|
Lale Müldür, klasikleşmiş şiir gelene¬ğimize; alışılmış form ve yapılara sığdırılamayan bir sanatçı. Bu yüzden, yazdığı her şiir ya da kitaba tümüyle nüfuz edebil¬miş okurun henüz bulunmadığını düşünü¬yorum. O'nun şiirine hakim olmak için sezgi ve edebi-entelektüel birikimin yeter¬li bir ölçü olamayacağı kanısındayım. Yazdıkları üstüne çeşitli yorumlara son yıllarda sıkça rastlıyorum. Ancak bu yo¬rumların hiçbiri Müldûr'ün şiir dünyasını kuşatamıyor. Bence, o şiirin cazibesi tam bu noktada ortaya çıkıyor.
Sorun, anlaşılmazlık sorunu değil. He¬nüz benzerine rastlamamış olma sorunu. Şairlerin çoğunda yer alan ortalamanın üs¬tündeki algı ve duyumsayış Müldûr'ün şa¬ir kimliğinde apayrı bir renk, koku ve uza¬mı beraberinde getiriyor. Şiirindeki dokuda uçsuz bucaksız bir âlemle tanışı¬yorsunuz. Müldür, yazmaya, önce 'ben şa¬irim' diyerek başlamıyor. Sevgi, nefret, kuşku, aşk ya da tutku gibi temaların tek başına karşılık bulamadığı bir şiir ırmağı var Müldür'de. iç dünyadan gelen, fazla aralıklar oluşturmadan, bilinen kurgu yön¬temlerini reddeden bir şiirle karşı karşıyayız. Çoğu kez 'kozmik' diyebileceğimiz bir şiir evreninin içinde yer alıyor. Edebi düzeyde kendine bir dil galaksisi kurmuş. Ortada bir 'duyarlılık'tan söz etmek gere¬kirse; bunun, benzerine çok az rastlanabilen kozmik bir duyarlılık olduğu söylene¬bilir. Bu yüzden, Müldûr'ün yazdıklarını 'huzur içinde' okumak pek mümkün değil¬dir. Bence bu şiir ya okunur ya dışlanır. Okuyanının sayısı hep az olmaya mah¬kumdur. Ama bu hiç önemli değil. Şiirin geniş mecralarını kucaklayamayan; dış dünyanın yalnız ve tek duyumsama alanı olduğunu savunan ve bu boyutta tez ve akıl yürütmelere kıyasıya bağlı; şiirin ken¬disi ve üretiminde bile yöntem arayan okur tipinin Müldûr'ün şiirini okuyamaması kadar doğal bir şey olamaz. Bu şiirde şaşırtıcılık, bir önkabul ol¬mak zorundadır. İç dünyada oluşan bir gerçeklik söz konusudur. Bu gerçeklik al¬gısında sistematik bir yan yakalamak ola¬naklı değildir. Anında yakalanan, anında keşfedilen ama kurguya başvurmadan ka¬ğıda dökülen; yetilerin yarattığı doğal akışa, yoğun mecraya set kurmadan yazılan bir şiir hissi uyandırır insanda. Günümü¬zün ve çağımızın 'gerçekçileri bu para¬doksal ve akışkan geçişleri kolayca be¬nimseyemez. Her yazılanda bir karşılık peşinde koşarlar. Öyle olunca, Müldür'ün yazdıklarıyla kendileri arasındaki kontak kolayca kopar. Onlara göre, bu şiirler, ne aşkı anlatıyordur, ne nefreti, ne dostluğu, ne de dürüstlüğü. Bence ortada olan yep¬yeni ama kolayca yakalanamayan bir içsel serüvendir. İşaretler ve kodlarla dış dün¬yayla buluşan bir şiir dili belirir. Kutsal metinlerle ilginç bir örtüşme yakalanabi¬lir. Ama, bu metinlerin yeniden yazılması gibi bir özelliği hiçbir biçimde bulamayız Müldür şiirlerinde. O'nun meselesinin tek başına 'şiir yaz¬mak' olmadığı açıktır. Öyle olsaydı, yazı¬lanlar, çözümlemeler yapmaya elverişli ürünler olurdu. Ama, ben, kendi payıma Müldür'ün yazdıkları üzerine çözümleme¬lere girmekten gerçekten korkuyorum. Çözümlemenin arkasında yoğun mantık yürütmeleri vardır. Bu şiir ise mantık yü¬rütmeyle karşılığını bulamaz. Bırakın mantığı; sezgiyle bile keşfedilebilecek metinler değildir. Lale Müldür'ün sıkı okurları, şairin tüm yazdıklarının bu ölçüler içinde değer¬lendirilmesine katılmayabilirler. Bazı ki¬taplarında, dış dünyayla örtüşen şiirlerin de yer aldığını söyleyebilirler. Ben bu yaklaşıma katılmıyorum. 