JA slide show
Anasayfa arrow Günlük arrow Okuma notları arrow En son okuduklarım arrow Sanatçı kimdir, sanat kimin içindir
Sanatçı kimdir, sanat kimin içindir
Yazan Doç. Dr. Mahzar Bağlı   
09.02.2011 22:41
 Türkiye’de sanat ile siyaset arasındaki ilişki çoğunlukla şu temel argüman ekseninde gündeme gelir: Ülkede sanat üzerinden topumu aydınlatmak isteyen ilerici bir ruha sahip hatırı sayılır ölçüde sanatçılar var ancak bunların tüm çabaları toplumun aydınlanmasını istemeyen muhafazakâr bir ekip tarafından engellenmektedir. Eğer bu engellenmenin karşısında bir direnç gösterilmezse bu refleks pek çok başka alanda da kendini gösterecek ve toplum karanlıklara gark olacak bir yola girecek veya girdirilecektir. Bu yönde muhtemel bir gidişata dur demek için de sanatsal her çabanın takdir edilmesi gerekir. Velev ki çok kötü bir eser olsa da mutlaka desteklenmelidir ki sanatsal çaba hayatiyetini devam ettirebilsin, toplumun aydınlanmasına giden yolda engel oluşturabilenlere fırsat verilmemiş olsun. Nitekim adına “sanat” denen her bir çabanın ve ürünün takdir edilmesi gerektiği tarzındaki genel dayatmacı düşünce de buraya dayanır.

Bu anlayışın çok derin iki temel sorunu vardır: İlki bizim ülkedeki sanatçıların gerçekten aydınlanmacı olup olmadıklarıdır. İkincisi de ortaya konan herhangi bir eserin sadece sahibi/üreticisi tarafından sanat olarak tanımlanmasının yeterli olup olmadığıdır. Bir başka ifade ile kişinin sadece kendisi eserini sanat olarak kabul edilmesi için yeterli midir?

Bu işin uzmanı değilim lakin konuyla ilgili literatür incelendiğinde herhangi bir çabanın veya ortaya konan eserin (yaratımın) sanat eseri olabilmesi için ilk önce onu yapanın, sahibinin sanatçı olması gerekir. Bir kişinin sanatçı olarak tanımlanabilmesi için de belli başlı bir takım temel meziyetlerinin olması gerekir. Söz gelimi ben günlerce çalışıp bir şiir yazmaya kalkışırsam bu yazılmış olan ne kadar da yetkin olursa olsun şiir değildir, olamaz. Ama şair olan birisinin benim o yazdıklarımdan da yetkin olan dizeleri kötü de olsa şiirdir. Çünkü o bir şairdir. Kenan Evren’in çizimlerine saygılı olunması gerektiğini söyleyen birileri oldu mu bugüne kadar bilemiyorum ama en azından sanatla iştigal edenler arasından rastlanmadı, çünkü o bir sanatçı değildir. Peki sanatçı kimdir?

Her şeyden önce sanatçı, bu dünya ile, modernleşme ile sorunu, sorunları olan insandır. Halk ifadesi ile söylemek gerekirse kafası karışıktır. Bu karışıklığı da ne istediğini bilmeme gibi yorumlamak gerekir, aksine istediğin nasıl ifade edebileceğiyle ilgili derin sancılar çekme haline işaret eder. Kendisini ifade etmede zorlanmaz ama ifadesinin sınırlanmasından, belli bir zaman ve mekanla mukayyet olmasından endişe duyar. Endişesi, kaygısı ve çekinceleri olandır sanatçı. Özetle sanatçı, kafası net olan birisi değildir. Her zaman beynini zehirli bir kıymık gibi kemiren sorulara, sorunlara sahip olandır. İnsani olan her konuyu belli bir çerçevede çözmüş olan birisi ancak basit bir ideolog veya “halk” kahramanı olabilir. Asla bir sanatçı olamaz. Politik alanda kesin bir çizgisi olan bir sanatçı olamaz. Epistemolojik olarak sorunları olmayan birisi sanatçı olamaz. Derin acılar yaşayan, dünyanın gidişatını kafayı takan ve bu ızdırabını bir “inci” tanesine dönüştürüp bize sunan kişidir sanatçı. Bir kurgusu, kişisel rüyası ve poetikası olan kişidir. Sezai Karakoç’un ifadesi ile “O” bir rüya yorumlayıcısıdır ama bu rüyaya hepimizi dahil edebilen bir dili olandır. Yaratılmayı deneyimlerken kendisini yaratıcının yerine koymaz, aksine onun edimlerinin, yaratıcılığının sırına vakıf olmak ister.

