JA slide show
Medya ve ahlak
Yazan SadıK YalsıZuçanlaR   
28.09.2008 00:11
 Allah şifa versin Prof. Dr. Ünsal Oskay, bir makalesinde, genelde iletişim ortamlarının, özelde televizyonun, ancak etik içinde kalınarak açımlanabilecek bir ikonolojiye, bir görsel algıya sahip olduğunu vurgulamıştı.

Bu anlamda, televizyonun, tümüyle dramatik bir iletişim aracı olduğu, dolayısıyla, oluşturduğu etkinin kolay kolay ölçülemeyeceği, bu bakımdan da ahlaki zemininin son derece sağlam olması gerektiği söylenebilir. Oysa, ülkemizin belki de çürümeden en çok nasiplenmiş kurumu medyadır.

Bir 'araştırmacı-gazeteci'nin neden olduğu bir intiharı hatırlıyorum. Merhum Şerafettin Yardımedici, ahir ömründe şeytana uymuş ve genç bir kadını tacize yeltenmişti. Hoca, ömrünü Diyanet bünyesinde imam-hatiplik ve vaizlikle geçirmiş biriydi. Kendine ve ötekine zararı olmayan bir mütedeyyindi. Ne ki hatasız kul olmazdı, Hoca da bir gün şeytanın iğvasıyla bir hata yapmıştı. Gayb perdesi açılsa, kim bilir Hoca'nın haberini yapan gazeteci başta olmak üzere, herkesin utanacağı, yargılanacağı nice günah, nice hata vardır.

Gizli kamera ile, psişik sorunlar yaşayan bir genç kadının Hoca'ya gidişi ve tacize maruz kalışı çektirildi, prime time'da uzun uzun yayımlandı. Ertesi gün Hoca, seccadesinde şakağına kurşun sıkmış bir halde bulundu. Oğlunun çığlığını ana haber bültenlerinde dinledim, hiç unutmuyorum: 'Babamı, bu haberi yapanlar öldürdü.' Dediğim gibi, bu haberi yapanlar, Allah'ın Settar adıyla örtülen günahları böylesine röntgenlense ve teşhir edilse, acaba ne düşünecek, neler hissedeceklerdir?

Atilla Yayla'nın hatırlattıkları...

Medyanın, özellikle televizyonun röntgenci, dolayısıyla onu besleyen ve onun beslediği teşhirci bir boyutu var. Bir insanın çapkınlığı neden haber konusu olur? Hoca, emekli vaiz, din, çapkınlığa alet ediliyor, denilecektir. Dönem 28 Şubat mıydı, emin değilim, ama, böylesi 'haber'ler o dönemde mebzul miktarda yapıldı. Başta 'haber' olmak üzere, iletişim dünyasının temel olgu ve kavramlarının gerçekçi biçimde ve ahlaki bir zeminde tanımlanmış olduğunu söylemek için fazla iyimser olmak gerek.

Medyanın, bilhassa televizyonun, çoğulcu-eşitlikçi demokrasinin vazgeçilmez bir aracı olduğu söylenir. Bu, ülkemizdeki yaygın iletişim ortamları söz konusu olduğunda masaldan ibarettir. Ülkemizde medya, kestirmeden söyleyecek olursak, siyasal ve ekonomik çıkarlara hizmet eden bir 'silah'tan başka bir şey değildir.

Ordu, belki de hiç kullanmayacağı tanklar, uçaklar, silahlar alır, yüz milyonlarca dolarlık yatırım yapar. Neden? Bir gün kullanma ihtimali vardır. İşin doğası gerektirir de ondan. Bizim ülkemizde (hoş dünyada pek farklı değil, ama 'demokrasi kültürü gelişmiş ülkelerde en azından nitelikli ve nisbeten nesnel bir iletişim dili vardır, iletişim kuramlarından söz edilebilir) genellikle ekonomik dolayısıyla siyasal çıkarlar için tehdit, şantaj, saldırı ve baskı oluşturmak amacıyla gazete ve televizyon sahibi olunur. Televizyonların çoğunun zarar etmesine karşın, sahiplerinin bu alanda ısrarcı olması bu yüzdendir. Bunun en ilginç, en kusursuz örnekleri bizim ülkemize özgüdür. Siyasi iktidarla (münhasıran başbakanla) bir medya patronu arasındaki çatışma bu öngörüyü doğrular içeriktedir.