'Seriler Kitabı' adlı yapıtının 'Çocukluk Şarkıları Serisi' bölümünde yer alan çocukluk ve ilk genç¬lik dönemi şiirlerinde bile, biraz ilkel biçi¬miyle de olsa iç dünyadan hareketle yazıl¬maya çalışılan bir şiirin ipuçlarını yakalamak mümkün. Belki Müldür şiiri¬nin düzey ortalamasını indiren şiirler bun¬lar. Fazla heyecan da vermiyorlar. Ama, bu denemede kitaplar ve tek tek şiirleri üzerine kritik yapmayacağımı sanırım an¬lıyorsunuz. Olaya bu çerçeveden bakar¬sam ki pek fazla cüret edemiyorum- çok tat almadığım, çeşitli kitaplardan şiir ör¬nekleri sergileyebilirim. Konu, Müldür'ün şiirini sevip sevmemek değil. Kitapların¬daki çoğu şiirden duyduğum heyecanın ne olduğu sorusuna yanıt arıyorum yalnızca. Anlama ve duyumsamanın dışında bir iç okşamanın gereğini en çok Müldür'ün şii¬riyle yakaladığım için düşündüklerimi ka¬ğıda döküyorum. Bu şiirde akışkan bir imge yapısından söz etmek zor. Sıkça anlamların peşine düşmek gerekiyor. Kullandığı metaforlarda bilinen göndermeler dış dünyadan çok varoluşa ilişkin. Bu, Müldür'ün varoluşsal bir şiir damarıyla örtüştüğü anlamına gel¬mesin. Kodları çözmeden, varoluşa ilişkin algılarını keşfetmek mümkün değil. En başta, bu şiirde cinsiyete ilişkin bir koku yakalamak olanaksız. Dünyada tuttuğu yer değil, evrenin ve sonsuzluğun sırlarıy¬la beliren bir helezon içinde dolaşıp duran bir zihnin kırıntılarını şiirsel yapıya dö¬nüştüren bir konumsal arayışı devamlı he¬yecanla izlemek mümkün. Devamlı uçu¬şan bir bilinç ve kozmik duyumsamalarla örtüştüğünde anlamını bulan bir şiir serü¬venini uzun yıllardır kovalıyorum. Lale Müldür'ün şiirleriyle ilk kez 1980 Mart ayında tanıştım. Murathan Mungan ve Yıldırım Türker'in çıkardığı Yeni İnsan dergisinin ilk iki sayısında rastladığım şi¬irler, o zamanki şiir birikimime anlamlı bir cevap vermişti. İzzet Yaşar, Tarık Günersel ve Ahmet Güntan'da yakaladığım farklı toplumcu algı, Lale Müldür'ün bu iki şiiriyle farklı bir çizginin tamamlayıcı¬sı durumundaydı. 'Radikal' diyebileceğim şiirlerdi bunlar. Marksizm'le şiirin örtüştü¬ğü noktada yapılan bu ilginç deneyler ger¬çekten Müldür'ün bende yarattığı ilk şaş¬kınlıktı. Yeni İnsan'ın çıkan son sayısı olan 5. Sayı'ya gelindiğinde ise, apayrı bir Müldür dünyasıyla karşılaşmıştım. Daha sonra, 1988'de çıkacak ilk kitabına adını veren Uzak Fırtına' adlı uzun şiir bu sayı¬da yayınlanmıştı, İlk iki sayıda çıkan şiir¬lerden ciddi bir kopuş dikkat çekiyordu. Benim o zamanki şiir birikimimi aşan bir yapıttı bu. Ama bu şiirin adım adım da pe¬şine düşmüştüm. O zamana kadarki top¬lumcu form ve algılarımla uzaktan yakın¬dan örtüşmeyen 'Uzak Fırtına'da benzersiz bir şiir boyutuyla tanıştığımı uzun yıllar sonra keşfediyordum. Kovaladığım bu şiir 'Uzak Fırtına' adlı kitapta karşılığını bul¬du. Kitabı kolayca benimseyememiştim. O güne kadar yazılan şiirlerin tamamen dışında bir noktaya taşıyordu bu