
O mutlak belirlenimsizlikten gelen, Kutadgu Bilig'e, Seyyid Nesimi'ye, Niyazi-i Mısri'ye, Fuzuli'ye, Şeyh Galib'e, Sezai Karakoç'a, Cahit Zarifoğlu'na, Edip Cansever'e, İlhan Berk'e uğrayan, konakladığı yerlerden devşirdiklerine karşın kendisi olmayı başarabilen, çekirdeksiz nar gibi bir şiir Ömer Erdem'in şiiri.
Ezel'le Evvel arasında yürüyen bir şiir.
Ruhun çekilişini anlatırken haberciler, 'bir çalının ıslak yünün içinden geçişi gibi' derler. Erdem'in sözcükleri bazen böylesi bir kıymığı beynimizdeki sinirlerin arasından geçirip duruyor. Damara bir civa enjekte ediyor, dizeler yürüdükçe, onun sinirlerden dolaşıp kılcallara sürüklenerek beyne değin akışını ve beyin zarının çeperlerini çatlatışını görüyoruz sanki.
Şair, şiir ve şuur akrabadır. Şuur, bulanıklık alanıdır. 'Biz O'na şiir öğretmedik' bunu ima eder. Mutlak verilmiştir O'na, 'mülklerin en tehlikelisi' ve 'uğraşların en masumu' verilmemiştir. O varlıkla ilgilidir, varolanla değil. Varolan onu tehdit edemez.
Dolayısıyla şiire gereksinimi yoktur. Orası şuurun bulandığı (dimağın kamaştığı mı demeli?) yerdir. Oradan göğerir.
Ne ki, Ömer Erdem'in Evvel'ini okurken, şiirin şuurla ve şa're (kıl) ile ilintisi zaman zaman akıldan uçuyor.
Vakti zamanında 'dünyaya (bir) ip sarkıtmıştı' Erdem. Şimdi onlara tutunarak, Yusuf kuyusundan çıkmaya çalışıyor.
Derrida'nın Kirpi'sine arada göz kırpıyor lakin onun o sonsuz acısını Kümbet'le, Sesle ve Evvel'le teskin ederek, 'şiirin bazısı kuşkusuz hikmettir' dedirtiyor.
Hikmet dile gelmez. Sır deşifre edilemez. Deşifre edilseydi sır olmazdı. Çünkü der bilgeler bilgesi İbn Arabi, 'sır verilmemiş olandır' Buna 'henüz'ü de ekliyor gerçi. Ama insan sanılarını sır zannedebilir, ona esin diyebilir, Enis Batur haklıdır bunun 'vahiyimsi' bir boyutu da vardır. Duino şatosunda olup bitenler önümüzdedir, ne var ki şiirin kalpteki akla yıldırım gibi çarptığı anlar da birer zandan ibarettir. Kuruntular dünyasındayız. 1'den bire'dir hadise. Bire elif de diyebilirsiniz. Elif işte Kirpi'yi anıştırırcasına, ötekiyle birleşmez. Bu bitişmezlik, yine İbn Arabi'nin derdidir. O, Kendisini tanımladığı düzeyin de ötesindedir. Varlığı taşmıştır sadece. Simavnalı'nın Varidat'ta söylediği üzere, 'dalgalar denizin aynıdır, ayrı bir varoluş değildir.' Ayn için güzelim Türkçemizde 'göze' tabiri kullanılır. O zaman şöyle okunabilir : O, varlığın kaynağıdır. Şiirin de kaynağıdır. Evvel O'dur. O, Evvel'dir. Ömer Erdem'in evveli de O'dur, Evvel'i de O'ndan gelmektedir. Ben, Evvel'i bu heyecanla okudum. Gürül gürül bir ses, bir musiki buldum. Şarkı söyler gibi okudum. Kelimelerin şakıdığı, imgelerin çınladığı şiirler yazmış Erdem. Tanıdık, gündelik olaylar, yalnızlıklar, küskünlükler, sızılar, kaçamaklar, boğuntular, ferahlıklar göz kırpıyor sözcüklerin arasından ama işte o iki kelime var ya şiirde, onların ortasındaki boşlukta beliriyor şiir. İmge oradan görünüyor. Bir kelime...bir kelime daha. Aradaki uzamda şiirsel duyguyu yakalayıveriyoruz.