Geçtiğimiz günlerde (23 Eylül 2008, Zaman) Atilla Yayla her zamanki gibi güzel bir yazı yazdı bu konuda. Onun enfes yazısından uzunca bir bölümü alıntılamak istiyorum: "(...)Bu grup ne zamandan beridir basın özgürlüğüne önem veriyor? Yıllardır uyduruk irtica raporlarında bazı gazete ve gazetecilerin "irticai", "mürteci" sıfatlarıyla damgalanmasına ne zaman itiraz ettiler? Yoksa, itiraz bir yana, bu raporları alkışlayıp raporlamayı teşvik mi ettiler? Bir gazetenin sahibi bir namaz çıkışında "deprem Allah'ın bize cezasıdır" gibi bir şey dediği için hapis yatırılmadı mı? Bunu sağlamak için bazı gazete ve televizyonlar ısrarlı ve bilinçli bir çaba sarf etmedi mi? Bir şarkıcı bir aykırı şey söyledi diye linç kampanyasına tabi tutulup ülkesini terk etmek zorunda bırakılmadı mı? Bunu yapanlar bütün dillerin en güzel kelimesi özgürlüğü kendilerine isim olarak seçenler değil miydi? Basın özgürlüğünde çok hassas olan bu gazeteler ve gazeteciler bu mağduriyetleri yaratan süreçlerin yorulmaz savaşçıları değil miydi? Bu gazeteler Genelkurmay'ın basın özgürlüğüne doğrudan aykırı akreditasyon uygulamasına karşı ne yaptılar? Herkesi sorguladılar da niye silahlı bürokratlara çanak sorular sormanın dışına çıkamadılar, "toplum adına" askerleri denetleme görevini yerine getirmediler? Buna cesaretleri mi bilgileri mi yetmedi? Yoksa niyetleri mi yoktu? Yoksa onların hedefi sadece politikacılar, özgürlükçü yazar ve akademisyenler, onlar gibi inanıp yaşamayanlar mı? Daha yakınlardan, daha taze bir olayı hatırlatayım. Haftalardır Sabah Grubu'na karşı bir batırma, yıkma kampanyası izleyenler kimler? Niye Sabah Grubu'na karşı kendileri boykot kampanyası başlattılar, günler boyunca köşelerinden kendileri gibi yayın yapmadığı için Sabah Gazetesi'ne saldırdılar? Onu ve çalışanlarını aşağıladılar, karaladılar? Bütün bunlar basın özgürlüğüne aykırı değil miydi? Bu kampanyanın ayak sesleri neyin sesiydi? Faşizmin mi yoksa başka bir şeyin mi? Hiç şüphesiz, demokratik bir ülkenin temel gereklerinden biri hür basındır. Basın özgür olmalıdır. Sansürlenmemelidir. Engellenmemelidir. Bunun anlamı devletin elindeki imkân ve araçları kullanarak yayın organlarını susturmaması, siyasî sebeplerle onların sahiplerini ve çalışanlarını cezalandırmamasıdır. Ama ya yayın organlarının kendileri basın özgürlüğünü ve ifade özgürlüğünü çiğnerse, korumasız insanlara karşı linç kampanyaları açarsa, yalan yanlış haber ve iddialarla kişilerin şeref ve haysiyetini incitirse, kişilik haklarını bilinçli ve ısrarlı şekilde ihlal ederse ne olacak? Biz sıradan insanlar gazeteler ve televizyonların saldırı ve karalamalarına karşı kim tarafından ve nasıl korunacağız? Gazetecilerin tacizine uğrarsak ne yapacağız? Bir hayal dünyasından bahsetmediğimi bu ülkede yaşayan herkes biliyor. Ben çok daha iyi biliyorum. Benim gibi insanlar ifade özgürlüklerinin medya tarafından engellenmesi ve kişilik haklarının tepe tepe çiğnenmesi karşısında ne yapacaklar, kendilerini nasıl koruyacaklar?"