kitap bence. Kitabın adım adım içine girdim ve daha sonra benim şiir dünyamın önemli bir yerini kucakladığını keşfettim. O gün¬lerde, toplumcu kavramlardan çıkarak Müldür üzerine yazılan bir yazıda (Kemal Durmaz-Edcbiyat Dostları-Sayı 26, Hazi¬ran 1989) Lale Müldür'ün şiirleriyle ilk kez 1980 Mart ayında tanıştım. Murathan Mungan ve Yıldırım Türker'in çıkardığı Yeni İnsan dergisinin ilk iki sayısında rastladığım şi¬irler, o zamanki şiir birikimime anlamlı bir cevap vermişti. İzzet Yaşar, Tarık Günersel ve Ahmet Güntan'da yakaladığım farklı toplumcu algı, Lale Müldür'ün bu iki şiiriyle farklı bir çizginin tamamlayıcı¬sı durumundaydı. 'Radikal' diyebileceğim şiirlerdi bunlar. Marksizm'le şiirin örtüştü¬ğü noktada yapılan bu ilginç deneyler ger¬çekten Müldür'ün bende yarattığı ilk şaş¬kınlıktı. Yeni İnsan'ın çıkan son sayısı olan 5. Sayı'ya gelindiğinde ise, apayrı bir Müldür dünyasıyla karşılaşmıştım. Daha sonra, 1988'de çıkacak ilk kitabına adını veren Uzak Fırtına' adlı uzun şiir bu sayı¬da yayınlanmıştı, İlk iki sayıda çıkan şiir¬lerden ciddi bir kopuş dikkat çekiyordu. Benim o zamanki şiir birikimimi aşan bir yapıttı bu. Ama bu şiirin adım adım da pe¬şine düşmüştüm. O zamana kadarki top¬lumcu form ve algılarımla uzaktan yakın¬dan örtüşmeyen 'Uzak Fırtına'da benzersiz bir şiir boyutuyla tanıştığımı uzun yıllar sonra keşfediyordum. Kovaladığım bu şiir 'Uzak Fırtına' adlı kitapta karşılığını bul¬du. Kitabı kolayca benimseyememiştim. O güne kadar yazılan şiirlerin tamamen dışında bir noktaya taşıyordu bu kitap bence. Kitabın adım adım içine girdim ve daha sonra benim şiir dünyamın önemli bir yerini kucakladığını keşfettim. O gün¬lerde, toplumcu kavramlardan çıkarak Müldür üzerine yazılan bir yazıda (Kemal Durmaz-Edcbiyat Dostları-Sayı 26, Hazi¬ran 1989) Müldür'e 'Ultra-Modernist Geri¬ciliğin izinde' bir şair olarak bakmışlardı. Bu yazı Müldür için yazılabilecek en ko¬lay eleştiriydi. Şiirinden çok, bir söyleşide yaptığı açıklamalar veri olarak alınıyordu. Zaten, yazarın söz konusu yöntemle Müldür'ün şiirine nüfuz etmesi mümkün ola¬mazdı. Çünkü, Türk şiir geleneği ve ede¬biyat ortalamasına cevap vermeyen bir kitaptı bu. Türk şiiri içinden bakıldığında ise bu tür bir şiire yaklaşmak zordu. O za¬man bir kavram geliştirmek gerekiyordu. Bu şiire 'modernist' demek zordu. Eh, Post-Modernizm kavramı da henüz ülke¬mizde gündemi yakalamamıştı. O zaman, 'Ultra-Modern Gericilik' bu şiire en kolay yakıştırılan tanım oldu. Şairin ya da şiiri¬nin 'ilerici' ya da 'gerici' olması kadar an¬lam dışı bir yaklaşımı bugün de, o gün gi¬bi benimsemek mümkün değil. Alışılmış toplumcu yöntemlerle şiire bakan kişilerin geldiği kaçınılmaz bir noktaydı bu. Bu ya¬zı, beni Lale Müldür şiirinden uzaklaştır¬mak şöyle dursun; daha yakından bakma¬ma yol açtı. Birtakım tezler sunarak, bırakın Lale Müldür şiirinin; hiçbir şair ve şiirinin analize elverişli olamayacağını bir kez daha öğrendim. Şiir üzerine yöntem¬sel bir analiz yapan, hatta bunu başarıyla yapan çok az yazar var bu ülkede. Ama, bu yazarlar şairin nasıl bir siyasi-kavramsal statüde olduğuna değil; nasıl bir şiir yazdığına, şiirleri analiz