|
|
Güzerân
Eleştiriler
Şikayet'in hikayet'i ya da kıssa İle firar etmek | Şikayet'in hikayet'i ya da kıssa İle firar etmek |
| Yazan SadıK YalsıZuçanlaR | ||||||
| 31.08.2008 18:29 | ||||||
Kıssa, mesel, menkıbe, hikaye, öykü...adına ne denirse densin her anlatı, Bursevi'nin Mesnevi şerhindeki beyanı üzre, 'şikayet'in hikayet'inden ibarettir.Böylesi bir genellemenin içerdiği sakıncaları da üstlenerek diyebilirim mi, her anlatı, 'varolmanın dayanılmaz ağırlığı'nı hafifletmenin bir yolu, bir yordamı olarak doğuyor. Dinle neyden kim şikayet etmede, diye başlar aslında, diyor Bursevi; ya da bunu böyle okumak gerekiyor. Hikayet'in şikayet'e öncelenmesindeki sır, hikayet'in kadim oluşundan kinayedir. Şikayete konu olan nedir? Parçanın bütünden ayrılığıdır. Bu hicranın şikayetinden ibarettir bütün hikayeler. O halde, dinle neyden kim şikayet etmede, ayrılıklardan hikayet etmede. Ben halimi şikayet ediyorum, aslında şikayet de etmiyorum, hikayet ediyorum. Zira biliyorum ki, dünya yaşamı bir oyun, bir oyalanmadır. Bu oyunun hikayesi olarak beliren her anlatı, içinde bir itiraz, bir isyan, bir şikayet, bir acı, bir hicran ve gönül yarası taşır. Bu nüveyi taşımayan hiçbir anlatı ötekinin yüreğine ulaşmaz. O halde hikaye'den başlamalı. Kelime Arapça. Sözlük anlamı : 'bir sözü ve haberi nakl ve rivayet eylemek, bir nesneye benzemek, bir kimseyi fi'len yahut kavlen taklit etmek, bir kimseden bir söz nakletmek...' Ve, 'destan, masal, efsane, kıssa, menkıbe, latife, fıkra, tarih, roman, hurafe, siyer, maktel...' gibi anlamdaşları var. Bu akraba 'tür'lerin de derdi, ontolojik bir şikayetten ibaret aslında. Belki anılan anlatılardan daha çok destan ve mesel'e yakın, bir yönüyle kıssa, başka bir niteliğiyle menkıbe, hatta fıkra, ama, türlerin haritalardaki gibi kesin sınırları yok. Oğuz Atay merhumun ifadesiyle, 'haritaya benzeyen ülkemiz'de bu gerçek yavaş yavaş idrake başlandı da. İmdi kıssa'ya bakmalı. Halit Ünal'dan öğreniyoruz ki, "kıssa, bir haberi nakletme, bir olayı anlatma hikâye etmek. Bu Arapça'da 'kassa kelimesiyle ifade edilir. Anlatılan hikâye ve olaya da "kıssa" denilir. Buhâri, bab başlıklarında "kıssa"yı "olay" anlamında kullanmıştır: "Bâbu Kıssati Ehl-i Necran, Bâbu Kıssati Gazvet-i Bedr..." Aynı kökün "kesmek", "kısaltmak" anlamı da vardır. "Kıssa" kelimesi esas olarak "izlemek", "izi takip etmek" anlamına gelmektedir. Kehf 16/64 ve Kasas 28/11'de bu anlamda kullanılmıştır: "(Musa): İşte aradığımız o idi dedi. Tekrar izlerini takib ederek geriye döndüler" (ferteddâ alâ âsârihimâ kasasâ) "(Musa'nın) kız kardeşine "Onun, izini takip et" dedi. O da onlar farkına varmadan onu uzaktan gözetledi" (el-Kehf 28/11). 'İz' önemli. İzlemek, yola çıkmak, yola koyulmak, bir yol bulmak, yola girmek, bize, yatay bir yolculuk olan seyahat ile dikey bir yolculuk olan seyr'i hatırlatıyor. Seyr-i süluk bir bakıma. Bu kozmik hikaye, Doğu Batı fark etmeksizin, hatta modern zamanlarda da en kaotik yazarda dahi karşımıza çıkan bir durum. Ayrıca gramer karşılığındaki en-nahv sözcüğünde de, 'yürüyüp gitmek, yola çıkmak' anlamı var. Yani hikaye, kıssa, menkıbe, öykü...bir yola koyulmanın, yola girmenin veya yoldan çıkmanın tanığı. Her