Hakk’ın insâna gelinceye kadar girmediği hiçbir şekil ve bir sûret ve bir renk kalmamıştır. Çünki bir ağacın kendisinden sâdır olduğu meyve ve çekirdek o ağacın tepesinde zuhûr edesiye kadar elbette yapraklar ve çiçekler ve sâirenin vücûdu lâzımdır. O çekirdek onlara da vücûd vererek onlardan geçerek ve onları da var ederek ve bütün o ağacı bi’t-tamâm kemâliyle kendinde câmi’ olarak diğer öyle bir ağacın daha kendisinden sâdır olmasına isti’dâd ve salâhiyet-i tâmme berâber tepede ve uçta zuhûr edecektir. Hiçbir şey yok iken şimdi insânda olan kavî ve hakîkat var idi. İşte bu kavî ve hakîkat hiçbir şeyi bırakmaksızın her şeyleri vücûda getirip var ederek nihâyet insâna gelmiş ve ileri geçmemiştir. Ve insândan ileriye de geçmeyecektir.
Hani o vakitler ki hiç ses ve sadâ yoktu ve hiç kıpırdayan ve kımıldayan da yoktu. Ortalık sükût ve sükûnete müstağraktı.
İşte o zamân hiçbir şey yokken biz vardık. Ammâ her şey de bizde idi. Bu her şeyin bizde olması bizi râhat bırakmadı. Coştu, galeyâna geldi. Kabımıza sığamadık. İlk kıprayan ve ilk kaynaşan biz olduk. Her fitne bizden koptu. O kadar belâlara ve dehşetlere ve felâketlere ve tûfânlara ve fırtınalara sebep olduk. Ortaya büyük bir ateş salıverdik. Kendimiz de o ateş parçalarında yandık yakıldık. Gözlerimizin yaşından deryâlar hâsıl oldu. Yana yana nihâyet kendimizi suya bıraktık. Deniz dalgaları arasında çırpına çırpına toprağa, oradan oradan sürüne sürüne otlara meyvelere geldik. Onlardan sonra da hayvânlara geldik. Aşağıda, yukarıda, havada yerde gezdik, dolaştık. Yırtıcı ve vahşî büyük ve küçük türlü türlü hayvânlardan ve kuşlardan geçtik geldik. Şimdi de buraya yani insâna geldik. Bakalım buradan nereye gideceğiz.
Aman Allah’ım aman! Neler oldu neler! Gezmediğimiz yer ve görmediğimiz şey ve girmediğimiz boya ve kalıp mı kaldı!
Dönüp, yanıp, donup, eriyip, akıp, dökülüp, sürünüp emekleyerek belimizi doğrultasıya kadar başımız döndü. Az kaldı şaşırtacak idik.
O ateş parçalarında geçirdiğimiz vak’alar ciğerleri parçalayacak ve cânları eritecekti. Bakmaya bile tahammül olunur şeyler değildi.
Deniz seyâhatlerindeki dalgalarımız sayılır belâlar değildi. Acâyibler ve garâibler, akıllara hayret verecek şeylerdi.
Buğday ve arpa ve nebatât iken başımıza neler geldi! Ufak böceklerken bir yeşil yaprağa sarılmıştık. Orada neler olduk…
Küçük ve büyük türlü türlü ne âlemler geçirdik!
Gam nedir bilmez idik. İnsân olduk da başımızı bin bir belâya koyduk. Bin türlü dertler, belâlar, gamlar, kargılar daha daha güneşe karşı işemeğe günâh diyorlar.
Velhâsıl kendi kendimize ettik. Âlemlerin kötüsü biz olduk. Zâlimiz; şimdi kürre-i zemîndeki sâir hayvânlar bizim zulmümüzden kan ağlıyorlar. Meselâ kendi keyfimiz için suçsuzca bir kuzunun cânına kastederiz.
Haddi ve hesâbı yok cümle âlemlerde ve cümle varlıkta taş ve toprak, hâr u has ve çör çöpe varınca hiçbir şey bırakmadan cümle isimleri ve cümle adları cem’ eylesek, sonra da ol mecmû’a birden bir ad ve isim koyacak olsak nâçâr Allah diyeceğiz. Bu hiç şüphesiz bir hakîkattir. Allah lafzı cem’-i esmânın mecmû’una birden bir isimdir.
İşte, insân lafzı da hemen mezkûr mecmû’a koyulan ismin mürâdifidir.