ederek ulaşıyorlar. Bu noktada kriter hiçbir za¬man gerici-ilerici tanımıyla açımlanmı¬yor, açımlanamaz. Merak, kuşku gibi unsurlar şiir oku¬runda mutlaka bulunması gereken şeyler. Yalnızca 'duygularım' şiirle yakınlaşmaya yeterli gelmiyor. Hele, Lale Müldür şiiri gibi oldukça spesifik bir şiir serüveni söz konusu olursa, okurun daha da tedirgin ol¬ması gereğine inanıyorum. Zaten böyle bir duyumsamadan hareket etmeyen oku¬run başta söylediğim gibi, Müldür'ün şiiri¬ni okuması olanaklı değil. İşte bu yüzden, şiir okurlarının bu şairi kolayca sevme olasılığının az olduğunu devamlı vurgula¬mak isterim. * * * Lale Müldür'ün kitapları arasında di¬rek bir bağ kurmak zor. Ahmet Güntan'la birlikte çıkardıkları 'Voyıcır 2' adlı kitap¬ta, şairin şiirsel olarak en yetkin noktalar¬da gezindiği söylenebilir. Kestirilemeyecek düzeyde bir coğrafya ile kenetlenen bir şiirden söz edilebilir. Şairin coğrafyası bizim atlaslarımıza bakarak bulunamayan, hayatlara bakarak keşfedilemeyen bir coğ¬rafya. Antik çağ kültürlerinden kutsal ki¬taplara, masallardan söylencelere kadar uzanan bu mecrada, fotoğrafa ve sinema¬ya özgü bir günümüz görme biçimine ya¬pılan göndermelere kadar uzanan ilginç bir şiir ağacını yakalamak mümkün. Ama, şair tüm bu birikim ve anlamlara kendi kırgın bilinci ve iç dünyasından çıkarak yaklaşmaya çalışıyor. Vizyonu yalnızca tek bir merkeze yoğunlaşmış izlenimi ve¬riyor. Gördüğünü anlatmıyor. Gördükleri¬nin çoğalttığı kırıntıları kendi iç dünyasın¬da yeniden vücuda getiriyor. Bu biçim, son kitabı Kuzey Defterleri'nde doruğa ulaşıyor. Meselesinin yalnızca 'iyi şiir yazmak'tan öte bir noktaya sıçradığını bu kitapta bir kez daha yakalıyor insan. Yazı¬lanlar şiir'den çok metin'e dönüşmüş du¬rumda. Kurgu'yu reddedişinin en açık göstergesi bu. Bir an, Kuzey ve Kuzey kültürleriyle, hayat biçimiyle kurduğu ma¬salımsı hayat bağı, birden apayn bir coğ¬rafyaya; uzak doğunun mistik rüzgarlarına uzanabiliyor. İstanbul ve Konstantinapolis anlam boyutu ve çağrışımları noktasında sıkça yer değiştiriyor. Bu arada, baştan beri, şiirlerinde yakalanan müzik ve res¬min bu coğrafya algısının en önemli ipuç¬larını gösterdiği sezinleniyor. Örneğin, gönderme yaptığı müzik ve müzisyenlerin çizgilerinde efsanevi, mistik ve durağan bir ruh halinin karşılıklarını yakalamak mümkün. Bu bana son derece zormuş gibi de gelse; bir gün, bir yazar, bu şiirsel me-tinler üzerine analitik bir araştırma çabası¬na girerse, çok sağlıklı olmayan ama o denli de önemli bir insan ruhunun şiir coğrafyasında nasıl vücut kazanabileceği¬ni öğrenmiş olurum. Ancak bu tür bir araştırmayı yapanın 'pozitivist' bir algı bo¬yunu ideolojik olarak çoktan aşmış olması gerekir. Yoksa, özellikle Kuzey Defterleri'nin ilginç coğrafya ve tarihinin içinden kolayca çıkamaz. Okur olarak bana en az heyecan veren kitap 'Seriler Kitabı' oldu. Yalnızca ilk gençliğinde yazdığı şiirlerdeki zayıflık de¬ğil; kitabın çoğu bölümünde Lale Mül¬dür'ün ruh halindeki dağınıklıktan süzülen şiir akıntısının bu kitapta kolayca nefes al¬dığını söylemem zor. İç dünyasında beli¬ren ve kozmik ışınlarla dize şeklinde beli¬ren ve akan, benzeri olmayan sistemi