anlatı, yazıcısının kişisel menkıbesi bir bakıma. Ölüm dışında her şey deneyimlenebildiğine göre (ölüm yaşanılmaz zira sonrası bilinmez, sonrasında bu hikaye edilemez, ölümünü öykülemeye çalışanların çabası beyhudedir, ayrıca her ölüm öyküsü, öteki'nin menkıbesidir, çünkü ölüm, ifadenin donması/bitmesidir) yazan anlattığını ya doğrudan tecrübe etmiş veya yazarken zihinsel olarak deneyimlemiştir. Kuran'da Kasas suresi, bize söyler ki, akıl ve kalp sahipleri için bizden öncekilerin hikayesinde bizim açımızdan 'öğüt'ler vardır. Kıssanın hissesi öğüttür. Öğüt ise saf ve katışıksız hakikati taşır. Kuran ve hadis için 'nasihat' kelimesi sıklıkla kullanılır. Beyan sözcüğü de nasihatla akrabadır, beyan bedi ile ve bir yola girmenin, iz sürmenin güzelliğiyle ilişkilidir. Menkıbenin kıssadan en önemli farkı, birinin hakiki diğerinin gerçek olmasıdır. Arif Ay'ın bir yazısından öğrendiğimize göre, "Arapça 'nekabe' (isabet etmek, bir şeyden bahiste bulunmak yahut haber vermek) kökünden türeyen menkabe (çoğulu menakıb), sözlükte, "öğünülecek güzel iş, hareket ve davranış" manalarına gelmektedir. Terim, çoğul şekliyle ve bu manasında ilk defa IX. yüzyıldan beri kaleme alınmaya ve derlenmeye başlayan hadis külliyatlarında, Hz.Peygamberin ashabının meziyet ve faziletleri için kullanılmış görünmektedir. Bundan başka, tarihî şahsiyetlerin tercemeihalleri, bazı zümrelerin övgüye değer işleri için de kullanılmış olduğu anlaşılıyor. Hatta bazı mukaddes şehirlerin tasvirlerinden ibaret yazılara da menakıb denildiği görülmektedir. Fakat burada asıl üzerinde durulacak olan menkabe kavramı, tasavvuf cereyanı ile birlikte ortaya çıkıp yayılan kavram'dır. Ay'ın soruna ilişkin kapsamlı ve açıklayıcı makalesinde, Ahmet Yaşar Ocak'tan yapılan alıntı kısmen oryantalist bir koku taşısa da, konunun bir boyutunu açıklar içeriktedir : 'Şu tarihî gerçektir ki, dünyanın neresinde ve hangi devirde olursa olsun, halk muhayyilesi hiç bir zaman, kendine ulaşan bir dinin resmî çerçevesi ile yetinmemiştir. Bu sebeple de, daima bir takım insanüstü kuvvetlere ve bunların ortaya koyduğu harikulâde olaylara inanma meylini olabildiğince korumuş ve bunların sonucu, o dinin resmî çerçevesine popüler mahiyette ikinci bir çerçeve eklemiştir. Hatta o, çoğu defa bu resmî çerçeveden ziyade, söz konusu popüler çerçeveye bağlıdır. İşte gerek bu tabiî meylin sevki, gerekse Kur'an-ı Kerim'de geçen peygamberler, Hz.Muhammed ve çevresindekiler hakkında rivayet edilen harikulade olaylar sebebiyle, keramet telâkkisi halk arasında çok çabuk ve kolay yayıldı. Hatta bununla da kalmayıp, iyice popüler bir mahiyet kazanarak tasavvufun resmî telâkkisinden apayrı bir kılığa büründü. Bunda İslâmiyetten önce Arap toplumunda mevcut eski devirlere ait efsane ve mitlerin, yahudi ve hırıstiyan kaynaklı menkabelerin önemli ölçüde rolü oldu. Bunları halk arasında anlatanlara kussas (kıssa anlatıcılar) denmekte olup ilk defa üçüncü halife Hz.Osman zamanında ortaya çıktıkları biliniyor. Kussaların Emevi devrinde daha da arttıkları görülüyor. Bunların anlattıkları efsaneler, tefsir ve tarih kitaplarına kadar girdiği gibi, tasavvufun yayıldığı halk muhitlerinde de IX. yüzyıldan itibaren, belki