Bu cevabı içinde sorulardan hareketle denilebilir ki, ülkemizde iletişim ortamlarında egemen ve yaygın dil, ahlaki bakımdan çürümüştür. Köşe yazarlarının, editörlerin, muhabirlerin, televizyon programcılarının dili, iki gerçeği ima etmektedir: Ülkemizdeki yaygın ve geleneksel medya, Yayla'nın belirlediği gibi, 'gücün medyası'dır, bu anlamda, medyanın gücünden değil, gücün medyasından söz edilebilir. İkincisi, iki tarafta da 'sahibinin sesi'nden söz edilmelidir ki, Doğan Grubu'nun bu konuda sicili çok daha kirli ve karanlıktır.

Zaman
28 Eylül 2008, Pazar

Sitene ekle | Görüntüleme sayısı: 2350

Yorumlar (2)
RSS yorumları
1. Yazan Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 01-10-2008 10:04 - Misafir
 
 
teşekkürler
dindar insanların ve din adamlarının her zaman göz üstünde tutulduğu bu ülkede, herkesin artısı ve eksisi ile yargılanması gerekirken dindarların ve din adamlarının her zaman hataları su yüzüne çıkarılıp, aleyhte ifşa edilmiştir. bu konuyu işlediğiniz için kaleminize sağlık...
 
2. Yazan Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 14-12-2008 23:09 - Misafir
 
 
mad -ja
kasıtlı medya patronları ve çalışanları görevlerini yapıyorlar, Mekke'li müşriklerin Peygambe Efendimiz s.a.v. için çeşit, çeşit yalanlar uydurduğu, Mekke pazarına gelen ziyaretçileri daha şehrin giriş kapısında yakalayıp "o delidir, şairdir, cinlenmiştir vs." gibi yalanlarla uzak tutmak istedikleri gibi. Bütün bu yalanmlamalara Efendimiz s.a.v. aynı mecrada onlarla söz düellosuna girdiği ile ilgili bir rivayet ben henüz okumadım. Ancak Kur'an'ı Kerim de Rabbimiz, Efendimizin ne olup ne oladığı konusunda cevap veriyor. Kısacası biz önce kendimizin görevlerinin ne olduğunu doğru algılayıp, düzeltmeye kendimizden ve yakın çevremizden başlar ve sadece Allah korkusu ile yaşamayı başarırsak azgın azınlığın cevabı belki de Rabbimizden gelir. "bir kavim kendindekini değiştirmedikçe Allah o kavmi değiştirici değildir" ayet mealinin bizleri öncelikle düşündürmeli ve kapitalist çarkın içine sıkışmış, alışmış hatta ustalaşmış "müslüman" olmaktan kurtulabildiğimiz zaman Allah'ın yardımı yakındır, inşaallah. Şeytan görevini yapıyor, peki şeytanın hiçbir surette etkisi altına alamadığı "muhlis kullar"?
 

Yorum yaz
  • Lütfen yorumunuzun yazının konusu ile alakalı olmasına dikkat edin.
  • Kişisel hakaret içeren yorumlar silinecektir.
  • Reklam amaçlı yorumlar silinecektir.
  • 'Gönder' düğmesine basmadan önce yeni bir güvenlik kodu üretmek için tarayıcınızın *Yenile* düğmesine basın.
  • Yukarıdaki durum yanlış güvenlik kodu girildiği durumlarda geçerlidir.
İsim:
E-posta:
Web sayfası:
Başlık:
BBCode:Web AddressEmail AddressBold TextItalic TextUnderlined TextQuoteCodeOpen ListList ItemClose List
Yorum:



Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.

 
< Önceki   Sonraki >
"Ayrılığa ulaşsaydık, ona kendi acısını tattırırdık." İbn Arabi  

DÜŞ BAHÇESİ

dusbahcesi

ÇİZMECE

[ Kedi dili samur fırça (Yumuşak) No:02616
Palet ve Spatula ( Ortaboy)
Yağ ve Terebentin (Yağlıboya yağı )
Tuval
Maries boya ( Herrenkten ve özellikle ara renklerden ) 12'li yada 24'lü.
]


YENİ ALBÜM