özellikle bu kitap şiirlerinde sıradanlığa kaymış. Dört kitabı birden okuyunca bu¬nun biraz daha farkına vardım. Ama bu, sonuçta kendi kriterim. Şiirleri, kitapları bambaşka bir ruh haliyle okuyan birtakım okurlar bana katılmayabilir. * * * Bu denemenin son bölümünde, Lale Müldür'ün son kertede bir Kadın Şair ola¬rak anımsanması ve bu imajın Türk şiirin¬de tuttuğu yer konusunda birkaç şey söy¬lemek istiyorum. Şiirlerinde 'kadınsı' kimliğini keşfet¬mek çok çok zor olsa da; dış dünya ve ilişkiler ağında çoğu kez bir icadın' portresiyle karşımıza çıkarılır. Bu cinsiyetçi ko¬num Müldür'ün ürünleriyle ciddi bir para¬doksu sergiler. Çünkü, bu şiirde neredeyse tümüyle bir 'cinsiyetsiz' algı ön plandadır. Değindiğim şiir çizgisinin do¬ğal sonucu olarak, ürünlerde sıkça rastla¬nan 'kadın duyarlılığının izlerini bulmak zordur. Ancak, birçok kadın şairde olduğu gibi, erkeksi duyarlılıklarla yazılan şiirin de kırıntısını bulamayız. Bu noktada Müldür, ürünler düzeyinde cinsiyetçi bir algı¬nın içine hiç girmez. Zaten, şiirinin şu ana kadar üstünde durduğum özellikleri sanı¬rım bu özelliği yeterince ortaya koymuş¬tur. Bırakın bu iki cinsiyet konumunu, ço¬cuksu bir söylemin dahi içine hiç girmez. O'nun yazdıklarında apayrı bir cinsiyet statüsü vardır. Bugünkü reel dünyanın içinde devamlı törpülenen bu konumları dışlayan, geçmişe dahi böyle bir dalga bo¬yutundan yaklaşan bir şiirdir bu. Birtakım şiir okurlarının şairin yazdıklarına sıcak bakmamasının en önemli nedenlerinden biri budur. Bana göre, Müldür'ün sayısız 'aşk şiiri' vardır. Ama, bu şiirler, bilinen biçimiyle, iki cins arasındaki duygu heze¬yanlarının dışavurumu değildir. Aşk, Müldür için ulvî bir konu, belki tek ulaşılması gereken mertebedir/Mistik inançların ka¬rakteristik özellikleri aşk duygusu konu¬sunda, şairi derinden etkilemişe benzer. Bu etki alanı, ürüne dönüştüğünde apayrı bir cinsiyet algısı, tutkusuyla karşılaşırız. Yazdığı masalımsı kesitlerde bile, iki cin¬sin ilişkisizlik ağı, tutkular ve bağlılıklar tematik bir karşılık bulmaz. Bu şiirin, Türk Şiiri'nde ayrıcalıklı bir konum oluş¬turmasının ana verilerinden biri de budur. Ancak, şiirdeki bu özellikler, Müldür'ün hayatıyla ne denli örtüşür? Bunu bile¬mem. Ürünlerinde saptadığımız gibi ol¬ması gerekmez. Pratik hayatta mutlaka bir Kadın'dır Müldür. Şiirinde ise cinsiyetsiz. Bu yazıyı bitirirken, okuyanların en önemli tepkisi, ürün düzeyinde neredeyse hiçbir örneğe başvurmamam olabilir. Bu¬nu bilinçli olarak yaptım. Çünkü başta söylediğim gibi, örnek verildiğinde çö¬zümleme ve metinsel yorumlara yönel¬mem gerekirdi. Bundan da kaçtım. Ama-cım, şairin ürün ve kimlik düzeyinde haritasını çizmek oldu. Bu haritanın kara parçalarını tek tek belirlemek hiç işime gelmedi. Deniz ve okyanuslara gelince; bu, ürünlerinin ta kendisi, kara dalgalarla dolu yerler buraları. Buralardan uzama doğru açılan kapıları zorlama gücünü bir gün kendimde hissedersem; sayısız şiir ör¬nekleri ve çözümlere yöneleceğim. Bunun kısa bir zaman diliminde gerçekleşeceğini ise hiç sanmıyorum. "Sombahar" dergisi, Ocak-Nisan 1994 No:21-22
Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 1473
|