Her şair, kendisinden önce bir şey söylenmemiş gibi konuşmaya başlar. 'Söylenecekler daha söylenmemiş'tir...işte bundan evvel yani, 'sen gelmeden ve ben gitmeden evvel'. Bu dize mısra-ı berceste olarak okunabilir. 'Sen gelmeden ve ben gitmeden evvel...' Doğrudur, sen gelmeden ben'den geçilemez. Benlik güderek sana ulaşılamaz. Seninle aramdaki en büyük engel ben'dir. Bu zamansızlıktır. Toprak ve sudan öncedir. Toprak bedenin asli maddesidir, su hayatın kaynağıdır. Ama geçitte 'ol' emri vardır, yani kelam...Toprak ve sudan evvel söz vardı(r). Yine bir mısra-ı berceste karşılar okuru : 'bilinen ve bilinmeyen ne varsa onlardan evvel' Bu bilinemezliğin paradoksudur. Hakikat paradoksaldır elhak bu da doğrudur. Bunun doğruluğu, bilinenin tarihselliğine de bir göndermedir. Bilinen bildirilendir bu bir, ikincisi, bilinenin yükleri sürekli artmaktadır, tarihin bilinene yükledikleri soyulmadan bilinemezlikle karşılaşmak imkansızdır. Bu dize belki de imkansızlığa hem onay hem reddiyedir. Bu dilemmayı kim çözmüş ki Erdem çözsün! Ardından gelen dize bizi utandırır : 'tutamıyorum dilimi yerimde duramıyorum öyle evvel'. Biliyorum mesele 'bilinen ve bilinmeyendir' evet, ama kendimi sesten, sözden alıkoyamıyorum. Yolumuz ormana çıkar sonra. Bu Kıryolu'nu anımsatır. Heideggeryen bir patikada Kierkegaardvari bir ermiş yürümektedir sanki. Betimleyen, gösteren birkaç dize gelir ardından. Nehirlerden ve hele meşenin şarkısından söz ediyorsa şair, yolu mutlaka Kıryolu'na düşmüştür. O meşenin önünden kimbilir kaç(yüz)yıldır, kaç bin kişi geçmiştir ve durup ona bakmıştır. Her defasında meşe, kendisine her bakana farklı bir şey söylemiştir. Erdem'in de yolu uğrar ormana, kıryolunda yürürken meşeyi görür, bakar ve şarkısını dinler. Yol, şaire göre, 'her şeyden öteye' gitmektedir. Bir gölün derinliklerine dalmaktadır. Mercanların steplerin içinden geçmektedir. Bir rastlantısal imge daha : Kuş cama çarpmadan evvel...Kuşun cama çarpması gibi çarpar bize imge. Nihayet dili çözülmeye başlar şairin : 'basmadığımız yoldan evvel ve koparmadığımız elmadan evvel...' Bu 'elma' öyküsünde ağaç sırlanmış gibime geliyor. Adem'in derdi meyve değildi, o, ağaca yöneldi. Ağaç'tan kasıt, yaşamın kendisidir, ben inmek istiyorum, dedi. Hayat ağacına...Ama şair sormak zorundadır ve bir çocuğun hayretiyle bakmalıdır. Gazozların, yaz sinemalarının aşinasıyım. Babam sinema işletirdi altmışlı yılların ikinci yarısında Malatya'da. Ayçiçeği ve gazoz satardım. O zaman kirpikler ok, gözler tuzak değildi. Burada biraz durmalı. Yunus şöyle der : 'Yunus bir söz söylemiş hiçbir söze benzemez/Münafıklar elinden örter mana yüzünü.' Şair gizler. Wittgenstein'nın dediği gibi dil, düşünceyi örter. Örter zira, ona hazır ve açık hale gelmek gerekir. Şair eğer 'yüz'den söz ediyorsa bundan kastı Sevgili'dir, İnsan yüzünden kasıt bilgelerin 'tefekkür meclisi'dir. Yanak'tan maksat, onların toplandığı yerde kandil