de daha önceleri evliya menkabeleri haline dönüştü. Bu durum, dinî esaslara aykırı olmamasına dikkat edilerek, tasavvuf kaynaklarında nakledilen velî kerametlerine, benzeri folklor kaynaklarından beslenmek suretiyle yeni kerametlerin eklenmesi sonucunu doğurdu. Böylece teşekkül eden menkabeler, giderek bütün İslâm dünyasında çoğalıp zenginleşmeye başladı. Halk hafızasında çeşitli sebeplerle derin izler bırakan velîler etrafında oluşan bu menkabeler halkası suya atılan taşın hasıl ettiği büyüyen daireler gibi, yüzyıllar içinde genişledikçe genişledi.O velîlerin gerçek hayatları, tarihî simaları unutularak her birinin çevresinde bu menkabe halkalarından oluşan kılıflar örüldü. Sufî biyografları da bunları olduğu gibi eserlerine koydular.' Nebilerin ve kamil varislerinin yaşam öyküleri, doğrudan hikmettir ve menkıbeler bu nitelikleriyle, hakikidirler; bize, hakikat'in kendi deneyimlerimizi aşan boyutlarını sunarlar. Bu sunuşta kuşkusuz İsrailiyyat ve hurafeler karışmıştır, ama bu onların özündeki ilahi neşveyi değiştirmez. Menkıbeler, kıssa'nın yere indirilmiş biçimidir dense sezadır. Hikaye belki de kıssa ile menkıbe'nin daha kişisel formudur. Lakin geleneksel edebiyatımızdaki hikaye ile, modern hikayelerin arasındaki fark, sadece kişisel boyutla sınırlı kalmaz, modern yazıcı/anlatıcı, hikayenin kıssa ve menkıbe niteliğinden uzaklaşmaya başlamıştır. Mesel'e gelince durum kısmen farklılaşır. Masal, meselden bozma bir sözcüktür ve daha anonim, gerçeküstü, gerçeği aşan ve onu bir imajlar dünyasına dönüştüren, ya da böylesi bir formun içinden geçirerek kavramaya, aktarmaya çalışan kolektif anlatılardır. Destan, masalın epik bir biçimidir de denebilir. Mesel için sözlük, 'benzer, nazir, delil, hüccet, bir şeyin sıfatı, halk arasında kabul görüp yayılmış ve meşhur olan sözler' der. Dilimizde 'atasözü', bunun ifadesine de darb-ı mesel adı verilir. Kur'ân-ı Kerim'de bir çok meseller vardır. Bunlardan bazıları, övmek veya kınamak için getirildiği gibi, sevap ve cezanın önemini yüceltmek, tahkir etmek için de olabilir. Darb-ı mesel, buradan hareketle, "herhangi bir misali yerinde kullanmak ve uygulamak" biçiminde tanımlanabilir. Gerçeğin benzeri (misli), Aristo'nun fizik-metafizik ayrımından da nasiplenmiştir yeterince. Oysa bir şeyin misli, onun doğasından bağımsız ve ayrı değildir. Bu anlamda, Guenon'a kulak verirsek, Shakespeare'nin, tiyatroyu (temsil) dünyanın imajı olarak okumasını, dünyayı, gaybın zahiri formu olarak nitelemeyi gerekli kıldığını görebiliriz. Hikaye, bir bakıma, gabya ilişkin bir gerçeğin dünyadaki mislini aramaktır. Modern yazıcılar/anlatıcıların bu gerçeğin neresinde durdukları tartışmalıdır. Bu anlamda öykünün de kıssa, mesel, menkıbe...gibi anlatılara nazaran nasıl bir dil olduğu da tartışılabilir. Ama sonuçta, sorunun bir 'şikayet'in hikayet'i olduğu açıktır. Kim, neyden niçin ve nasıl şikayet etmekteyse o biçimde hikayet etmektedir. Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 1438
Yorum yaz
|
||||||
| < Önceki |
|---|
| Güzerân |
| Sırlı tuğlalar |
| Bilişmeler |
| E - kitap |
| Haberler |
| Endam Aynası |
| Bağlantılar |
| Arama |
| Eve dön |
| Arşiv [Eski site] |
| Misafir defteri |