İnsân, berzâh-ı câmi’dir. Onda o kadar büyük cümle âlemler münderiçtir. Gerçi sûretâ küçük ise de nüsha-i kübrâdır. İşte bu makâmdadır ol kimseler ki, insân-ı kâmil Hak’tır diyerek “Enel-hak” demişlerdir.
İnsân bütün varlığı kendinde câmi’ olarak cümle âlemlerin mecmûunun aynıdır ve mevcûdâtın zübdesi ve hülâsâsıdır. İşte bunun içindir ki, ihâta eylediği eşyâ ve âlemler ile berâber büyük boşluk Hak’tır demiş iken bir de insân Hak’dır ve cüz’iyâtta Hak bulunamaz deniyor. Demek ki, insân ihâta eylediği eşyâ ve avâlim ile berâber Hak olan o her taraftan bî-nihâye boşluğun aynı ve mükemmel bir gûnesidir. Sen ister ona Hak de, ister insâna Hak de, ikisi de bir sözdür. Lâkin yakın var iken ne için uzağa gidilsin.
İşte, ben şimdi mahbûb-ı hakîkînin ma‘şûk-ı ezelînin yüzündeki perdeyi aldım ve nikâbı kaldırdım. Onun gözleri kamaştıracak hüsnüne ve kemâline bakacak ve seyredecek var ise salâ!
Eğer cüz’iyyâtta Hak arayacak olursak kat’iyyen bulamayacağız. Çünkü her gördüğümüz şeyin bir adı ve ismi var ammâ Hak değil. Meselâ bu kadar hesâpsız âlemleri seyr ve temâşâ ederek âlemlerden hârice çıkalım da gidelim. Gördüğümüz şeylere cism, küre, hava, yıldız, boşluk, esîr daha daha falan fülan deyip gideceğiz, Hak diyemeyeceğiz.
Öyle ise hiçbir şeyi bırakmadan cümlesini bir şey yapıp işte ona Hak dememiz lâzım gelir. Onun en kâmil zübdesi ve numûnesi insân değil ise nedir acâba? Bu varlık ağacında insan meyve ve çekirdek vesâir kâinât, dal budak ve yaprak, çiçek cümle âlemler insânın vücûdu için birer âlettir. Şimdi de cümlesi insânın hizmetkârıdırlar.
O cân kendisini bilmek ve görmek ve her şeyden lezzet alıp âgâh olmak için insânı vücûda getirmek lâzım idi. İnsanı vücûda getirmekte âlet olan âlemleri vücûda getirmek üzere tevakkuf ettiğinden evvelâ âlet olan âlemler vücûd bulup sonra maksad-ı aslî ve müntehâ-gâyât olan insân vücûd bulmuştur.
İşte şimdi o cân Zeyd’in gözüyle Amr’ı ve Amr’ın gözüyle de Zeyd’i görerek ve bilerek kendini görmüş ve bilmiş oluyor. Zevk ve safâdan ve derd ve gamdan lezzet alıyor.
Ey cân senin sırrında akıllar ve fikirler bî-ser ü sâmân. Sâha-yı cilvende zerrât-ı avâlim sergerdân.
Ey cân nedir senin bu muhayyirü’l-ukûl şivelerin! Gülen de ağlayan da hepsi bir cân. Sun’unda dîvâne fikirler, akıllar; hükmünde efkâr u ezhân hayrân.
Bir zamân cânım pek sıkıldığından şu âlemleri bir seyir ve temâşâ edeyim diyerek yola revân oldum. Öyle bir gidiş ile ki bir saniyede milyonlarca kilometre mesafe kat ediyor idim. Yolda görmediğim şey kalmadı. Her şeyi gördüm ve olmadık şey de kalmadı. Her şey oldu. Türlü türlü tehlikeler ve büyük büyük belâlar ve nice nice tahammül olunamayacak dertler ve gamlar geçirdikten sonra bir yere vardım. Kulak verip dinledim.
Ki her şey, bütün zerrât-ı kâinât hiç durmadan “Allah Allah!” diyerek feryâd u figân ediyor. Hiçbir şey yok ki, Allah diye bağırmasın. İşte orada iyiyi ve kötüyü, hayrı ve şerri, azı ve çoğu, güzeli ve çirkini, acıyı ve tatlıyı, gamı ve sürûru fark edemez oldum. Hiç kem ve abes ve şer, kötü ve çirkin ve dert ve gam ve belâ yok. Hemen zerrât-ı avâlim Allah diye feryâd ediyor. Hattâ “iblîs” dediğimiz bile Allah diye yanıp yakılıyor.