gibi ışık yayan güzellik kaynağıdır, mürşittir. Yanak, 'zahit'i imler. Eğer şair 'ben' (hal) diyorsa hakikatte taklit düzleminden tahkik düzeyine yol bulan, hem kendini hem de Sevgili'yi hakikatiyle görebilen, içini mamur kılmak için dışını yıkmaktan çekinmeyen, dünyaya karşı kayıtsız bir bilgeden, 'abdal'dan söz etmektedir. Harakani dervişi şöyle der : 'Derviş, yavrularına yiyecek bulma umuduyla yuvasından ayrılan, bulamayan, yolunu yitiren ve hayrete düşüp kendini kaybeden kuşa benzer.' Göz (çeşm) mutlak teklik aleminde sarhoş olmuş birlik ehlini simgeler. (Hallac-ı Mansur). Kaş (ebru), alem mülkünün saltanatında hüküm süren Sultan'ı sembolize eder. Ağız Kutb'un (manevi çekim merkezi) bizatihi kendisini işaret eder vs. vs...Evvel'in bu dizesi, ansızın böylesi bir alanı açar ve bir göndermeler derlemesi olarak da okunabilir. Petrol köpüğü ve motor çalımı'yla yine birdenbire zihnimiz modernlik kaosuna itilir. Kulağa gelen ilk ses, 'ol'dur; düşen ilk yaprak, şairin yüreğindedir. Peki henüz varlık alanına gelmemiş olan 'ol' buyruğunu nasıl duymaktadır? Demek ki duyabilecek kıvamdadır. Ama şair ondan evvel'ine gözünü dikmektedir. Yusuf'a uğrar şiir sonra. Yusuf'un menkıbesi olmaksızın evvel'den söz edilebilir mi? Söz verilmiştir ve şiir bize dönüp dönüp bunu hatırlatacaktır. Bu söz'ün bir zaman bir yerde verilmiş olduğuna ilişkin 'bilgi'miz beyhudedir. Zira bilgeler, sözün her an her yerde verilebileceğinden söz ederler. Yeniden modern atıflar belirir. Erdem'in bütün şiirlerinde bu çift kutupluluk mümkündür. Mevlana'nın pergel metaforunu çağrıştırır. Sözün Yunus'a ne zaman uğrayacağını merakla beklerken Miryakefalon, kılınç vınlaması ve tekbir ağacı gelir konar gözlerimize. Şiirin Allah'ın dilinden düşmesi, bana Hüseyin Nasr'ın, 'O, en büyük şairdir' belirlemesini anımsattı. Ve nar çiçeği...Karakoç şiirinde de sık sık karşımıza çıkar bu aziz. Mey damlar, desti patlar, söz doğar. Söz, anlamın taşmasıdır. Değil midir ki O varlığın taşmasıdır. Ay ve demirin birlikte anılması, içerdiği zengin çağrışımlar ve imlediği özel anlamlar bir yana, ikisinin de göğe ait oluşunu gösterebilir. Demir için Kutsal Kitap'ta, 'indirdik' ifadesi geçer. Oysa biz demirin topraktan çıktığını sanırız. Yağmur için de 'indirdik' denir. Davud peygamberin demir'idir bu. 'Şimdi neredesin diye soruyorsun ondan evvel', tam bir Ömer Erdem dizesi. Ben bu gramere bayılıyorum. Kitap ve mağaradaki örümcek aşikar sırlardır. Üzüm, incir ve hurma da öyle. İnsanın kendi kepeğinden elenmesidir Moğol istilası. Ateş de su gibi arıtır. İnsan imbikten geçer, tarih zalimin eliyle adalet eder, yerin altıyla göğün kuleleri birdir katında. İş başa döner. Bilgeler buna 'cem' der. Başla sonun birleşmesi. Evvel, çıplaklığa, açlığa ve doygunluğa döner. Ömer Erdem menkıbesini şöyle bitirir : 'biz ordaydık ve bunu bilmeden bildirilmeden evvel/biz ordaydık ve burayı bilmeden buraya düşmeden evvel' |