Sanatın siyaset ile ilişkisi

İnsanın ruhunda var olan estetik duygunun eseri ve muhatabı olan sanat bu özelliği dolayısıyla aslında hem kuşatıcı hem de son derece etkileyicidir. İşte siyaset ile olan ilişkisi de aslında bu noktada ortaya çıkar. Toplumu kendi tezlerine ikna etmek isteyen kimi politikacılar sanatın bu özelliğini kendi düşüncelerinin yaygınlaştırılması veya birilerine ulaştırılmasının aracı haline getirmek ister, isteyebilirler.

Esasında sanatın bu yönüne ilişkin çalışmalar da antik dönemlere kadar uzanır. Persaolis Kralı Daryus’tan Octaious Caesar’a (diğer bir adı ile Augustous’a) kadar pek çok kral, yönetici veya politikacı sanatın politik bir propaganda aracı olarak kullanılmasına çalıştı. Bu konuda başarılı olunduğunun en somut örneği de Caesar’dır. 1883 yılında, imparatorun karısı Livia’nın Prima Porta’daki villasında yapılan kazıda bulunan ve “Prima Porta Augustus”u olarak adlandırılan Caesar’ın meşhur heykeli bu konudaki en dikkat çekici örneklerden birisidir. İstediği tiranlığı kurmak isteyen Caesar, politik mesajlarını halka yaptırdığı heykelleri üzerinden iletmek ister. İmparatorluğun pek çok merkezine yerleştirilen bu heykel bir prototip olarak kabul görür. Söz gelimi sağ tarafındaki yunus üzerine binmiş olan küçük Eros figürü Augustus’a Venüs’ün kutsal soyundan geldiğine, Yunus figürü ise Actuim’daki deniz zaferine işaret eder. Eserle ilgili duruş, hacim yüz ve saç yapısı vb. sanatsal pek çok yorum yapılabilir ancak Prima Porta heykelinin en çok dikkat çeken özelliği adeta bir propaganda yüzeyi haline getirilmiş olan göğüs zırhıdır. Zırhın merkezinde yer alan ve belli ki ana mesajı taşıyan anlatım, MÖ. 53 yılında Crassus tarafından kaybedilen ve büyük utanca neden olan Roma sancaklarının (roma sancakları askeri onurun amblemi gibidir) Parthlardan geri alınmasını gösteren sahnedir. Kıyafetinden bir Parth olduğu rahatlıkla anlaşılan figür, elinde üzerinde kartal betimi bulunan ve kaybedilen Roma sancaklarını simgeleyen sancağı karşısındaki Roma’nın askeri gücünün temsilcisi olan ve yanı başında Roma’nın kutsal dişi kurdu Lupa ile betimlenen Mars Ultor’a uzatmaktadır. Heykel bu haliyle pek çok enstrümanla iletilemeyen mesajlarını halka iletir ve arzu ettiği değişimi yapar.

Bu bir örnek ve bunun gibi eserleri çoğaltmak mümkündür. Fakat burada asıl dikkat çekmek istediğim konu sanatın politik bir araç olarak kullanılmasının sanatla ilgili nasıl bir anlayışı doğurduğudur. Dikkat edilirse burada sanat kimin içindir sorusu tekrar gündeme gelmektedir. Aslında kadim olan bu soru sanat felsefesinin de en önemli tartışma alanlarından birisidir. Özellikle de sanatın politik bir propaganda haline getirilmiş olması bu konudaki en ciddi sorun olarak karşımızda durmaktadır.

