköpüğüyle meşgul olan, varolana aynalık yapan, yazarken aynı zamanda kendini yeniden inşa etmeyen, dolayısıyla yazısı kurucu bir işleve sahip olmayan yazar...Diğeri olup bitenden söz etmeyen, varolanın gerisindekini anlatan, görünenin dibinde yatanı ortaya koyan, gerçeği açığa çıkaran, konjonktürün gereklerini dışlayan, eğer tersyüz edilmiş bir hayatta yaşıyorsa bu kaosun aşılması yönünde bize bir tefekkür sunabilen yazar. İşte bu yazarlığın okulu olmaz. Bu öğrenilebilir bir şey değildir. Bu anlamda insan eğitilemez.
Yazar okulu dendiğinde bende çağrışan daha çok birinci türden bir okuzyazarlığa ilişkin 'bilgi'lerin edinilmesi süreci. Bu sınıfa ise, şiir hiç girmez, öykü ve roman için belki bir hazırlık aşaması anlaşılabilir, televizyon ve radyo yazarlığıyla ilgili bir kurs düşünülebilir. Kaldı ki, böylesi bir 'eğitim'den geçmeksizin en güzel radyo oyunlarını sözgelimi Behçet Necatigil yazmıştır bizde. Ya da tiyatro yazarlığı okulundan/kursundan/bölümünden mezun insanlar değil de, Oktay Rıfat gibi şairler iyi tiyatro metinleri yazmışlardır.
Burada, en etkin olanı, insanın özündeki istidadı koruma ve özgürleştirmesidir.
Bu ise aklının işlek, kışkırtıcı ve berrak kalabilmesi; gönlünün ise saflığını koruyabilmesindendir.
İbn Arabi ve Bediüzzaman'ın, 'kitaplarımızda hiçbir harf yoktur ki, imla-yı ilahi ile yazılmamış olsun' türünden sözleri, bize yazarlığın özüne ilişkin bir ilke sunabilir.
İlahi bir cereyana bağlanmaksızın yazı mümkündür ve dünya bunun, atmosferi daha da kirleten ve ağırlaştıran örnekleriyle doludur.
Bunun bir nebze öğrenilebileceği söylenebilir lakin, sözün derinliği, tazeliği ve zamana dayanıklılığı, tümüyle insanın manevi yapısını koruyup geliştirmesiyle bağlıdır.
|