Gâyet yorgun ve aç olduğum için bir ‘asâ keseyim ve bir meyve veya ot koparayım diyerek bir ağaca ve ota vardığımda Allah diye bağırarak titrediler ve kıyma cânıma diye yalvardılar.
Geçtim oradan, gide gide bir yere daha vardıksa orada hiç asla ve kat’a Allah diyen yok. Hiç Allah’ın adını bile anan yok. Hak’tan başka bir şey yok ki Allah diyesin.
Ne ses var ne sadâ, ne hareket var ne sükûn, ne makâm var ne mekân, ne yakın var ne uzak, ne hâl var ne mâzî ve ne istikbâl, ne yol var ne iz, korktum. İşte burada kendimi kaybettim.
Eğer tesâdüfî ve zarûrî bir geri dönüş olmaya idi, nâ-bedîd olup gittiğim günler idi. Nasılsa bir avdetle kendime geldim, ammâ berbâd oldum.
Hak ve büyük kuvvet ve tabîat diyerek bir türlü anlayamadığımız şey gâliba her cânlıda sûretâ câme-i cismi kendi üzerine bürünmüş olan cân dediğimiz şey olacaktır.
Acemler ma‘şûkaya cânân derler. Cân lafzının cem’idir. Demek ki asıl ma’şûka cânlardır. Her cânlının en kâmili ve büyük kumandanı da insândır.
Şafakta erken esen bâd-ı sabâ ve sıcak günlerde soğucacık, yüzüne çarpan yel dediğin şey nedir? Onu bil ve ona tap. İşte seni var eden ve diri tutan ve yaşatan odur. Bilmiş ol. O sendedir. Sen dahi ondasın.
Ey insân! Sen uykuda iken dâimâ uyanık kalarak ve hiç uyku uyumayarak düş gören nedir? İşte sen onu gör ve onu bil. Âkil için mürşide ve irşâda ve peygambere ve kâl ü kıyle hiç hâcet yoktur.
Sen kendinden taşrada kimi arıyorsan öyle uzaklara giderek hiç yorulma. Eğer Hak arıyor isen hemen hemen kendi yakanı tut. Sımsıkı tut da bir dahi salma!
Bu şüphesiz ve muhakkaktır ki, her isim ile müsemmâ olan ve her renkte ve her şekilde ve her sûrette nümâyân olan ancak Hak’tır. Hiç başka bir şey değildir.
Şöyle ki meselâ kar ve buz ve dolu ve kırağı ve çeh cümlesi de sudur.
Hak, ân-ı vâhidde câmi’-i cem’-i ezdâddır. Şöyle ki, meselâ Zeyd güler iken Amr ağlar. Hak bir anda hem ağlıyor hem gülüyor. Hâlid söyler iken Bekir dinler. Hak bir anda hem Hâlid’in lisânıyla söylüyor hem Bekir’in kulağıyla dinliyor. Söyleyen ve dinleyen, ağlayan ve gülen cümlesi de Hak’tır.
Hakkın gayb ve sırrı bilmesi her cânlının kendi sırrını ve kendi işini bilmesidir. Meselâ ben kendi sırrımı ve her işimi ve herkesin bilmediği her gizli şeylerimi bilirim. İşte bu benim bunları bilmekliğim Cenâb-ı Hakk’ın bilmesidir.
Güzel ve çirkin, iyi ve kötü, acı ve tatlı cümlesi bir macûn edilince öyle bir hüsn ü kemâl müşâhede olunur ve öyle bir iyi görülür ve öyle bir lezzet ve tat alınır ki, insân mest ve hayrân kalır. İşte, bi-hakk-ı âşık olanların meftûn oldukları her iyiliği câmi’ ve her lezzetleri hâvî olan hüsn ü melâhât, bu hüsn bu melâhâttir. Bu da ancak insânda tecellî edebilir.
*
İnsânların birbirine zarar ve ziyânı olmaksızın güzel ve hoş geçinip yaşamaları için helâlı ve harâmı farz ve vâcibi beyân ederek vaz’ olunan kânûnlar ve şerâitler ve dinlerin aslı ve kökü işte burasıdır ki, insanın rızâsını alan, Allah’ın rızâsını almış ve insânın gazabını alan yine Allah’ın gazabını almış olacaktır. Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 1234
|