Sanatın işlevine dair tartışma

“Sanat, sanat içindir” diyenler ile “sanat, toplum içindir” diyenler arasındaki tartışmanın asıl bağlamı onun nasıl bir işlev ve anaca hizmet etmesi gerektiği ile ilgilidir. Esasında her bir birey için özgün bir işlevi olan bir etkinliğin umumileştirilmesinin son derece bağnazca bir yapılanmayı doğuracağı açık iken bunun aksi yönde bir kamuoyunun oluşması da ancak bize özgü bir ucubedir.

Durumun ne kadar ilginç olduğunun en çarpıcı göstergelerinden birisi de şudur.

Sanatsal Bilgi, skolastikleşme riskini en az barındıran bilgi türlerinden birisi olmasına rağmen bizim ülkede sanatçı olarak arzı endam edenler en skolastik duruşa sahip olanlardır. Bilindiği gibi skolastizm, belli bir bilgi türünü diğer tüm bilgi türlerinin güvenirlik ve geçerlilik kriteri olarak kabul edilmesidir. Bu çerçevede sanatsal çaba diğer bilgi türlerinden daha kuşatıcı ve ikna edicidir. Sanatın sahip olduğu bu kuşatıcı ve cezp edici özelliği siyasi ve ideolojik çevrelerin de dikkatini çekmiştir. Özellikle de az gelişmiş ülkelerde, faşizan tavırlara sahip olan rejimlerde ve halkla arasında sorun olan yönetimlerde sanat, çoğunlukla ideolojik bir aygıt olarak kullanılmak istenmiştir.

Eski Sovyet ülkelerindeki sanatsal çabaların devlet ile organik bağının asıl amacı sanatsal çabanın takdir edilmesi değil, devletin ideolojisinin bireylere daha pratik olarak zerk edilmesindendir. Bizim ülkede tek parti dönemi uygulamaları ve yerli müziğin yasaklanması gibi girişimler de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Ancak ülkede pek çok alanda bir değişim yaşanmakta ve her şey asıl işlevine rucu etmeye doğru hızla değişmektedir. Tüm bunlara rağmen birileri bu değişimin önüne sanat adı altında bariyerler oluşturabilir. Her ürettiğine ya ideolojik ya da resmi politik bir kılıf giydirerek insanları bazı ucubeleri sevmeye icbar edebilir. Ancak köprünün altından çok sular geçti.. sanat ve edebiyat konusunda sahip olduğumuz miras ve beslendiğimiz kaynaklar neyin sanat neyin ucube olduğunu fark ettirecek kadar kadim ve yetkindir.

Lütfen söyler misiniz, Akif’in şiirlerini hatmeden, Üstadın huzurunda şiirlerini okuyan, Sezai Karakoç’un dirilişinde kendisini bulan, Cahit Zarifoğlu’nu tanıyan, Hüseyin Atlansoy’la teşriki mesaide bulunan, Kenan Çağan’la aynı iklimde yetişen, Cahit Koytak’ın güvercinlerini avucuna alan, Osman Konuk ile hemhal olan, Sadık Yalsızuçanlar’la kadim dostlukları olan bir dünyanın insanlarına sanat adına bir cahillikten söz edilebilir mi?

Taraf, 08. 02. 2011

 


Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 2203

Bu yazıya ilk yorumu yazın
RSS yorumları

Yorum yaz
  • Lütfen yorumunuzun yazının konusu ile alakalı olmasına dikkat edin.
  • Kişisel hakaret içeren yorumlar silinecektir.
  • Reklam amaçlı yorumlar silinecektir.
  • 'Gönder' düğmesine basmadan önce yeni bir güvenlik kodu üretmek için tarayıcınızın *Yenile* düğmesine basın.
  • Yukarıdaki durum yanlış güvenlik kodu girildiği durumlarda geçerlidir.
İsim:
E-posta:
Web sayfası:
Başlık:
BBCode:Web AddressEmail AddressBold TextItalic TextUnderlined TextQuoteCodeOpen ListList ItemClose List
Yorum:



Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.

 
< Önceki   Sonraki >
"Ayrılığa ulaşsaydık, ona kendi acısını tattırırdık." İbn Arabi  

YENİ ALBÜM